Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Hendek Muharebesi

3 sene önce
522 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

HENDEK MUHAREBESİ
(Hicret ‘in 5. senesi 29 Şevval/Milâdî Ocak 627)
Uhııd Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muharebesi, İslâmî
gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük
rol oynamış mühim muharebelerden biridir.
Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla Resûl-i Ekrem’in emriyle
Medine etrafında hendekler kazılması sebebiyle Hendek Savaşı
adını alan bu muharebenin bir diğer adı da “Ahzab”tır. Bu adı, Kureyş
müşrikleriyle birlikte Yahudiler, Gatafanlar ve daha birçok Arap kabilesinin
ve topluluğunun Medine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından
dolayı almıştır. Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudi kabilelerinden
biri olan Benî Nadir’i Medine’den sürmüştü. Onlar da kuzeye giderek
Hayber, Şam ve Vadi’1-Kura gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi.
Bunlar, Medine’den kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Peygamberimiz
ve İslâmiyet aleyhinde menfî propaganda ve tahriklerde bulunmak,
civar halkını Müslümanlar aleyhinde kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
Benî Nadir Yahudilerinin, kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle
meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de, işte bu Hendek Muharebesidir.
“Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Resûlullah ve Müslümanların
vücudunu ortadan kaldırmak” menhus fikrini, bu Yahudiler ortaya attılar.
Zâten, Kureyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve
böyle bir teşebbüse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zîra, onlar, Uhud
Savaşından galib çıkmalarına rağmen, İslâmî gelişmeyi durduramadıklarının,
Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve
Re-sûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasının genişlemesine mâni olamadıklarının
çok iyi farkında idiler. Ticaret kervanlarına hemen hemen
bütün yollar kapanmış durumdaydı.” İktisadî yönden kendilerini yok
olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı.
Rahat hareket edebilmeleri için de, Medine’deki İslâm Devletinin nüfuzunu
kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı. “Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Resûlullahın bayraktarlığını yaptığı îman ve İslâm hareketini yerinde boğma” teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi, Benî Nadir Yahudilerinin liderleri durumunda olanlardan geldi.
Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, “Siz bu işte samimî misiniz?” diye sordu.
Dessas Yahudîler, “Evet!..” dediler, “Biz, Muhammed’le çarpışma
hususunda sizinle anlaşalım diye geldik.” Ebû Süfyan bundan memnun oldu:
“Öyle ise hoş geldiniz, sefa geldiniz! Muhammed’e düşmanlıkta bize
yardımcı olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir!”
Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu:
“Ama,” dedi, “siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyeceğiz!”
Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudi heyeti,
derhâl putlar önünde secdeye vardılar.Böylece, Medine üzerine
yürüyüp, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bayraktarlığını yaptığı îman ve
İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.
Yahudilerin Bile Bile Hakkı Gizlemeleri
Mekke’ye gelen heyet, Yahudi âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler,
hazır ayağa gelmişken, onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı.
Kendi aralarında, “Gelenler, bilgi sahipleri ve Ehl-i Kitap’tırlar. Biz mi, yoksa Muhammed mi daha doğru yoldadır; bunu kendilerine bir soralım.”diye konuştular.
Bunun üzerine Ebû Süfyan, onlara, “Ey Yahudî cemaati!..” dedi,
“Sizler, kendilerine ilk semavî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz.
Muhammed’le anlaşamadığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz: Bizim
yolumuz mu, onun dini mi daha hayırlıdır?”
Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudiler, “Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız!” demekte tereddüt göstermediler!
Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhâl bu kararlarının
tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.
Nazil Olan Âyet
Yahudilerin müşriklere söyledikleri, gerçek dışı beyanlardı; hakkı bile
bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle buyuruldu:
“Bakmadın mı, şu, kendilerine kitaptan biraz nasîb verilenlere?..
Kendileri haça, Şeytan’a inanıyorlar; diğer küfredenler için de, ‘Bunlar, îman
edenlerden daha doğru bir yoldadır.’ diyorlar.
“Bunlar, Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet
ederse, artık ona hakikî hiçbir yardımcı bulamazsın.
“İşte, onlardan kimi ona (Muhammed’e) îman etti, kimi de ondan yüz
çevirdi. Çılgın bir ateş olarak Cehennem yeter bunlara!..”
Diğer Kabilelere Yapılan Davet
Benî Nadir Yahudileri, Mekkeli müşriklerden, beraber hareket etmek
üzere kesin söz aldıktan sonra, Gatafanlarla da, Hayber’in bir yıllık
hurma mahsûlünü kendilerine vermek şartıyla anlaştılar. Ayrıca,
civarda bulunan diğer Arap kabî-lelerine de propagandacılarını gönderdiler.
Onları da Medine üzerine yürümek için ayaklandırdılar.
Bu arada, lıarbte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de, Arap
kabilelerinden bazılarını harbe iştirak için kiraladılar. Böylece,
Yahudîlerin propaganda, tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden,
civardaki Arap kabilelerinden, Gatafanlar ve Ahabiş kabilelerinden
büyük bir ordu teşkil edildi. Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak ve Müslümanları
yok etmek!.. Adı geçen kabileler, bu menfur gaye ve hedef etrafında, Hz.
Resulullah’a ve İslâmiyete düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.

DÜŞMAN ORDUSU
Kureyş müşriklerinin sayısı, Ahabiş ve onlara katılan kabilelerle
birlikte dört bindi. Yahudîlerin teşvik ve kışkırtmaları ile bir araya gelenlerin
sayısı ise altı bindi. Böylece, düşman ordusunun sayısı 10 bini buluyordu.
Müşrik ordusuna Ebû Süfyan b. Harb komuta etmekte idi. Orduda,
300 at, 100 deve vardı.338 Bunlar dışında diğer kabilelerden meydana
gelen altı bin kişilik kalabalığın at ve deve sayısı kesin bilinmemektedir.
Bütün küfür birlikleri birleşince, komuta yine Ebû Süfyan’da kaldı.”
Peygamberimizin Haber Alması
Huzaa Kabilesi, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost geçinen bir kabîle idi. Bu dostluğun başlangıcını Abdûl-muttâlib’le olan anlaşma ve ittifakları teşkil ediyordu. İşte, Kureyş müşriklerinin ciddî bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki raporu, bu kabileden bir süvari, normal olarak 12 günde alınan yolu fevkalâde bir sür’atle tam dört günde katederek Medine’ye, Peygamber Efendimize ulaştırdı.

MEDİNE’DE HAZIRLIK
Haberi alan Peygamber Efendimiz, vakit geçirmeden derhâl Ashab-ı
Kiram’ı toplayarak kendileriyle istişare etti.
Resûl-i Ekrem, “Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa
Medine’de kalarak müdafaa savaşı mı yapalım?” diye sordu.
Görüşmeye sunulan bu teklifle ilgili muhtelif fikirler serdedildi. Bu
arada Selman-ı Fârisî, “Yâ Resûlallah!.. Biz, Fars toprağında düşman
süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zamanlarda, etrafımızı
hendeklerle çevirip savunurduk.” diye konuştu. Teklif hem Hz. Resûlullah, hem sahabîler tarafından mâkul karşılandı ve ittifakla şu karar alındı:
Medine’de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler kazılmak suretiyle
düşman saldırısına karşı konulacak. Böylece, muhasarada kalmak, açık
arazide vuruşmaya tercih edildi.Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği
tercih etmesi altında, harbte az insanın öldürülmesi, az kan akıtılması
gibi mühim bir gaye de yatıyordu. Aslında bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin
bütün harblerde gözden uzak tutmadığı bir prensipti.

