Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Efendimizin 12 Yaşından 38 Yaşına Kadar Olan Hayatı

3 sene önce
593 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

Efendimizin 12 Yaşından 38 Yaşına Kadar Olan Hayatı
Efendimizin Amcasıyla Şam’a Gidişi
Kâinatın Efendisi 12 yaşına girmişti.
Akranları arasında artık farklı beden ve sîmaya sahipti. Sîması etrafa
pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise, o sırada büyük bir geçim
sıkıntısı içinde idi. Bunun için, ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi.
Bu maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına
katılarak Şam’a gitmeyi kararlaştırdı. Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle, çok sevdiği amcası, kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce
de hem muhterem babasını, hem de azîz annesini böyle iki seyahat
sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmîsi Ebû Tâlib, böyle bir seyahate
çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nâzik ve lâtif ruhu
bu ayrılığa nasıl dayanacaktı? Ebû Tâlib gibi, ev halkı da, Kâinatın Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahate katılmasını istemiyorlardı.
Ancak o, amcasıyla gitmeyi candan arzu ediyordu. Günlerce
üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve
hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitab etmekten kendini alamadı:
“Amcacığım!.. Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam!..” Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin
derin hüzün ve üzüntüsüne, değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlib, en
katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifadeler
karşısında Ebû Tâlib, derhâl kararını değiştirdi. Artık Kâinatın Efendisi
de amcasıyla birlikte gidecekti. Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve o, amcasıyla birlikte ticaret kervanına katıldı.
Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra,
Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.

RÂHİB BAHÎRA’NIN MÜŞAHEDE VE TESBİTİ
Busra Panayırına yakın küçük bir manastırda o sırada bir râhib yaşıyordu:
Bahîra… Bu râhib, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi
idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her
râhib o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O
güne kadar gelip geçmiş bütün râhibler de o kitaptan istifade etmişlerdi.
Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu
manastırına yakın bir yerde konakladı. Garibtir ki, daha önceki seneler
gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu
sefer kafileye beklenmedik bir sürprizle yakın alâka gösterdi, hattâ
kendileri için bir ziyafet tertipledi.
Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru, bu idi!
Bilgin râhib, kafilede o âna kadar gözlerini şâhid olmadığı bazı garibliklere
şâhid olmuştu: Manastırda, Kureyş kafilesini
Bahîra’nın asıl adı, Circis veya Sercis’tir. Avrupalı tarihçiler, “Serciyus”
derler. Kendisi bir Yahudî âlimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir
(İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191, dipnot 1). seyrederken, bir bulutun,
Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü! Kafile gelip bir ağacın
altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise,
nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşahede etmişti!
Bu garibliği görmüş olan Râhib Bahîra, manastırından çıkarak,
Mekkeli ticaret kafilesini çağırdı ve şöyle dedi:
“Ey Kureyşliler!.. Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz
küçüğünüz, hürünüz köleniz dâhil hepinizin gelmesini istiyorum!”
Bahîra’nın bu garib tavrı, Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı.
Sebebini merak ettiler ve sordular: “Ey Bahîra!.. Vallahi, bugün sende
bambaşka bir hâl var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar
bize böyle bir şey yaptığın vâkî değil. Sendeki bu hâl nedir?”
Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
“Evet, gerçekten doğru söylediniz! Ama, ne de olsa, sizler misafirimsiniz.
Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek, istedim. Buyurun yeyiniz!”
Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden, sofrada tek bir kişi eksikti: Bahîra’nın aradığı, Kâinatın Efendisi! Yaş itibarıyla en küçükleri olduğundan, kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.
Bahîra, bütün dikkatiyle sofradakileri süzmekle meşguldü; ancak,
aradığı nurlu sima yoktu aralarında… Sordu: “İçinizde yemeğe gelmeyen,
geride kalan kimse var mı?”
Cevap verdiler: “Hayır ey Bahîra!.. Senin dâvetine icabet edip gelmeyen
kimse yok. Sâdece bir çocuk var: Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk!..”
Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan Son
Peygamber’in özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da
gelmesini ısrarla istedi. Kureyşli tüccarlar, Bahîra’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler.
Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra’nın
gözleri bütün dikkat ve hayretiyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her
hâlini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
Bahîra, aradığını bulmuştu! Maksadına erişmişti; zîra, bütün
dikkatiyle süzmekte olduğu nur çocuğun her hâli ve her hareketi,
yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpatıp uyuyordu!
Yemek yendi. Sofradakiler dağılırken, Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin
kulağına eğildi ve, “Bak delikanlı, Lat ve Uzza hakkı için
sana soracağım şeylere cevap ver!”
Nur gözlerde bir tiksinti, bir nefret belirtisi: “Lat ve Uzza adına benden
bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!”
Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti: “O hâlde, Allah hakkı için, sana
soracaklarıma cevap ver!” Peygamber Efendimiz, “Sor,” dedi, “istediğini sor!”
Sorduğu her soruya aldığı cevap, Bahîra’yı hayretler içinde bırakıyordu;
çünkü, onun Son Peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu!
Son olarak, Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü!
Artık Bahîra’da, seksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç,
beklenen Son Peygamber idi!
Râhib Bahîra ile Ebû Tâlib Baş Başa
Râhib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in
yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti: “Bu çocuk senin neyin olur?” “Oğlumdur!”
“Hayır, o senin oğlun değil! Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım!”
“Evet, doğru söyledin; o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”
“Peki, babasına ne oldu?”
“Annesi bu çocuğa hâmile iken vefat etti.”
“Evet, doğru konuştun!”
Bahîra açısından artık her şey apaçık ve kesin idi.
Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak
hakperestliğini gösterdi: “Bu yeğenini hemen memleketine geri götür! Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler, çocuğu görüp de, benim farkettiklerimi onlar
da farkederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin,
ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür!'”
Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlib, mallarını orada satarak azîz yeğeniyle
Mekke’ye geri döndü. Râhib Bahîra gibi, birçok Hıristiyan ve Yahudi âlimi, Resûli Ekrem
Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve, “Evet, kitaplarımızda
Muhammedi Arabi’nin (s.a.v.) sıfatları yazılıdır.” diyerek, hak bir itirafta
bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâm’ın şerefiyle
şereflenmekten mahrum kalmışlardır.
Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz:
Abdullah İbni Selâm, Vehb İbni Münebbih, Ebî Yâsir, Şamûl, Esid ve
Sa’lebe b. Saye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbû’lAhbar, Dağatır, İbni Nafur, Carud… 
Kur’ânı Kerîm, Ehli Kitap’ın bu hakperest âlimlerinden şu âyetleriyle bahseder:
“Şüphe yok ki, onlar, hakkı itiraf etmek hususunda büyüklenmek
istemezler. Peygamber’e indirilen Kur’ân’ı dinledikleri zaman, hakkı
tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar,
‘Ey Rabbimiz!.. Biz, Senin indirdiğine îman ettik. Artık, Sen, bizi hakka
şâhid olanlarla beraber yaz.’ derler.”
PEYGAMBERİMİZİN, CÂHİLİYYE DEVRİ KÖTÜLÜKLERİNDEN
UZAK KALIŞI
Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamberimizden
âdeta ayrılmaz bir parça hâline gelmişti. Kendisinde gittikçe
kuvvet peyda eden kanaat şuydu:
“Bu yeğenim, ileride büyük ve mühim bir şahsiyet olacaktır!”
Bu sebeple, Peygamberimiz üzerinde himayesini son derece dikkatli
ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu.
Artık, Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç
olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler, suretini de
fevkalâde güzel şekillendirmişti: Ortadan uzun boylu, siyah dalgalı
saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok
yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve
siyah kirpikleri, bakışlarına apayrı bir tatlılık verirdi.
Kaderi İlâhî, onu ezelden “İnsanlığın Peygamberi” olarak takdir ve tâyin
etmişti. Bu sebeple, o, Alemlerin Rabbi’nin terbiyesi altında hayat
seyrine devam ediyordu. Ondandır ki, bütün Arabistan’la birlikte
Mekke’de de hüküm süren fısk, fücur, sefahet ve dalâletten, kötülük ve
ahlâksızlıklardan en ufak bir eser, en küçük bir iz hayatında görülmez.
Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette bulunmadı.
Kureyş müşriklerinin bir âdeti vardı. Her senenin belli bir gününde
Buvane adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar,
yanında tıraş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.
Yine, böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Tâlib de
onlar gibi aile efradını toplayarak merasime iştirak etmek istedi. Peygamber
Efendimize de hazırlanmasını söyledi. Ancak, o, buna
yanaşmadı ve mazur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını,
Ebû Tâlib ve halaları, taaccüple karşıladılar; hattâ, kızar gibi oldular. Bir
iki sefer daha tekliflerini tekrarladıkları hâlde Resûli Ekrem Efendimiz
yine red cevabı verdi. Bunun üzerine kızarak, “İlâhlarımızdan yüz
çevirmek demek olan bu hareketinden dolayı bir felâkete uğrayacağından korkuyoruz!” dediler. Bunu demekle de iktifa etmediler; üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili
Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sâdece
amcası Ebû Tâlib’in ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini
takibe razı oldu. Fakat, putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin
bir ara ortadan kaybolduğunu farkettiler. Bir müddet sonra yanlarına
gelince onu müthiş bir hâl içinde gördüler: Benzi sararmış, her hâlinden
korktuğu belli idi. Amcası ve halaları, kendisine sordular: “Ne oldu sana?.. Neye
uğradın?” Sevgili Efendimiz, şu cevabı verdi: “Bana bir fenalık gelmesinden
korktum!” Onlar, “Allah, sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler
var. Söyle bakalım, sen ne gördün?” dediler. Bu sefer Peygamberimiz, şunları anlattı:
“Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar
giyinmiş biri orada peyda oldu. bana ‘Yâ Muhammed!.. Geri çekil, sakın
o puta el sürme!’ diye haykırdı.”
Bu vak’adan sonra, Resûlullah Efendimiz, herhangi bir sebep ve saikle
putların yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiçbir zaman katılmadı.
Evet, risâlet vazifesiyle memur edilir edilmez eline tevhid bayrağını alıp dalgalandıracak bir zât, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de tevhid inancının zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, tertemiz bir hayata sahip bulunacaktır.
Cenâbı Hakk, Sevgili Resulünü, henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir
şeyle alâkalı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor
ve onu hususî bir murakabe altında terbiye ediyordu. Resûli Kibriya Efendimiz de,
“Beni Rabbim terbiye etti; ne güzel terbiye etti!” sözleriyle bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır. İnsaflı müsteşrikler de, her şeye rağmen bu hususu inkâr edememişlerdir. Sir W. Miur, “Muhammed’in Hayatı” isimli eserinde, şu itirafta
bulunmaktan kendini alamaz: “Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O da, onun ahlâkının temizliği ve yüksekliğidir!”

DÖRDÜNCÜ FİCAR MUHAREBESİ VE EFENDİMİZ
Peygamberimiz 20 yaşında iken, Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.
İslâm’dan evvel, Câhiliyye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin,
kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan dâvalarının ve her türlü hırsızlık
ve yolsuzluk olaylarının ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat
ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan,
birbirini kırıp geçmekten başka zâten ne beklenebilirdi?
Muharrem, Receb, Zilkade ve Zilhicce ayları, öteden beri Araplarca
mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi,
her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun
için de “haram aylar” adıyla anılıyorlardı.
İşte, Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki
taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikâb edildiği, kan
döküldüğü için bu ismi almışlardı.
Araplar arasında Ficar Muharebeleri, dört kere meydana gelmişti.
Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi, henüz 10 yaşlarında bulunuyordu.
Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında
oldukça basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti.
Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında
uzanmış olarak, “Arab’ın en şereflisi benim!” sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip, kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinliler arasında vuku bulmuştu.
İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş
ile Havazin Kabilesi arasında patlak vermişti.
Üçüncüsü, Kinane Oğullan Kabilesinden bir adamın, Âmir Oğulları
Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle
Kinane ve Havazin Kabileleri arasında meydana gelmişti.
Peygamberimizin 20 yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar
Muharebesi ise, Kureyş ve Kinane Oğulları ile Kaysı Aylan Kabileleri
arasında, Kinaneli Barraz b. Kays adındaki adamın Kaysı Aylan
[Havazin] Kabilesinden Urve nâmındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.