HENDEK KAZI İŞİNE BAŞLANMASI
İttifakla şehrin dahilden müdafaasına karar verilince, hendek kazı
işine Resül-i Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhâl
başlandı. Peygamber Efendimiz, nerelerin kimler tarafından kazılacağım
bizzat tâyin ve tesbit etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı.
Düşmanın buradan geçebilme ihtimali çok zaîf idi. Geçmeyi göze alsa
dahi, yayılarak değil de, birer kol hâlinde geçmeye mecbur olacağından
durdurulması ve bozguna uğratılması için küçük bir askerî müfreze bile
kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise, Peygamber Efendimizle anlaşma
hâlinde bulunan Benî Kurayza ve diğer Yahudiler ikamet ediyorlardı. Bu
sebeple hendek kazı işi, tamamen açık arazi olan şehrin kuzey tarafında
yapılıyordu. Yapılan tesbitler bunu gerektiriyordu.
Bütün Müslümanlar, hattâ az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla
başla hendek kazı işini sürdürüyorlardı. Kazı işine bizzat Resûl-i Kibriya
Efendimiz de katılıyor, bir an evvel tamamlanması için Müslümanların
şevk ve gayretlerini her zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar,
bütün gün çalışıyorlar, geceyi geçirmek içinse evlerine dönüyorlardı.
Buna karşılık Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir tepecik üzerinde kurdurduğu
çadırında* gece gündüz kalıyordu. Hem çalışmalara bizzat katılıyor,
hem de çalışanlara nezaret ediyor ve murakabesini sürdürüyordu.
Kâinatın Efendisi, toza toprağa, sıcağa, açlığa aldırmadan yaptığı
çalışmalarında, zaman zaman Müslümanların, “Yâ Re-sûlallah!.. Bizim
çalışmamız yeter. Sen ne olur, çalışma da istirahat buyur.” tekliflerine
muhatab oluyordu. Ancak Efendimiz, “Ben de çalışarak, bu sevaba ortak
olmak istiyorum.” cevabını vererek gayret ve sevaba nâiliyet arzusunu dile getiriyordu.
Zaman zaman da kazı ve zembille toprak taşıma esnasında, Abdullah
b. Revaha’nırı, “Allah’ım!.. Sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın,
biz ne sadaka verebilir, ne de namaz kılabilirdik! Üzerimize yürüyen
kâfirler, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı yapmak istedikleri ve bizimle
karşılaştıkları zaman, Sen kalblerimize, sabır ve sekînet indir, ayaklarımıza
sebat ver!” mealindeki kıt’aları terennüm ediyordu. Haliyle, bu, gönüllü mücahidlerin gayretlerini artırıyordu. Müslümanlar bütün gün durmadan dinlenmeden kazı işine devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem, onların bu hâllerine şefkat ve merhametle
bakıyor ve, “Allah’ım!.. Âhiret hayatından başka taleb edilecek bakî bir
hayat yoktur. Sen, Ensâr ve Muhacirlere mağrifet eyle!” diye dua
ediyordu. Çalışan Müslümanlar da, Hz. Resûlullah’ın bu samimî duasına, şu içli
mukabelede bulunuyorlardı: “Hayatta olduğumuz müddetçe Allah yolunda cihad etmek üzere Muhammed’e (s.a.v.) bîat etmiş kimseleriz.”

PEYGAMBERİMİZİN SERT KAYAYI PARÇALAMASI
Kazı işi devam ediyordu.
Hendek Savaşının yapıldığı yer ve Yedi Mescidler
Bir ara sahabîler sert bir kayayla karşı karşıya geldiler. Onu parçalamaya
uğraşırken, balyoz, kazma kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine
de onu parçalamaya muvaffak olmadılar.
Durumu, kıldan dokunmuş çadırın içinde o sırada dinlenmekte olan
Resûlullah Efendimize haber verdiler: “Yâ Resûl-allah!.. Karşımıza kazı
esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık! Eîu husustaki emriniz?..”
Peygamber Efendimiz, Selman-ı Fârisî’nin balyozunu aldı. “Bismillah!”
diyerek kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı
ve, “Allahü Ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Vallahi, ben şu anda
Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!” buyurdu. Sonra, yine “Bismillah!”
deyip kayaya balyozla ikinci darbeyi indirdi. Kayanın üçte biri daha
parçalandı. Yine, “Allahü Ekber! Bana, Fars’ın anahtarları verildi! Vallahi,
şu anda ben, Kisrâ’nın Medayin şehrini ve onun beyaz köşklerini
görüyorum!” buyurdu. Ondan sonra üçüncü defa yine, “Bismillah!”
deyip balyozla vurdu; kayanın geri kalan kısmını da yerinden kopardı.
Yine, “Allahü Ekber! Bana, Yemen’in anahtarları verildi! Vallahi, şu anda
ben, San’a’nin kapılarını görüyorum!” buyurdu.
Resûl-i Kibriya Efendimizin haber verdiği bütün fetihler, Hz. Ömer ile
Hz. Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre
(r.a.), Müslümanlara, “Bu fetihler, sizin için bir başlangıçtır. Vallahi, Allah,
fethedeceğiniz veya Kı-yamet’e kadar fetholunacak şehirlerin
hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed’e (s.a.v.) vermiştir.” derdi.

ORDUYA VERİLEN ZİYAFET
Hendek kazı işini bir an evvel bitirmek için durmadan dinlenmeden
çalışan Müslümanlar, doğru dürüst yiyecek bir şeyler de bulamıyorlardı.
Zîra, o yıl Arabistan’da şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu;
Medine de bu kıtlık çemberinin içindeydi. Kazı işi devam ediyordu.
Bir gün, Hz. Cabir b. Abdullah, evine vararak, hanımına, “Resûlullah’ı
(s.a.v.) son derece acıkmış gördüm. Başkası olsaydı bu açlığa dayanamazdı.
Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı, “Vallah, yanımda şu oğlaktan ve şu bir sa’ arpadan başka bir şey yok.” dedi.
Hz. Cabir oğlağı kesti, hanımı ise arpayı el değirmeninde öğütüp un
yaptı. Eti çömleğe koydular, hamuru da mayaladılar. Et çömleğini
tandıra koyup pişmeye bıraktılar. Hz. Cabir evinden ayrılacağı sırada hanımı, “Sakın, beni Resûlullah’a ve yanındakilere karşı utandırma!” diyerek, yemeklerinin azlığını nazara
vermek istedi. Hz. Cabir, Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı.
“Yâ Resûlallah!..” dedi, “Azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi al
da yemeğe gidelim!” Resûl-i Ekrem, “Yemeğin ne kadardır?” diye sordu.
Hz. Cabir, “Bir sa’ arpadan yapılmış ekmek ve kesilmiş bir oğlak.” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz, “Hem çok, hem de güzel bir yemek!” diye
buyurdu ve ilâve etti: “Hanımına söyle: Ben gelinceye kadar, tandırdan
et çömleği ile ekmeği çıkarmasın!” Daha sonra Hz. Cabir’in gözleri
önünde, “Ey hendek halkı!.. Kalkınız; Câbir’in ziyafetine gideceğiz.” diye
seslendi. Muhacir ve Ensâr’dan orada bulunanların hepsi kalktı.
Hz. Câbir, şaşkın şaşkın evine döndü. Hanımına, “Allah senin iyiliğini
versin! Resûlullah (s.a.v.), yanındakilerin hepsiyle yemeğe geliyor! ‘İnnâ
lillah ve innâ ileyhi raciûn!’ Şimdi ne yapacağız?” dedi.
Hanımı, “Resûlullah (s.a.v.), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sormadı mı?” dedi.
Hz. Cabir, “Evet, sormuştu. Ben de söylemiştim.”
Bunun üzerine hanımı, “Mahçub olacak sensin, ben değil!” diye
konuştu ve sordu: “Onları sen mi davet ettin, yoksa Resûlullah mı?”
Hz. Cabir, “Resûlullah (s.a.v.) davet etti.” diye cevap verince, hanımı,
“O, senden daha iyi bilir!” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, kalabalık ashabıyla Hz. Cabir’in evine geldi. Onlara, “Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz.” diye emretti.
Sahabîler, 10’ar 10’ar içeri girdiler. Resûl-i Kibriya Efendimiz, ete ve ekmeğe bereket duası yaptı. Sonra ev hanımına, “Bir ekmekçi kadın çağır da seninle birlikte ekmek yapsın. Çömleğinizden de kepçe kepçe al! Sakın çömleği tandırdan çıkarma!” dedi.
Nebîyy-i Muhterem Eifendimiz, bundan sonra, mübarek elleriyle
tandırdan ekmeği çıkarıp parçaladı ve üzerine et koyarak ashabına sunmaya
başladı. Davetliler yiyip doyuncaya kadar ziyafet böylece devam etti.
Hepsi yediği hâlde et ve ekmekten hiçbir şey eksilmiş değildi!
Resûl-i Ekrem, ev hanımına, “Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de
hediye edersin. Çünkü, bütün halk açlık çekiyor.” buyurdu.
Misafirlere karşı yüzde yüz mahcub olacağını düşünen Hz. Câbir’in,
bütün bu olanlarla ilgili şehâdeti ise şöyle:
“Allah’a yemin ederim ki, gelenler bin kişiydi. Hepsi de doyup kalktılar.
Buna rağmen çömleğimiz hâlâ olduğu gibi
kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi!
Ondan biz yedik, konu komşuya da hediye ettik!”‘

Hendek Kazı İşinin Tamamlanması
Hendek kazı işinde sahabîlerin gösterdikleri üstün gayret, gerçekten
sadâkatlerinin, Allah’a ve Resulüne olan bağlılıklarının en açık bir delili
idi. Çalışma sırasında ihtiyaçlarını görme durumunda kaldıklarında bile
Peygamber Efendimizden müsaade almadan işlerinin başından kat’iyyen
ayrılmıyorlardı. Bu durum elbette sahabîye yakışır bir fedakârlık ve feragat
örneğiydi. Nitekim, Cenâbı Hakk da, gönderdiği âyetlerde, onların
gerçek mü’minler olduklarına ve eşsiz sadâkatlerine şehâdet ediyordu:
“Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki. Allah’a ve Resulüne îman etmişler
ve toplu bir işte bulundukları vakit de Peygamber’den izin almadıkça
bırakıp gitmezler. Doğrusu (ey Resulüm), senden izin isteyenler,
Allah’a ve Resulüne îman eden kimselerdir. Bu bakımdan bazı işleri
için senden izin istediklerinde sen de onlardan dilediğin kimseye izin
ver; onlar için Allah’tan mağrifet dile. Şüphe yok ki, Allah, Gafûr’dur
[çok bağışlayıcıdır], Rahîm’dir [merhameti boldur].”
Resûli Ekrem’in ve Müslümanların ciddiyetle sarıldıkları bu işi, münafıklar
ise hafife alıyorlardı. Oldukça gevşek davranıyorlar, canlan istediği
zaman da Resûli Ekrem’den izin alma ihtiyacı bile duymadan
çekip gidiyorlardı. Zaman zaman da canlarını dişlerine takarak çalışan îman,
sadâkat, feragat ve gayret timsâli sahabîlerle istihza ediyorlardı;
morallerini, huzurlarını bozmak için de gülüşüyorlardı.Cenâbı Hakk, indirdiği
âyeti kerîmelerde onların uygun olmayan bu hareketlerinden
bahsederek şöyle buyurdu:
“Peygamber’in çağrışım, aranızda birbirinizi çağırış gibi tutmayın
(Dâvetine hemen koşun ve izinsiz ayrılmayın). İçinizden birini siper
ederek çıkıp gidenleri Allah, muhakkak biliyor! Bunun için
Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ inmekten
yahut kendilerine acıklı bir azab isabet etmekten sakınsınlar.”
Yorucu bir çalışma neticesinde, hendek kazı işi altı gün sürdü.
Hendek beş arşın (3.40 cm) derinliğindeydi, genişliği ise en namlı
süvarilerin dahi kolay kolay atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sâdece tek
bir yeri aceleye geldiğinden dar kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu
sebeple Peygamber Efendimiz, orası hakkındaki endişesini, “Müşriklerin
buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum!” diyerek izhar etti.
Resûli Ekrem, çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir!
Ayrıca Peygamberimiz, hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış
yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca,
buralara nöbetçiler dikecek ve başına da Zübeyr b. Avvam Hazretlerini tâyin edecektir.
İSLÂM ORDUSU
İslâm Ordusu üç bin kişiden ibaretti. Bu, sayı bakımından düşman
ordusunun üçte biri demekti. Sâdece 36 atlı vardı. Orduda biri
Muhacirlerin, diğeri Ensâr’ın olmak üzere iki sancak bulunuyordu.
Muhacirlerinkini Zeyd b. Harise, Ensâr’ınkini ise Sa’d b. Übade Hazretleri taşıyordu.
Sel Dağı
Resûli Kibriya, karargâhını Sel Dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı
bu dağa geliyordu. Harbe katılmayan kadın ve çocuklar ise kale ve hisarlara
yerleştirildi. Yiyecek maddeleri, kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da
yine bu hisarlarda muhafaza altına alındı.
Peygamber Efendimiz için Sel Dağı eteklerinde deriden bir çadır kuruldu.
Bu çadır, bugünkü Fetih Mescidinin bulunduğu yerde idi.
DÜŞMAN ORDUSU KARARGÂHI
Hendek, henüz yeni bitmişti ki ovayı düşman çadırlarının kapladığı görüldü.
Düşman, karargâhını Medine’nin kuzeyinde Uhud Savaşının cereyan
ettiği sahada kurdu. Hendekle karşılaşmaları şaşkınlıklarına sebep oldu.
O âna kadar böyle bir harb plân ve taktiği görmüş değillerdi. Haliyle bu
durum, daha başından itibaren morallerini sarstı. Hâlbuki, onlar, Medine’yi tamamen ele geçirecekleri hayâl ve ümidiyle çıkıp gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı. Mücâhidler, 10 bin askerlik düşmanı görmekle asla korkmadılar ve
tereddüt göstermediler. Kur’ânı Azîmüşşan, onların bu hâlini şöyle tasvir eder:
“Mü’minler, düşman birliklerini görünce, ‘Allah’ın ve Resulünün bize
va’dettiği (zafer) budur. Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir.’ dediler.
(Mü’minlerin düşman birlikleri görmeleri) ancak onların îmanlarını ve
teslimiyetlerini artırdı.”