Kureyşliler, Kinane Oğullarının müttefiki bulunduklarından,
dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı.
Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlib,
haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak
istememişti. Ancak, Kureyş Kabîlesinin diğer kollarının diretmesi üzerine
iştirak etmek mecburiyetinde kaldı. Muharebe sırasında, Ebû Tâlib’in, azîz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivayet edilmiştir. Ancak o, sâdece atılan düşman oklarını toplayıp amcasına vermekle yetinmiştir.
Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraftar, nihayet
birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi
tarafın ölüsü fazla ise diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de
harb son bulmuş olacaktı. Sayım neticesinde, Kaysı Aylan’ların ölüleri 20 kadar fazla çıktı. Kinane Oğulları ve Kureyşliler tarafından bu 20 kişinin diyeti ödenerek, Fil
Tarihinden 20 yıl sonra vuku bulan106 bu kanlı çarpışma da böylece nihayet buldu.

PEYGAMBERİMİZ, HİLFÛ’LFÜDÛL CEMİYETİNDE
Peygamber Efendimiz, 20 yaşında.
Son Ficar Harbinde, çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı.
Bununla, Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu daha da
bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir,
adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.
Mekke’de, dışarıdan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti
diye bir şey kalmamıştı. İsteyen, istediği yabancının malını alıyor,
karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme
mâruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı. Bu vahşet saçan manzaraya bir çâre bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi. Fakat, ne yapılmalıydı? Ne yapılabilirdi?
Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ızdırap duyanların, cemiyetin
emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar!..
Zebidîinin Gasbedilen Malı!
Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının, şehrin ileri gelenlerinden As. b. Vâil tarafından gasbedilmesi hâdisesi oldu.
Zebidîinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne
kapatılıyordu. Sonunda, Ebû Kubeys Dağına çıkarak,
uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi
ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.
Bu davet, cemiyetin perişan hâlini düşünen kafaları uyandırdı. Derhâl
bir araya toplanarak, bu yolsuzluklara, bu gayrimeşru davranışlara çâre
aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır
büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin
amcası Zübeyr oldu. Haşîm, Muttâlib, Zühre, Esed, Haris, Teym Oğullarının ileri gelenlerinden birçoğunun iştirakiyle, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı
sayılan Abdullah b. Cud’a’nın evinde toplanıldı ve “Hilfû’lFüdûl” cemiyeti kuruldu.
Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra, şu maddeleri karar altına aldılar:
Mekke’de—ister ehlinden, ister dışından olsun—zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.
Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla
müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir. Cemiyet üyeleri, bu ahitleri üzerinde sebat edeceklerine dair de şöylece yeminde bulundular:
“Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir
Dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kabe’de istilâm ibâdeti [Kabe’nin
tavafı sırasında Hacerû’lEsved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla
bizzat el sürülemiyorsa uzak tan selâmlama işaretinin yapılması] ortadan
kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz.” Kurulan bu cemiyete “Hilfû’lFüdûl” adı verildi. Sebebi şöyle izah ediliyor:
“Hilf’ yemin, “Füdûl” ise fâzıllar demek.
Mekke’de bulundukları bir sırada Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde
iki kişi ile Katüra Kabilesinden Fudayl adında biri, “şehirde, zulme ve
tecavüze meydan vermemek” hususunda yeminde bulunmuşlardı.
Kureyş ileri gelenleri de, bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya
gelip karar aldıklarından, “Fâzıllar” hâdisesini hatırlama babında bu
cemiyete “Hilfû’lFüdûl” denildi. Cemiyetin îfa ettiği ilk iş, Yemenli Zebidlinin, ticaret maksadıyla getirdiği malın Âs b. Vâil’den geri alınması oldu.
Sevgili Peygamberimiz de, henüz 20 yaşında bir genç olmasına rağmen,
yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış
ve zulme karşı birleşmede oyunu müsbet olarak kullanmıştır.
Bu, Efendimizin genç yaşından beri derin düşünceye sahip
olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri
kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara sahip bulunduğunun ifadesidir.
Şefkat ve merhamet timsâli zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilmeden
evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen
gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü, o, “güzel ahlâkı tamamlamak”
maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı. Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr
cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifadelerle beyan
buyuracaktır: “Abdullah b. Cud’a’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum.
Bence o yemin kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha
sevimlidir! Ben, ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icabet ederim.”
Resûli Ekrem Efendimizin bu sözü, günümüz Müslümanları için de
bir ölçüdür: Zulme ve ahlâksızlığın her türlüsüne karşı, isim ve şekli ne
olursa olsun, mücadele veren teşekkül ve cemiyetlere yardımcı olmak…

PEYGAMBERİMİZİN ŞAM’A İKİNCİ GİDİŞİ
Mekke halkının meşguliyetleri başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlib de
bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının baş göstermesi,
kabîle savaşlarının birbirini takib etmesi ve aile efradının fazla
oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek malî kuvveti pek
kalmamıştı. Bu yüzden, Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye
seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde
edemedi. Mekke’nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.
Mekke’de Nebîyyi Ekrem Efendimizin akrabalarından zengin bir dul
kadın vardı: Hatice binti Hüveylid… O, servetiyle ticaret kervanlarına
ortak oluyordu. Peygamber Efendimiz, 25 yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine
Şam’a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana
Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi
bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.
Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Tâlib, bunu duydu.
Himayesinde bulunan yeğeni Nebîyyi Muhterem Efendimizi yanına
çağırarak, kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:
“Ey kardeşim oğlu!.. Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli
kıtlık ve kuraklık, elimizi avucumuzu kuruttu; bizde ne ticaret
bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman… Bak, kavminin
ticaret kervanı Şam’a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid’in kızı Hatice de,
bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte de kavminden
bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol
ve başkasının da bu servetten istifade etmesini isteyen bir kadındır. Senin
gibi emniyet edilen temiz, vefalı bir insana, onun bu konuda ihtiyacı
vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürstlüğün ve
üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir!”
Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde belirtti: “Gerçi,
seni Şam’a göndermekten çekiniyorum; Yahudilerin sana bir zarar vermesinden
de korkuyorum! Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda,
bundan başka hatırıma gelen bir fikrim de yok.”