BENÎ KURAYZA’NIN ANLAŞMAYI BOZMASI
Resûli Ekrem Efendimiz, deriden çadırında bulunuyordu. Yanında
Hz. Ebû Bekir de vardı. Müslümanlar, hendek kenarında düşmanı gözetlemek
ve nöbet tutmakta idiler. Bu sırada Hz. Ömer, Resûlullah’ın
huzuruna vardı. “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Aldığım habere göre, Benî Kurayza Yahudileri
anlaşmayı bozmuşlar ve düşmana yardım kararı almışlardır!”
Beklenmeyen bu haber, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir
etti. Hâlbuki, bu kabilenin reisi Ka’b İbni Esed’le anlaşması vardı; bunun
için o taraftan emin idi. Üzülen Efendimizin dudaklarından şu cümleler döküldü:
“Hasbünailahü ve ni’melVekil [Allah bize yeter; O, ne güzel
vekildir].” Benî Kurayza, büyük bir Yahudî kabîlesiydi ve Medinei Münevvere
dışında kuvvetli kalelerde oturuyorlardı. Resûli Kibriya Efendimizle anlaşmaları
vardı. Buna göre, Medine için haricî bir tehlike söz konusu
olduğu zaman Müslümanlarla birlikte şehri müdafaa edeceklerdi.
Ayrıca, Peygamber Efendimizden habersiz de hiçbir askerî harekâtta bulunmayacak,
Kureyşli müşriklere ve onlara yardım edenleri korumayacaklardı.
Bu haber üzerine Peygamber Efendimiz, Zübeyr b. Avvam’ı durumu
tahkik için Benî Kurayza Yahudilerinin yurduna gönderdi. Hz. Zübeyr,
Kurayza Oğullarının kalelerini onardıklarını, harb tâlim ve manevlaralan
yaptığını bizzat gördü. Gelip durumu Efendimize haber verdi. Resûlullah,
bu fedakârlığı üzerine hakkında şöyle buyurdu:
“Her peygamberin bir havarisi vardır; benim havarim de Zübeyr’dir!”
Hz. Ömer’in verdiği haber doğruydu. Benî Nadir Yahudilerinin reisi
Huyeyy b. Ahtab, gelip Kurayza Oğullan reisi Ka’b b. Esed’i kandırmıştı.
O da anlaşmayı bozmuştu.
Heyet Gönderilmesi
Resûli Kibriya Efendimiz, durumu tekrar inceden inceye tahkik etmek
ve onlara nasihatte bulunmak üzere Evs Kabilesinin lideri Sa’d b. Muaz,
Hazreç Kabilesinin lideri Sa’d b. Übade, Abdullah b. Ravaha ve Havvat
b. Cübeyr’i, Benî Kurayza Yahudîlerine şu talimatı vererek gönderdi:
“Gidiniz, bakınız: Şu kavimden bize erişen haberin doğruluğunu bir
kere de siz tahkik ediniz. Eğer doğru ise, onu bana halkın anlayamadığı
biçimde kapalı bir dil kullanarak bildiriniz. Ben onu anlarım. Açıkça söyleyip
de halkın kalbine korku ve za’f düşürmeyiniz! Şayet, onlar aramızdaki
anlaşmaya sâdık bulunuyorlarsa, bunu halka açıkça ilân edebilirsiniz!”
Bu güzide sahabîler, Benî FCurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler.
Anlaşmayı bozmanın çirkinliğinden bahsederek onlara nasihatte bulundular.
Fakat, onlar kulak asmadılar ve anlaşmayı bozduklarını açıkça
ilân ettiler; hattâ, Resûli Kibriya Efendimiz hakkında ileri geri konuşacak
kadar küstahlıkta bile bulundular.
Müslüman elçiler bu durumdan son derece rahatsız oldular. Kurayza
Oğullarının öteden beri müttefiki olan Hz. Sa’d b. Muaz, “Sizinle cenk etmedikçe
Allah canımı almasın!” diye hiddetli hiddetli konuştu.
Daha sonra Müslüman elçiler geri dönüp, durumu Resûli Kibriya
Efendimize kapalı bir şekilde arzettiler. Peygamber Efendimiz onlara,
“Haberinizi gizli tutunuz! Ancak bilene açıklayınız! Çünkü harb, tedbirden
ve aldatmaktan ibarettir!” dedi.
Artık Medine, çepeçevre düşman tarafından sarılmış demekti. Cenâbı
Hakk, Kur’ânı Kerîm’de, bu hususa şöyle işaret buyurur:
“O vakit, kâfirler üstünüzden (vadinin üst ve doğu tarafından), bir de
altınızdan (vadinin aşağı ve batı tarafından) size gelmişlerdi. O zaman
gözler yılmış, kalbler gırtlaklara dayanmıştı.”
Benî Kurayza ‘nın Medine Üzerine Baskın Teşebbüsleri
Bu esnada Kurayza Oğulları, Huyeyy b. Ahtab’ı Kureyşlilere göndererek,
Medine’ye geceleyin baskında bulunmak üzere müşriklerden 100, Gatafanlardan da 100 kişi istediler. Onlar, bu kuvvetle birleşerek Medine kale ve hisarlarındaki kadın ve
çocuklar üzerine baskın yapacaklardı. Bu haber Müslümanları büyük bir telâşa düşürdü. Resûli Kibriya Efendimiz, derhâl geceleri Medine şehrini muhafaza etmek için Zeyd b.
Harise Hazretlerini 300 askerle, Seleme b. Eslem’i de 200 askerle
Medine’ye gönderdi. Bu kuvvetler, gece sokaklarda devriye gezip tekbir
getireceklerdi. Bu esnada, Benî Kurayza Yahudîleri, bir iki baskın teşebbüsünde bulundularsa da, muvaffak olamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.
Hz. Safiyye ‘nin Bir Yahudîyi Öldürmesi Benî Kurayza’nın ikinci baskın denemesi esnâsındaydı. On kadar Yahudî, Peygamber Efendimizin halası Hz. Safiyye’nin de
içinde bulunduğu Hassan b. Sabit’in köşkünü ok yağmuruna tuttular;
hattâ, içeri girmeye kadar kalkıştılar. İçlerinden birisi köşkün kapısına
kadar varıp içeri girmek istedi. Köşkte Hz. Safiyye ile birlikte birçok
kadın ve çocuk da vardı. Hz. Safiyye, bir Yahudînin köşkün etrafında dolaşıp durduğunu
görünce, kadın olduğu bilinmesin diye başına sıkıca bir tülbent bağladı.
Eline bir sırık alıp köşkten aşağı indi. Köşkün kapısını usulca açtı.
Adamın arkasından yavaşça varıp, sırıkla başına bir darbe indirdi. Orada
işini bitirdi. Sonra da başını kesip Yahudilere doğru fırlattı.
Bunun üzerine diğer Yahudilere korkuya kapılıp, “Bize, Müslümanların,
ailelerini, yanlarında adam bulundurmaksızın,kimsesiz ve yalnız
bıraktıkları haber verilmişti; hâlbuki öyle değilmiş!” diyerek dağıldılar.
Peygamberimizin Dar Gediği Bizzat Beklemesi
Beş yüz civarında mücâhidi Medine’ye gönderip şehri koruma altına
alan Resûli Kibriya Efendimizin kendisi de, geceleri, düşmanın oradan
geçebileceği düşüncesiyle hendeğin en dar yerini bizzat bekliyordu.
Hz. Âişe der ki: “Resûlullah (s.a.v.), hendekteki gediği beklemek için gidip geldiği
sırada soğuktan tir tir titriyordu. Yanıma gelip biraz ısındıktan sonra,
‘Ben, düşmanın oradan başka bir yerden geçip gelebileceğinden korkmuyorum!
Keşke bu gece, Müslümanlardan biri, benim yerime orayı
beklese!’ buyurdu. O anda bir silâh ve demir âleti şakırtısı işittim.
“Resûlullah (s.a.v.), ‘Kim o?..’ diye seslendi. “‘Sa’d b. Ebî Vakkas… ‘ diye cevap geldi.
“Resûlullah, ‘Bu gediği sana havale ediyorum. Orayı sen bekle.’ buyurdu.
“Kendisi de uyudu.”

MÜNAFIKLARIN HENDEKTEN DAĞILMALARI
Münafıklar devamlı, “Evlâd ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefaletle
beklemek akıl kârı değildir.” diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese
vermeye çalışıyorlardı; bir kısmı ise, bizzat Resûli Kibriya Efendimizin
huzuruna çıkarak, “Evlerimiz Medine’nin dışındadır; duvarları da
alçak olup, düşman ve hırsızlara açıktır.”356 diyerek hendekten ayrılma
müsaadesi istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, bunların bir kısmına müsaade etti.
Aslında münafıkların maksadı, böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak
Müslümanların maneviyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvurageldikleri
bir taktikti. Nitekim, Sa’d b. Muaz Hazretleri, bir kısım münâfıkın Hz.
Resûlullah’tan müsaade istediğini görünce, şöyle demekten kendini alamamıştı:
“Yâ Resûlallah!.. Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir musibete
uğrasak, sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar!”
Sonra da, müsaade isteyen bu münafık grubun yanına vararak, “Biz
sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musibete
uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek, siz hep böyle yapar durursunuz!”
diyerek onları azarlamıştı. Cenâbı Hakk da, indirdiği vahiyle, onların, bu müsaade istemede samimî olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
“O zaman onlardan bir güruh, ‘Ey Yesrip [Medine] ahalisi, sizin için
burada durmak yok; hemen dönün.’ demişlerdi; onlardan bir kısmı da,
‘Hakikaten evlerimiz açıktır.’ diyorlar, Peygamber’den izin istiyorlardı.
Hâlbuki, onların evleri açık değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey arzu
etmiyorlardı!””
Harbin Başlaması
Düşman, hendek arkasında çarpışmanın bir hayli zor olacağını biliyordu.
Buna rağmen bütün hazırlıklarını tamamlayarak, var kuvvetiyle
hücuma geçti. Fakat hendek, işlerini tahmin ettiklerinin de üstünde
güçleştiriyordu. Hendeği bir türlü geçme imkân ve fırsatını elde edemiyorlardı.
Haliyle bu da ümitsizliğe düşmelerine sebep oluyordu.Sonunda,
çarpışma uzaktan uzağa ok atışlarıyla devam etti. Fakat bu da, neticenin
uzamasından başka bir işe yaramıyordu.
Düşman ordusu, hücumlarından bir netice elde edemediğini görünce,
Müslümanları muhasara altına almaya karar verdi. Zâten başka yapacak
bir şeyleri de yoktu!
Tek Tek Vuruşma
Bir ara düşman süvarilerinden birkaçı atlarını sürüp hendeğin
bahsedilen dar yerinden Müslümanlar tarafına geçmeye muvaffak oldular
ve kendileriyle dövüşecek er dilediler.
İçlerinde en meşhuru, Amr b. Abdi Vedd idi. Birçok hâdise görüp
geçirmiş, yalnız başına birçok topluluğu dağıtmış, cesur ve silâhşörlükte
mahir bir süvari idi. Arap kabileleri, onu bir bölük süvariye mukabil
tutarlardı. Onunla dövüşmek için fevkalâde cesaretli ve yürekli olmak
gerekirdi. Bu sebeple kimse ona karşı çıkmak istemezdi.
Bu sefer Amr, döğüşecek er dileyince, Hz. Ali, “Yâ Resûlallah, ona
karşı ben çıkarım, müsaade eder misiniz?” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Sen, otur yâ Ali!.. Gelen, Amr’dır.” buyurdu.
Amr, tekrar Müslümanlara meydan okudu: “İçinizde muharebe meydanına
çıkacak er yok mudur? Hani sizin ölülerinize tâyin ettiğiniz Cennet nerede?”
Hz. Ali, tekrar karşısına çıkmak istedi. Resûli Ekrem Efendimiz yine,
“Yâ Ali, o Amr’dır.” buyurarak izin vermedi.
Karşısına kimsenin çıkmadığını gören Amr, bütün bütün şımardı ve
iğrenç küfürler savurarak, “Er meydanına çıkacak kimse yok mu?” diye
üst perdeden bağırdı. Hz. Ali, tekrar cesaretle yerinden fırladı. “Onunla ben dövüşürüm yâ Resûlallah!..” dedi. Resûli Kibriya Efendimiz yine, “Yâ Ali, o Amr’dır.” buyurdu.
Hz. Ali, “Amr da olsa, çıkar, dövüşürüm yâ Resûlallah!..” dedi.
Bunun üzerine Fahri Âlem Efendimiz, Allah’ın Arslanma müsaade
etti. Bizzat kendi eliyle zırhını ona giydirdi ve “Zûlfikâr” adlı kılıcını
beline bağladı; sarığını da başına sardıktan sonra, “Yâ Rab!.. Amcam
oğlu Ubeyde, Bedir’de ve amcam Hamza, Uhud’da şehid oldular.
Yanımda bir amcazadem Ali kaldı. Sen, onu muhafaza eyle, ona
yardımını ihsan eyle, beni de yalnız bırakma!” diye dua etti.
Hz. Ali, yaya olarak, îmanından gelen heybetle, Amr’a doğru yürüdü.
İki taraf da bu büyük dövüşü hayranlıkla seyre hazır duruyordu.
Zırha bürünen Hz. Ali’nin gözlerinden başka hiçbir tarafı görünmüyordu.
Amr, “Sen kimsin?” diye sordu. Hz. Ali, “Ben, Ali’yim!” diye cevap verdi.
Amr, bu bıyıkları yeni terlemiş genci karşısında bulunca, bir merhamet
ve istihfaf tavrı aldı. “Amcalarından, senden başka daha yaşlı kimse yok mudur? Ben, senin kanını dökmek istemiyorum! Çünkü, baban benim dostumdu.” diye konuştu.
Hz. Ali’nin ise cevabı şu oldu: “Vallahi, ben, senin kanını dökmek isterim!”
Amr, bu cevaba kahkahayla gülerek, “Bu ağızla bir kimsenin karşıma
çıkacağı hatırıma bile gelmezdi!” dedi.Hz. Ali’nin sözleri Amr’ı çileden
çıkarmıştı. Kılıcını sıyırıp atıyla onun üzerine yürüdü.
Hz. Ali, “Ben, seninle nasıl çarpışabileyim? Ben yayayım, sen atlı.
Atından in de benim gibi yaya ol!” diye teklifte bulundu.
Amr, derhâl atından indi ve hayvanı salıverdi; öfke dolu bakışlarla Hz.
Ali’nin karşısına dikildi. Hz. Ali, “Ey Amr!..” dedi. “Ben, senin Kureyş’ten bir kimseyle
karşılaştığında, onun iki isteğinden birisini kabul edip yerine getireceğin
hakkında Allah’a vaatte bulunduğunu işittim. Doğru mudur?” Amr, “Evet… ” dedi.
O zaman Hz. Ali, “Öyle ise, ben seni Allah’a ve Resulüne îmana davet
ediyor ve İslâmiyete kabule çağırıyorum!” Amr, “Bu, bana lâzım değil; geç bunları!..” dedi. Bu sefer Hz. Ali, “Öyle ise,” dedi, “bizimle çarpışmaktan vazgeç! Yurduna dön, git!”
Amr, “Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve
koku sürmeyi kendime yasaklamışımdır.” diye karşılık verdi.
O zaman Hz. Ali, “O hâlde vuruşmaya hazır ol!” diye kükredi.
Amr, yine kahkahayla güldü. “Doğrusu ben, Araplar içinde benden
korkmadan benimle çarpışmak isteyecek böylesine bir kahraman bulunabileceğini
tahmin etmemiştim!” diye hayretini izhar etti. Sonra da
ekledi: “Sen, henüz genç bir yiğitsin. Üstelik baban da benim dostumdu.
Benimle çarpışmaktan vazgeçip dön, geri git. Seni öldürmek istemiyorum!”
Cesaret kahramanı Hz. Ali, “Ama ben, seni öldürmek istiyorum!” diye karşılık verdi.
Hz. Ali’nin son cümlesi, Amr’ı son derece hiddetlendirmişti. Bir vuruşta
Hz. Ali’nin kalkanını parçaladı. Kalkanı delen kılıç, Hz. Ali’nin alnını
sıyırdı. Hz. Ali, şimşek gibi bir hızla yana sıçradı; bu sefer sıra
oradaydı. Amr’ın boyun köküne Zûlfikâr’la şiddetli bir darbe indirdi.
Amr’ın başı bir tarafa, gövdesi bir tarafa düştü.
Bir anda feryad ve çığlıklar koptu, ortalık birbirine karıştı. Hz. Ali ise,
Cenâbı Hakk’ın bu muvaffakiyeti kendisine ihsan etmesinden dolayı
“Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Resûli Ekrem ve Müslümanlar da
tekbir getirince bir anda her taraf tekbirlerle çınladı. “Kılıç Değil, El Keser!”
O esnada, Kureyş süvari ve şâirlerinden olan Hübeyre b. Ebî Vehb,
Hz. Ali’yle çarpışmaya yeltendi; fakat bir kılıç darbesi yiyince, çâreyi
kaçmakta buldu! Bu sefer onu Hz. Zübeyr b. Avvam takib etti. Kılıçla
vurup atının eğerini kesti. Daha sonra Hz. Zübeyr, Nevfel b. Abdullah’ın
peşine düştü. Şiddetli bir darbeyle onu yukarıdan aşağı doğru ikiye biçti.
Sonraları Hz. Zübeyre, “Senin kılıcın gibi kılıç görmedik!” denilince şu
cevabı verdi: “Onu yapan kılıç değildir, bilektir!”
Kureyş’in diğer süvarileri dehşete kapılarak doludizgin kaçmaya
başladılar. Hattâ, Ebû Cehil’in oğlu İkrime, can havliyle kaçıp giderken
mızrağını düşürmüş, geri dönüp onu almaya bile cesaret edememişti.
Bir bölüğe bedel kabul ettikleri Amr b. Abdi Vedd’in mübâreze meydanında
düşüp kalması, Müslümanları son derece sevindirirken, müşrikleri
ise fazlasıyla korkutup dehşete düşürdü; hattâ Kureyş Ordusu kumandanı
Ebû Süfyan, “Bugün bizim için hayırlı bir iş yok.” diyerek ye’s
içinde hendeğin başından çekilip karargâha gitti.
Her Taraftan Hücuma Kalkış
Bir gün sonra, müşriklerin tamamı, Kurayza Oğulları Yahudîleriyle
birlikte her taraftan Müslümanları çepeçevre sardılar ve akşama kadar
durmadan onları ok yağmuruna tuttular.
Kıtlık yüzünden pek zaîf ve güçsüz düşmüş olan Müslümanlar, düşman
sürüsünün böyle bir kara bulut gibi her taraftan sıkıştırması üzerine,
bütün bütün mecalsiz kaldılar; akşam olup düşman çekilince, bir
miktar nefes aldılar. Fakat, “Düşman, yarın yine böyle bir taraftan şiddetli
hücuma girişirse, hâlimiz ne olur?” diyerek herkeste bir endişe ve telâş vardı.