Amcasına, “Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap.” cevabında bulundu.
Ebû Tâlib’le Resûli Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz.
Hatice’ye ulaştı. Nebîyyi Mükerrem’in doğru sözlü, güvenilir, emniyetli,
üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek
çağırttı, kendisine şöyle dedi: “Ben, seni Şam’a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Senin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı
olduğunu biliyorum. Sana, kavmimden hiçbir kimseye vermediğim yüksek
bir ücret vereceğim!” Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, “Bu, Allah’ın sana ihsan ettiği bir rızıktır!” diye konuştu.
Ebû Tâlib, ücreti tâyin etmeden yola çıkılmasını münasip
görmediğinden, Efendimize, gidip bizzat Hz. Hatice’yle bu hususu
konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz, bunu istemediğini
belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlib, kendisi bizzat giderek, “Ey Hatice!..”
dedi, “Biz işittik ki, sen filânı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun.
Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız!”
Efendimiz gibi son derece itimat edilir birini bulan Hz. Hatice, sevinç
içinde, “Ey Ebû Tâlib!..” dedi, “Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret
dilemiş bulunuyorsun! Bundan daha fazlasını isteseydin bile ben yine
kabul ederdim!”” Haliyle Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu. Hz. Hatice,
kölesi Meysere’yi de Resûlullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:
“Sana ne emrederse derhâl itaat edeceksin, hiçbir fikrine karşı aykırı iş
görmeyeceksin, bir dediğini iki etmeyeceksin ve her hâlini bana bildireceksin!”
Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tammalandı. Ebû Tâlib ile
Efendimizin halaları da, onu uğurlamaya geldiler ve kervanda bulunanlara
onunla ilgilenmelerini rica ettiler.
… Ve kervan yola çıktı.
Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına
vardı. Kervana iştirak edenlerin her biri, Busra Panayırının münasip
yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra
yakın bir zeytin ağacının altına indi.

RÂHİB NASTÛRA VE EFENDİMİZ
Efendimizin daha önceki Şam seyahati sırasında manastırda bulunan
Râhib Bahîra, ölümüyle yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı.
Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi
seyreden rahibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere’yi
yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğunu sordu.
Meysere, “O, Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır.” cevabını verdi.
Nastûra, bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere’yi hayretler
içinde bırakan fikrini açıkladı: “O ağacın altına şimdiye kadar (bu
vakitte) peygamberden başka kimse inmemiştir.”
Daha sonra Meysere’ye şu suali yöneltti: “Onun gözünde biraz
kırmızılık var mıdır?” Meysere’den “Evet.” cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi: “O, peygamberdir, hem de peygamberlerin sonuncusudur!””
Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbâlin peygamberinin
hizmetinde bulunma saadet ve sevinci, vücudunun bütün zerrelerine
bir anda yayıldı. Tabiî, rahibin söyledikleri de hafızasına nakşoldu.
Satışlar tamamlanmış ve alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz
herkesten ziyade kârlı bir ticaret yapmış. Bu sefer
Meysere’nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
Kervan, Busra’dan ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı.
Melekler Gölge Ediyor!
Kervan, sıcak kumlar üzerinde Mekke’ye doğru yol alıyordu. Kızgın
güneş, ateşten oklarını yere saplamakta idi. Fakat, bu da ne? Meysere,
gözlerine inanamıyordu. Tekrar tekrar açıp kapatıyordu gözlerini… Acaba yanlış mı görüyordu? Ama hayır!.. Gördüğü, ne hayâl, ne de gözlerindeki bir yanılmanın
esiri idi; tamamıyla gerçekti: İki melek, kavurucu sıcaktan rahatsız
olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde
gölgelik ediyordu.” Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hâle gelmişti.
Güneşin sıcaklığı, bu garib hâdisenin munis sıcaklığı yanında artık ona
pek tesir etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed’e (s.a.v.), bu olup bitenleri
ve duyduklarını anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu!
Hayretini, heyecanını ve şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi
için var gücünü sarfediyordu. Artık kervan, Mekke’den görülmeye başlanmıştı.
Hz. Hatice, evinin damında, Kureyş kadınlarıyla birlikte, gelen kafileyi
gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret içinde idi! Gelen, Muhammed ve
Meysere’dir. Ya Muhammed’in (s.a.v.) başı üzerinde gelenler ne? Gözleri
yanlış mı görüyor? Hayır, o da gerçeğin tâ kendisini görüyordu ve yine
iki melek, Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı. Hatice,
heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garibliği gösteriyordu:”9
“Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor!”
Kervan Mekke’ye ulaştı. Peygamberimiz, mallan Hz. Hatice’ye teslim
etti. Hatice de getirilen mallan yüksek bir kârla sattı.
Meysere, Müşahedelerini Anlatıyor!
Meysere, bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti. Her şeyden önce, temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi,
doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimî ve ciddîydi. Ticaretteki
dürüstlüğüne diyecek yoktu. Bütün bunları, Râhib Nastûra’nın söylediklerini ve yolda gördüğü garibliği, Meysere bir bir Hatice’ye anlattı.
Hz. Hatice’nin 25’indeki bu gence karşı hayranlık ve alâkası artık son
haddine varmıştı. Meysere’den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü,
vakit geçirmeden amcası oğlu Varaka b. Nevfel’e nakletti.
Varaka, bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi
hâlinde yaşlı ve aklı başında bir insan idi.
Hatice’den duydukları karşısında o da hayretini gizleyemedi: “Eğer bu
söylediklerin doğru ise, şüphesiz, Muhammed, bu ümmetin peygamberidir!
Ben, zâten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve
onu bekliyordum. Bu zaman, onun tam zamanıdır!”
Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice’nin gönlü sevinçle doldu.

Hz. Hatice’yle Evlenmesi
Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret
mallarının başında Şam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu. Dul olan Hz. Hatice, o sırada, Kureyş kadınları arasında soy sop, şeref
ve zenginlik bakımından en üstün mevkiye sahip bulunuyordu. Aynı
zamanda, Cenâbı Hakk, Cemîl ismiyle, pek az kadına nasîb olacak bir
güzelliği de kendisine ihsan etmişti. O âna kadar, kabilesinden birçok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti. Âdeta, evlenmeyi düşünmüyor gibiydi. Ne var ki, kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı:
Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi simasında tebessüme
kalbolmuş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve
samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan…
Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve
âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla
daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti.