Münafıklar Yine Sahnede
Münafıklar zümresi, Müslümanların mâruz kaldıkları bu sıkıntı ve
kıtlığı fırsat bilerek, onların maneviyatlarını bozucu telkinlerde bulunmaya
başladılar: “Muhammed, size, Kayserin ve Kisrâ’nın hazinelerini
va’dediyor! Hâlbuki, şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkudan abdest
bozmaya bile gidemiyoruz! Va’dettiği nerede, biz nerede? Allah ve
Resulü, bize aldatıştan başka bir şey va’detmiyor!”
Kur’ânı Kerîm, bu hususa da işaret eder.
Ne var ki, münafıkların bu haince ve dessasça telkinlerinden hiçbiri
gerçek mü’minleri Hz. Resûlullah’ın yanından ayıramıyordu. Çünkü onlar,
Yüce Allah’ın kendilerine yardım edeceği hususundaki va’dine
bütün samimiyetleriyle inanmışlardı; Allah’ın takdirine teslimiyetleri
sonsuzdu; Allah ve Resulü uğrunda her türlü musibet ve sıkıntıya seve
seve katlanıyorlardı. Münafıklar ise, tam tersine, Medine’yi çepeçevre
saran düşman ordusunun, Kâinatın Efendisi Peygamberimizle Ashabı
Kiram’m vücutlarını ortadan kaldıracağını sanıyorlardı, hattâ bunu istiyorlardı!
Böylece, bu ağır imtihanda gerçek mü’minlerle münafıklar birbirlerinden ayrılıyorlardı! Kur’ânı Azîmüşşan’in konuyla ilgili şu âyeti ne kadar ibret vericidir:
“Ey mü’minler!.. Yoksa siz, sizden evvel gelenlerin hâli başınıza
gelmeden Cennet’e girivereceğinizi mi sandınız? Onlara, öyle yoksulluklar
ve sıkıntılar gelip çattı ve çeşitli belâlarla sarsıldılar ki, hattâ peygamberleri,
maiyetindeki mü’minlerle birlikte, ‘Allah’ın yardımı ne zaman
yetişecek?’ diyordu. Gözünüzü açın: Allah’ın yardımı yakındır
muhakkak!..”

DÜŞMANDA YILGINLIK
Muhasara uzadıkça uzuyordu. Müşriklerin baskın ve hücumları her
defasında Müslümanlar tarafından püskürtülüyordu. Muhasaranın
uzaması, her iki tarafı da büyük sıkıntı, açlık ve soğuk ile karşı karşıya
bırakmıştı. Mahsûl, harbin başlamasından bir ay kadar önce tarlalardan
toplanmış olduğu için, düşman ordusunun at ve develerinin yiyecekleri
de tükenmiş, hayvanlar açlıkla karşı karşıya gelmişlerdi. Bütün bunlar,
düşman safında gevşekliğe, ümitsizliğe ve yılgınlığa sebep oldu.
Peygamberimizin Gatafanlara Teklifi
Resûli Kibriya Efendimiz, muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuk, kıtlık
ve açlığın her gün biraz daha arttığını ve Müslümanları bütün bütün sarstığını
görünce, Gatafanların kumandanı Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf’a, “Müslümanları muhasaradan vazgeçip yurdunuza dönüp giderseniz,
Medine’nin yıllık meyve mahsûlünün üçte birini veririm!” diye haber gönderdi.
Onlar ise, “Bize, Medine’nin yıllık hurma mahsûlünün yarısı verilmelidir.”
dediler.Fakat, Resûli Ekrem Efendimiz buna yanaşmadı. Bunun
üzerine üçte bire razı oldular ve bir heyet hâlinde Resûli Ekrem Efendimizin
huzuruna çıkıp geldiler.Peygamber Efendimiz, bu arada, önce Ensâr’ın reislerinden     Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubade’nin görüşlerini öğrenmek istedi. Onlar önce, “Yâ
Resûlallah!.. Bu sizin arzu ettiğiniz bir şey midir, yoksa Allah’ın size emrettiği
ve bizim de muhakkak yerine getirmemiz gereken bir şey midir?”
diye sordular.Nebîyyi Ekrem Efendimiz, “Eğer, bunu yapmaya Allah tarafından
emir olunsaydım, sizinle istişare etmez, gereğini hemen yerine getirirdim!
Bu, kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten ibarettir!” buyurdu.
Bunun üzerine Sa’d b. Muaz Hazretleri, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Biz ve
şu kavim, bir zamanlar Allah’a şerik koşar, putlara tapar, Allah’a ibâdet
etmez ve O’nu tanımazken bile, bunlar misafirlik veya satın almak gibi
durumlar dışında Medine’den tek bir hurma yemeyi ummamışlardır!
Şimdi, Allah, bizi İslâm’la şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu,
seninle ve onunla bize kuvvet bahşettiği bir sırada mı mallarımızı
bunlara haraç olarak vereceğiz? Vallahi, bizim için böyle bir anlaşmaya
hiç ihtiyaç yoktur. Allah, onlarla aramızdaki hükmünü verinceye
kadar onlara sunacağımız tek şey kılıçtır!”
Resûli Kibriya Efendimiz, bu konuşmadan memnun oldu. Gatafan
heyetine de, “Kalkıp gidiniz! Artık aramızı ancak kılıç halleder!” dedi.
Bunun üzerine Gatafan heyeti, Resûlullah’ın huzurundan ayrıldı.
Yolda, Haris b. Avf, Uyeyne b. Hısn’a şunları söyledi:
“Biz, Kureyşlilere yardım maksadıyla Muhammed’e saldırmakla bir
şey elde edemeyeceğiz! Vallahi, ben Muhammed’in işinin açık ve üstün
bir iş olduğunu görüyor ve tahmin ediyorum! Vallahi, Hayber
Yahudilerinin bilginleri, Harem halkından Muhammed’in sıfatında bir
peygamberin kitaplarında yazılı bulduklarını söyler dururlardı.”

MÜCAHİDLERİN ÇEKTİKLERİ SIKINTI
Kuşatma esnasında mücâhidler büyük sıkıntı ve meşakkatlere mâruz
kalıyorlardı. Harbten önce durmadan dinlenmeden hendeği kazmışlardı,
o biter bitmez de harbe girmişlerdi. Bu bakımdan oldukça bitkin ve yorgun
idiler. Ayrıca, açlık sıkıntısı da çekiyorlardı. Hava da oldukça soğuktu.
Huzeyfe (r.a.), muharebenin sâdece bir gecesini şöyle anlatır:
“Biz bir tarafta saf bağlamış, oturuyorduk. Ebû Süfyan ve ordusu üst
tarafımızda, Kurayza Yahudileri de alt tarafımızda idiler. Bunların
Medine’deki çoluk çocuğumuza baskın yapmalarından korkuyorduk.
Hiç böylesine karanlık, böylesine fırtınalı bir gece geçilmemiştik. Rüzgâr
sanki ıslık çalıyor, karanlıkta hiçbirimiz uzattığı parmağını bile göremiyordu!
Münafıklar, ‘Evlerimiz emniyette değildir.’ diyerek Resûlullah’tan
izin istediler; hâlbuki, evleri tehlikede değildi! İzin isteyenlerin hepsine
izin verildi. İzin alanlar beklemeden sıvışıp gidiyorlardı. Biz 300 küsur
civarında idik. Tek tek Allah Resulünün yanında nöbet tuttuk. Sıra bana
gelmişti. Üzerimde ne düşmana karşı koyacak bir kalkanım, ne de
soğuktan korunmak için bir elbisem vardı; sâdece zevcemin verdiği dizlerimi
geçmeyen yün bir örtü vardı.”
Düşmanın Şiddetli Hücumu ve Kazaya Kalan Namazlar
Muhasaranın devamı sırasında bir ara düşman birlikleri Resûlullah’ın
çadırını şiddetli ok yağmuruna tutmuşlardı. Peygamber Efendimiz, üzerinde
zırh, başında miğfer, çadırının önünde duruyordu.
Hz. Cabir der ki: “Müşrikler, o gün, bizimle durmadan çarpıştılar. Askerlerini takım
takım ayırdılar. Hâlid b. Velid kumandasındaki büyük ve ağır bir
fırkalarını Resûlullah’ın (s.a.v.) bulunduğu yere yönelttiler. O gün, gecenin
geç saatlerine kadar çarpıştılar. Ne Resûlullah ve ne de Müslümanlar,
yerlerinden ayrılma imkân ve fırsatını bulamadılar.”
Çarpışma öylesine şiddetli devam ediyordu ki, Resûli Kibriya Efendimiz,
o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını bile vaktinde kılma
imkân ve fırsatını bulamadı. Zâtına eziyet ve hakaret edenlere bile beddua
etmeyen Kâinatın Efendisi, namazlarını kazaya bıraktırdıklarından
dolayı, onlara, “Onlar nasıl, güneş batıncaya kadar uğraştırıp, bizi
namazımızdan alıkoydularsa, Allah da onların evlerine, karınlarına ve
kabirlerine ateş doldursun!” diyerek beddua etti; daha sonra, o günün
öğle, ikindi ve akşam namazlarını ashabıyla birlikte kaza etti.