İlâhî Kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti.
Her şeye rağmen Kureyş’in ileri gelenleri ve zenginleri, kaderin çizmiş
olduğu bu programı bozamamışlardı.
Hz. Hatice ‘den Gelen Teklif
Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice’den geldi. İffeti ve namusunu koruması
sebebiyle Câhiliyye devrinde bile tertemiz kadın mânâsına gelen
“Tâhire” lakabıyla anılan Hz. Hatice’den…
Teklifi getiren, Hz. Hatice’nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile
Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:
“Ey Muhammedi.. Seni hangi şey evlenmekten alıkoyuyor?” “Elimde
evlenecek kadar para yok!”
“Eğer bu temin edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe çağrılsan
icabet eder misin?” “Kimdir bu?..” “Hüveylid’in kızı Hatice… ” “Ama, bu nasıl olabilir?”
“Orasını ben bilirim! ” “O hâlde, dilediğini yaparım.”
Nefise, sevinç içinde, Kâinatın Efendisiyle konuştuklarını, gelip Hz. Hatice’ye iletti.
Hz. Hatice’nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu.
Nefise’yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan
sonra, Peygamberimize, “Ey amcam oğlu!.. Sen, benim akrabam
olduğun,* kavmin içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru
sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum.” diye haber
gönderdi. Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi.
Ebû Tâlib, teklifi tahkik etti. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği arzu ettiğini,
bizzat kendisinden öğrendi. Baba tarafından Hz. Hatice’nin soyu Peygamberimizin baba tarafından dedesi olan Kusay’da birleştiği gibi, annesi tarafından da soyu yine
Resûli Ekrem Efendimizin baba tarafından dedesi olan Lüey’de birleşir.
Düğün Merasimi
Düğün merasiminin tarihi, bizzat Hz. Hatice tarafından tebit edildi.
Merasim de onun evinde yapılacaktı. Tesbit edilen tarihte, Resûli Ekrem Efendimiz, amcaları, halaları ve Haşîm Oğullarının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte Hz. Hatice’nin evine geldi. Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey, bizzat Hz. Hatice
tarafından teinin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere, sıra, iki taraf büyüklerinin
konuşmasına geldi. Hz. Hatice’nin babası, Ficar Harbinde ölmüştü.
Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr b. Esed katılmıştı.
Geleneğe göre, ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Allah’a hamdolsun ki, bizi, İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in sulbünden,
Maad’ın mâdeninden, Mudar’ın aslından vücuda getirdi.
Bundan sonra, asıl maksada gelir ve derim ki:
“Kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah; ki, akrabanız olduğu
malûmunuzdur. Onunla Kureyş’ten hiçbir bir genç tartılamaz, ölçülemez!
Bu, şeref ve asaletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir!
“Gerçi, malı azdır. Fakat, mal dediğin nedir ki?.. Geçici bir gölge, bir
perde, alınır verilir iğreti bir şey! “Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir!
“Şimdi o, sizden, kızınız Hatice’yi zevceliğe istemekte, muaccel ve
müeccel mehir olarak da 20 erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir.”
Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de, Hz. Hatice’nin amcasının oğlu
Varaka b. Nevfel ayağa kalktı ve şöyle konuştu: “Allah’a hamdolsun ki, bizi de, anlattığın gibi yarattı; saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz!
“Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben, Huveylid’in kızı
Hatice’yi, şu kadaır mehirle Muhammed b. Abdullah’la evlendirdim!”
Varaka b. Nevfel konuşmasını bitirdikten sonra, Ebû Tâlib, Hz. Hatice’nin amcası Amr b. Esed’in de muvafakatini istedi. Amr da ayağa kalkarak, “Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben de Muhammed b. Abdullah’a Huveylid’in kızı Hatice’yi nikâladım!” diye konuştu. Böylece, Kâinatın Serveri Efendimiz ile Kureyş kadınlarının, neseb,
şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Huveylid’in kızı Hz.
Haticei Kübra zevczevce ilân edilmiş oldular. O sırada Resûli Eîkrem
Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyordu. Evlilikleri
Milâdî tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce…
Bundan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, muhterem zevcesini alarak
Ebû Tâlib’in evine geldi. Burada velime, yâni düğün cemiyeti yaptı; iki
deve kestirerek halka yemek ziyafeti verdi.
Ebû Tâlib de, bu mes’ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka
yemekler yedirdi. Sonra da, Peygamberimizle ailesini evine davet etti.
Onları karşılamaya çıktığında, sevinç gözyaşları arasında Allah’a hamdediyordu:
“Hamdolsun Allah’a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti!”
Efendimiz ile ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib’in evinde ancak birkaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice’nin evine döndüler. Artık mes’ud hayatlarını burada geçireceklerdi.
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine “Haticei Kübra” dediği bu
asil ve tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe başka bir kadınla evlenmedi.
Her türlü teselliyi ve en parlak saadeti bu huzurlu evinde buldu.
Peygamber Efendimize, babasından mîras olarak pek bir şey
kalmamıştı. Uzun zamandır himayesinde bulunduğu Ebû Tâlib ise, fakir
ve zaruret içinde idi. Bu bakımdan, Hz. Hatice’yle evleninceye kadar bin
bir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.
Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve
bir derece genişliğe kavuştu. Fakat, zevcesi bol servet sahibi iken, o, yine
israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Eski mütevazi ve sâde hayatına yakın
bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik, dünya malına da kalbinde yer vermiyordu.
Onun o yüce ruhunu bambaşka ulvî ve kutsî duygular istilâ etmişti.
Dünya ve içindekilerin muhabbeti, o ulvî duyguları söküp atmaya
hiçbir zaman muktedir olamıyordu. Daha sonra, Hz. Haticei Kübra’dan, Resûli Ekrem Efendimizin sırasıyla Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Abdullah
[Tayyib] ve Tâhir adında yedi çocuğu oldu.
Bu mes’ud aile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice, en ulvî
duygularla birbiriyle kaynaşmışlardı. Ali yuvasında hâkim olan,
karşılıklı emniyet, samimî hürmet ve muhabbet idi. Hz.Hatice, Kâinatın
Efendisi kocasından 15 yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsîyetinden
dolayı kendilerine karşı son derece nâzik, duygulu ve itinalı davranıyordu.
Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de
fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden
atmadı, gönlünün en mutena köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.
Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice’nin keremkârlığını, hayırseverliğini
ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâdederdi. Bu
yâdediş, Hz. Âişe Validemize, “Haticei Kübra’dan başka, Nebîyyi
Ekrem’in zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım!” dedirtecek ve onun
kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi.
Nasıl yâdetmezdi ki?.. Sekiz çocuğundan biri hâriç diğerlerinin annesi
o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan, o idi. Her türlü
ızdırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden, o idi. Herkesin ona
arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan, o idi.
Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber
Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâdedecekti.

Zeyd Bin Harise’yi Azad Etmesi ve Hz.Ali’yi Yanına Alması
Zeyd b. Harise, Kelb Kabîlesne mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında küçük
bir çocuk iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka
kabilenin baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarından da, Hz.
Hatice’nin yeğeni Hâkim b. Hizan tarafından 400 dirheme satın alınıp
Mekke’ye getirilmişti.128 Hz. Hatice, Zeyd’i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.
Bu sırada Efendimiz, Hz. Hatice’yle evli bulunuyordu.
Resûli Ekrem, bu küçük çocuğu sevmişti. Bu sebeple, Hz. Hatice’den
onu kendisine bağışlamasını istedi. Muhterem zevceleri, Peygamberimizin bu arzusunu yerine getirdi. Nebîyyi Ekrem Efendimiz, onu alır almaz âzad etti. Her zaman
hürriyeti benimseyen ve seven bir büyük insandı o… Her yaşında, insanlara,
onların vazgeçilmez hak ve hürriyetlerine son derece hürmetkar ve
riayetkardı. Fânî hayatının son ânına kadar bu eşsiz ulvî duygusu ve
hasleti her zaman kemâl derecesinde tecellî edecektir!
Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu.
Ebeveyni, onun nereye götürüldüğünü, kime satıldığını bilmiyordu.
Harise Ailesi, çocukları için her gün gözyaşı döküyordu.
Babası Harise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar dolaşıyor, sormadık
kabile ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd için
şiirler söylene söylene geziyordu. Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mes’ud ailenin saadeti onun da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve âdeta onun
ayrılmaz bir parçası hâline gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle
kaynaşmıştı. Onun şefkatli kanatları arasında mes’uddu, sevinçli ve huzurlu idi.
Zeyd’in Yeri Tesbit Edildi!
Günün birinde Kelb Kabilesinden birkaç kişi, Kabe’yi ziyarete geldi.
Bu arada, Zeyd’i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar.
Babasının, annesinin durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle
yanıp tutuştuklarını Zeyd’e anlattılar.
Fakat Zeyd, gayet sakin ve rahat idi. Anne şefkati ve baba sevgisinden
daha ulvî ve kutsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde, onlara cevabı şu oldu:
“Annemin babamın benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sâdece,
sizden, şu söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum:
‘”Ben, her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, kavmimle haber
gönderdim ki, hacc merasimi yapılan belli yerler yanındaki Beytullah’ta
oturuyor, hizmet ediyorum. Artık, aradığınızı elde etmek için son
gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar katetmekten, develeri
yeryüzünde koşturup durmaktan vazgeçin! Allah’a hamdederim ki, ben
şimdi, öyle hayırlı, öyle şerefli bir aile içinde bulunuyorum ki, Maad’ın
sulbünden—uludan uluya geçerek gelmiş olan—en şerefliler, bu ailedendir!””
Bu haberi alan Harise, kardeşi Kâ’b’la birlikte yanına fazla miktarda
akçe de alarak Zeyd’i kurtarmak için derhâl Mekke’ye geldi. Sorup soruşturup
Resûli Ekrem Efendimizi buldu ve, “Ey Kureyş Kavminin
Efendisi, efendisinin oğlu!.. Siz, Harem halkı ve Haremi Şerifin
komşususunuz! Beytullah’ın yanında esirlerin esaret bağlarını çözer ve
karınlarını doyurursunuz!” diye konuştuktan sonra, asıl maksadını şöyle arzetti:
“Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve razı
edecek bir fıdyei necat [kurtuluş akçesi] iste; biz sana onu verelim,
oğlumuzu serbest bırak!” Nebîyyi Ekrem, “Oğlunuz kimdir?” diye sordu. “Zeyd b. Harise… ” dediler.
Peygamberimiz, “Bundan başka bir istediğiniz var mı?” dedi.
Onlar, “Hayır, başka isteğimiz yok.” cevabını verdiler.
Bunun üzerine, Resûli Kibriya Efendimiz, “Zeyd’i çağırın! Dilediğini
yapmakta serbest bırakın! Eğer, sizi tercih ederse fıdyei necat almaksızın,
o sizindir, alın götürün; yok, eğer beni tercih ederse, vallahi, ben, beni
tercih edene, kimseyi tercih etmem!”diye konuştu.
Harise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular
ve, “Sen,” dediler, “bize karşı çok insaflı davrandın!”
Huzura gelen Zeyd’e Efendimiz, “Şunları tanıyor musun?” diye sordu.
Zeyd, “Evet, tanıyorum.” dedi. Peygamberimiz tekrar, “Kimdir onlar?..” dedi.
Zeyd, “Bu babamdır, şu da amcamdır.” cevabını verdi.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd’e, “Sen, benim kim olduğumu
öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O hâlde ya beni
tercih et, yanımda kal; ya onları tercih et, git.” diyerek, onu tercihinde serbest bıraktı.
Zeyd’in cevabı şu oldu: “Ben, hiçbir kimseyi, sana tercih etmem! Sen, benim için anne ve baba makamındasin!” Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Harise, hiddetle, “Yazıklar olsun sana!..” dedi, “Demek ki, sen köleliği, hürriyete,
anne babana, amcana ve ev halkına tercih ediyorsun!”
Fakat, Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi. “Babacığım!..” dedi, “Ben,
bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman bir kimseyi tercih
edemem!” Küçük Zeyd, böylece, Resûli Ekrem Efendimize olan sadâkat ve
bağlılığını ispatlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbâl hazırlıyordu.
Bu hâli, onun ilk müjdesiydi. Efendimizin, Zeyd ‘i Evlâd Edinmesi!
Peygamber Efendimiz, Zeyd’e, bu eşsiz bağlılığın mükâfatını vermede
gecikmedi. Hemen elinden tutarak, onu Kureyş’in oturduğu Hıcır mahalline
götürdü ve halka şöyle hitab etti:
“Ey hazır bulunanlar!.. Şâhid olunuz ki, bundan böyle Zeyd, benim
oğlumdur. Ben, ona vârisim, o da bana vâristir.”
Mekkeliler, birini evlâd edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı.
Efendimiz de onların bu âdetlerine uyarak, Zeyd’i böylece kendisine evlâd edinmiş oldu.
Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran
Harise’nin mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi: Demek ki, oğlu emin bir elde bulunuyordu! Gönül huzuru içinde Harise, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında
bırakarak yurduna döndü.” Bundan sonra, Mekke’de herkes Zeyd’i, “Muhammed’in oğlu Zeyd… ” diye çağırmaya başladı. Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle memur edilip vahiy gelmeye başlayınca, evlâdlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları emredildi.
Bunun üzerine Hz. Zeyd, babasının ismiyle, “Harise oğlu
Zeyd.” diye çağrıldı. Bu konuda âyeti kerîmede meâlen şöyle buyurulur:
“Evlâdları, babalarına nisbet ederek çağırın! Allah katında, bu, daha
doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde kardeşleriniz ve
dostlarınızdırlar (Kendilerini “Kardeşim” veya “Dostum” diye
çağırın.)” Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiştir:
“Biz, ‘Evlâdları babalarının adıyla çağırın.’ âyeti ininceye kadar Zeyd’i
‘Harise oğlu Zeyd’ diye değil, ‘Muhammed oğlu Zeyd’ diye
çağırırdık.” Ayrıca, bu âyetle, evlâdlıkların, evlâd edinen kimseye vâris olması
hükmü de ortadan kaldırıldı. Hz. Zeyd, Efendimize peygamberlik vazifesi verildikten sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi müteakip derhâl İslâm’ın sînesine koşacak ve
“üçüncü Müslüman” olma şerefine erecektir.
Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Zeyd’i fazlasıyla severdi. Zaman zaman
kendisine, “Ey Zeyd!.. Sen, kardeşimiz ve âzadlımızsın.” diyerek iltifatta
bulunurdu. Resûli Ekrem, daha sonra çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü
Eymen’le evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman
terkisinde taşıdığı Üsame Hazretleri dünyaya gelecektir!

PEYGAMBERİMİZİN, HZ. ALİ’Yİ YANINA ALMASI
Efendiler Efendisi 36 yaşında. Milâdî 607 senesi.
Mekke’de şiddetli bir kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Çoğu aile,
geçim sıkıntısından perişan bir durumda idi.
Geçin sıkıntısı içinde bulunan ailelerden biri de,Resûli Ekrem Efendimizin
amcası Ebû Tâlib’in ailesiydi. Efendiler Efendisinin kalbi, şefkat ve merhamet kaynağıydı sanki… Zâtına yapılan iyilikleri asla unutmuyordu. Kendisine karşı gösterilen
kadirşinaslıkları asla karşılıksız bırakmak istemiyordu! Böylesi güzel ve
eşsiz bir mizaca sahip bulunuyordu!
İşte, şimdi geçim sıkıntısı çeken biri vardı. Kendisine elinden gelen
yardımı esirgemeyen biri. Çocukluğundan beri, şefkatli kanatlan
arasında büyüdüğü biri: Ebû Tâlib…
Amcası geçim sıkıntısı içindeyken, o nasıl rahat edebilir ve nasıl yardımına koşmazdı?
Derhâl harekete geçti. Hâli vakti yerinde olan diğer amcası Hz.
Abbas’a koştu, durumu kendisine arzetti. Sıkıntı içinde kıvranan Ebû Tâlib’e yardım ellerini uzatmaları, yükünü bir nebze de olsa hafifletmeleri gerektiğini anlattı.
Hz. Abbas, Efendimizin bu davetini memmuniyetle karşıladı ve birlikte Ebû Tâlib’e vardılar. Maksatları, Ebû Tâlib’in evindeki kalabalığı biraz azaltmak, hiç olmazsa
birkaçının nafaka yükünü omuzundan kaldırmaktı!
Maksatlarını Ebû Tâlib’e açınca, o bundan memnuniyet duydu ve
sonunda Efendimiz ismini bizzat koyduğu Hz. Ali’yi, Hz. Abbas da Hz.
Cafer’i himayesine aldı. O sırada Hz. Ali, dört veya beş yaşında bulunuyordu. Henüz bu yaşta, “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyuran Resûli
Kibriya’nın himayesine girmesi, Hz. Ali için eşsiz bir mazhariyetti. Bu
yaşından itibaren onun terbiye süzgecinden geçecek, davet edildiğinde
ise, derhâl îman edecektir! Bu îmanı sırasında 910 yaşlarında bulunan
Hz. Ali, aynı zamanda “ilk Müslüman çocuk” şerefini de kazanmış olacaktır

KABE’NiN YENiDEN iMARI VE PEYGAMBERiMiZiN HAKEMLiGi
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Kureyş Kabilesi, Kabe duvarlarını yıkıp, yeniden tamir
kararını verdi. Zîra, yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana
gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mabedi oldukça yıpratmıştı.
Çatısız bulunması sebebiyle de, yağan yağmurlar temeline
kadar tesir etmiş ve binayı âdeta harab bir hâle getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kabe’yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını
çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada, bir hâdise daha oldu: Kadının biri Harem’de ateş yaktı.
Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kabe’nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu. Bütün bunların üzerine bir de Kabe’nin içinde bulunan bir definenin
çalınması eklenince, Mekkeliler, artık, verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme
gayretine girdiler.
İnşaat Malzemesi Yüklü Gemi
Kureyşliler, Kabe’yi nasıl ve neyle tamir edeceklerini düşünüp, istişare ediyorlardı.
Bu sırada, Cidde’ye gitmek üzere Mısır’dan yola çıkmış bulunan bir
Bizans gemisi, Cidde yakınlarında karaya oturdu.
Bunu haber alan Kureyş, olay yerine bir heyet gönderdi. Geminin
yükü, yumuşak aktaş, tahta, direk ve demir idi. Bunlar, Kureyş’in arayıp
da bulamadıkları şeylerdi!
Heyet, gemide bulunanlarla anlaşarak keresteyi satın aldı. Bunun
yanında, gemideki tüccara, Mekke’ye serbestçe girebilme ve mallarını
gümrüksüz satabilme garantisi de verdiler. Hâlbuki, daha evvel Mekkeliler,
şehirde ticaret eşyası satanlardan öşür alırlardı.
Gemide ayrıca Bâkûm adında Bizanslı bir mimar da bulunuyordu.
Kabe yapımında kendisinden istifade etmek üzere bu mimarla da anlaştılar.
Buna göre, duvarlarını yeniden tamire karar verdikleri Kabe’nin mimarlığını
Bizanslı Bâkûm, marangozluğunu ise Mekke’de oturan Kıbtî bir usta yapacaktı.
Duvarların Taksimi
Kabe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kur’ayla kabileler arasmda
dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühre Oğullarına Kabe’nin Şam cephesi (Hatiym, Hıcır tarafı); Şehm, Cehm (Cümah) ve Amir Oğullan payına Kabe’nin Yemen köşesi ile Hacerû’lEsved köşesi arası; Mahzum ve Teym Oğullarına ise, Safa ile Ecyad’a bitişik olan Yemen cephesi düştü.
Mekke ‘nin Sarsılması
Her kabîle, kendisine düşen tarafı yıkıyordu. Hz. İbrahim’in attığı
temele kadar inildi. Bundan sonra, birbiriyle kaynaşmış deve sırtı gibi
yeşil yeşil taşlar görülmeye başlandı! Niyetleri, daha da aşağı inmekti. Ne var ki, buna muvaffak olamadılar. İçlerinden biri bu yeşil taşlara kazmayı sallayınca, birden zelzeleye
uğramış gibi Mekke’nin sarsıldığını gördüler. Herkeste bir korku ve telâş başladı. Bundan sonrasını yıkmaya müsaade bulunmadığını anlayıp, kazdıklarıyla iktifa ettiler.
Kabileler Arasında Anlaşmazlık Çıkması
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu.
Bina, Hacerû’lEsved’in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak, bu
mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her
kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu.
Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda,
hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve
münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki, birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler. Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu.
Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çâre bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kabe’nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri
bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescidi Haram’da toplandılar,
birbirleriyle konuştular, tartıştılar.
Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Uzlaşmayı Sağlayan Teklif!
Kanlı bir hâdisenin kopması her an beklenirken, Kureyş’in en
yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğire, ortaya atıldı
ve taraflara şu teklifi sundu:
Ey Kureyşliler!.. Anlaşamadığınız şu işte, mabedin şu kapısından (Benî
Şeybe Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem
yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!”
Ebû Ümeyye’nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.

“MUHAMMEDÛ’LEMİN” GELİYOR!
Artık, bütün gözler Benî Şeybe Kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabîlelerin anlaşmazlığına nasıl bir çâreyle son
verecekti? Hiçbir kabîlenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan farkettiler, kendisine mahsus boyu poşu ve yürüyüşüyle
vekar içinde gelen bu zâtı derhâl tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar:
“ElEmin o!.. Muhammed o!.. Onun aramızda vereceği hükme razıyız!”
Evet, gelen, Muhammedû’lEmin’di (s.a.v.). Herkesin itimadını kazanmış
olan dürüst insandı. Bu sebeple, merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü.
Çünkü, âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, elbette
tesadüfi değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de,
isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı. Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin… İsabetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
“Hemen bana bir örtü getiriniz!”
Anında getirdiler. Bir rivayete göre, bu, Velid b. Muğire’nin elbisesiydi.
Diğer bir rivayete göre ise, Efendimiz, bizzat kendi ridâsıni bu
işte kullandı. Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı.
O örtüyle ne yapacaktı? Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Peygamberimiz, Hacerû’lEsved’i bu örtünün ortasına koydu; sonra da, “Her kabileden bir kişi bunun birer
köşesinden tutsun.” diye emretti. Öyle yaptılar. Hacerû’l Esved’i, örtüyle, konulacak yere kadar kaldırdılar. … Ve Resûli Kibriya Efendimiz, bizzat Hacerû’lEsved’i kendi eliyle
yerine koyarak, bu şerefe nail oldu! Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı. Böylece, Allah Resulü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli
kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bu kararıyla Sevgili Peygamberimiz, kendisinden çok daha yaşlı ve
haliyle tecrübeli bulunanlardan bile daha isabetli görüşe, daha kuvvetli
muhakemeye ve daha ziyade zekâya sahip bulunduğunu, aynı zamanda
İlâhî bir kuvvetle te’yid edildiğini ortaya koymuş oluyordu!
İbni Abbas Hazretlerinin bir rivayetine göre, Efendimiz,
Hacerû’l Esved’i yerine koyduğu gün, Pazartesi günü idi.
Renginin siyah olması sebebiyle “Hacerû’lEsved [Siyah Taş]” diye adlandırılmış
bulunan bu mübarek taş, Kabe’nin şark köşesinde olup, yerden
bir buçuk metre yükseklikte, kapıya yakın bir yere yerleştirilmiş, üç
büyük ve birkaç tane de küçük parçadan müteşekkildir. Etrafı gümüş bir
halkayla çevrilidir. Bir başka ismi “Ruhû’lEsved”dir.
Bu mübarek taş, semavî bir taş olup, Hz. İbrahim’e (a.s.) Hz. Cebrail
tarafından getirilmiştir. Kabe duvarına yerleştirilmeden evvel, Ebû
Kubeys Dağında muhafaza edilmekteydi. Bir rivayete göre, Peygamber
Efendimizin “Ben peygamber gönderilmeden evvel, Mekke’de bana
selâm veren taşı, hâlâ biliyor ve tanıyorum!” ifadelerinin işaret ettiği taş,
bu Hacerû’lEsved’dir. Bir gün, bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer, şöyle demişti:
“Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın!
Eğer Resûlullah’ın seni takbii ettiğini [öptüğünü] görmeseydim asla seni takbii etmezdim!”

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.