NUAYM B. MES’UD’UN BÜYÜK HİZMETİ
Her iki taraf da, açlık, yorgunluk, soğuk ve netice alamamaktan gelen
sıkıntıdan bunalmıştı.Bu sırada, henüz yeni Müslüman olmuş, fakat Müslüman olduğundan ne müşriklerin ve ne de kavmi olan Gatafanların haberi bulunmayan
Nuaym b. Mes’ud, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İslâm’a
kavuşmuş olmanın şükrünü, Müslümanlara bir hizmette bulunmakla îfa
etmek istiyordu. Şu teklifte bulundu: “Yâ Resûlallah!.. Ben Müslüman
oldum. Kavmim olan Gatafanların bundan haberleri yok. Emret, istediğini yapayım!”
Peygamber Efendimiz, “Sen tek bir kişisin. Cesaretinle ne yapabilirsin
ki?.. Mamafih, yalnız başına da bir iş görebilirsin: Elinden gelirse, bizi
muhasara altına almış bulunan kavimlerin arasına gir de, onları
birbirinden ayırmaya çalış! Çünkü harb, hilelerden ibarettir!”buyurdu.
Hz. Nuaym, kendisinden istenen hizmeti kavramıştı.
“Evet, yâ Resûlallah!.. Bu işi yapabilirim! Fakat, gerektiğinde gerçeğe
aykırı bir şeyler söylememe izin vermelisin!” dedi.
Peygamber Efendimiz, “İstediğini söyle! Sana helâldir!” diyerek ona ruhsat verdi.
Hz. Nuaym, Kurayza Oğulları Yurdunda
Hz. Nuaym, derhâl yola koyuldu. Önce, Kurayza Oğullarının yanına
vardı. Şüphelerini davet edici en ufak bir harekette bulunmadan şöyle konuştu:
“Şu adamın (Hz. Peygamber’in) işi, şüphesiz, bir belâdır. Kaynuka ve
Nadir Oğullarına yaptığını da gördünüz. Kureyşliler ve Gatafanlar,
Muhammed ve ashabıyla savaşmak için buraya gelmiş bulunuyorlar. Siz
de onlara yardımcı oldunuz. Hâlbuki, onların yurtlan, malları, mülkleri,
çoluk çocukları sizin gibi burada değildir. Onlar, fırsat ve imkân bulurlarsa,
onları mağlûb eder, ganimetleri toplarlar; mağlûb olurlarsa,
buradan savuşur, giderler. Sizi ise, bu adamla baş başa bırakırlar. Sizde
ise, ona karşı koyacak güç ve kuvvet yoktur. Siz Kureyşlilerden
bazılarını rehin almadıkça, asla onların yanında Muhammed’e karşı
savaşmayın. Rehineler yanınızda bulunursa, kolay kolay sizi terk edip
gidemezler.” Benî Kurayza Yahudileri, bu tavsiyeyi pek uygun buldular; üstelik,
kendilerini îkaz ettiği için Hz. Nuaym’a teşekkür bile ettiler.
Yanlarından ayrılırken Hz. Nuaym, “Sakın anlattıklarımı kimseye
söylemeyin; gizli tutun!” demeyi de ihmâl etmedi. Onlar da gizli tutacaklarına
dair söz verdiler.
Hz. Nuaym, Kureyşliler Arasında
Benî Kurayza’nın yanından ayrılan Hz. Nuaym, doğruca Kureyş
müşriklerinin yanına vardı ve, “Sizi ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz!
Muhammed’den ayrı olduğum da malûmunuz. Öğrendiğim bir şeyi size
söylemek zorundayım. Ama sır olarak saklayacağınıza yemin edin!” dedi.
“Yemin ederiz!” dediler. Hz. Nuaym, “Haberiniz olsun ki,” dedi, “Kurayza Oğulları,
Muhammed’le ittifaklarını bozduklarına pişman olmuşlardır. Aralarının
tekrar düzelmesi için, ileri gelenlerinizden birçok kimseyi sizden rehin
isteyeceklermiş ve Muhammed’le tekrar barışmak için onların boyunlarını
vuracaklarmış. Bununla birlikte Nadir Oğullarının da tekrar
yurtlarına dönmelerine müsaade alacaklarmış! Şayet, Kurayza Oğullan,
ileri gelen adamlarınızı rehin almak için size bir haber gönderirlerse,
sakın ha eşrafınızdan bir tek kimseyi dahi göndermeyiniz!”
Hz. Nuaym, Gatafanlar Arasında
Hz. Nuaym, bundan sonra kendi kabilesi olan Gatafanların yanına vardı.
“Ey Gatafan topluluğu!.. Sizler, benim kabîlemsiniz, bana en sevgili
olan kimselersiniz.” diye söze başladıktan sonra şöyle
konuştu:”Yahudilerin, sizlerle yapmış oldukları anlaşmayı bozduklarını
ve Muhammed’le anlaşmak üzere olduklarını öğrendim. Benî Nadir’i
Medine’ye kabul etme karşılığında, Benî Kurayzalar, onunla sulh edeceklermiş!”
Hz. Nuaym, böylece, kendi kabilesini de söylediklerine inandırmayı başardı.
Taktik, Müsbet Netice Veriyor
Hz. Nuaym’ın taktiği müsbet neticesini vermeye başladı.
Plân gereği, Benî Kurayza Yahudileri, müşriklerin ileri gelenlerinden
rehin almak üzere 70 kişi istediler; onlar ise, bunu yine Hz. Nuaym’ın
tâlimi üzere reddettiler. Haliyle, bu durum aralarını açtı. Her iki taraf da,
“Demek, Nuaym’ın söyledikleri doğruymuş!” diyerek aralarındaki
münâsebetleri kestiler. Benî Kurayzalar, aynı şekilde Gatafanlardan da rehine istediler. Onlar da reddedince, plân başarıyla neticelenmiş oldu.

SON ÇARPIŞMA VE ALLAH’IN NUSRETİ!
Müşrik ordusu son defa, var gücü ve bütün şiddeti ile hendeğin her
tarafından hücuma geçti. Çarpışmalar çok şiddetli oluyordu. Karşılıklı
ok ve taş atışlarıyla taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istiyorlardı.
Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nâzik anda, Resûli Kibriya
Efendimiz, ridâsını üzerinden yere atıp, ellerini Kadîri Mutlak’a açarak
şöyle dua ediyordu: “Ey Kitab’ı (Kur’ân’ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allah’ım!.. Şu kabileleri de hezimete uğrat; sars
onları Allah’ım!.. Onlara karşı bize yardım et! Allah’ım!.. Sen, bu bir avuç
Müslümanın helakini dilersen, artık sana ibâdet edecek kim kalır?”
O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış,
taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrail
(a.s.), Peygamber Efendimize geldi ve düşman ordusunun estirilen bir
rüzgârla perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Resüli Ekrem, iki
dizi üzerine çöktü, ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Cenâbı Hakk’a,
“Bana ve ashabıma merhametinden dolayı, Sana hadsiz şükür ve hamd
olsun Allah’ım!..” diyerek şükrünü takdim etti.
Müşrikler Perişan Oluyor! Cumartesi gecesi idi.
Geceyle birlikte, müşrik ordusunun bulunduğu sahada dondurucu bir
rüzgâr gürlemeye başladı. Bu, en soğuk kış gecelerinde esen bir dondurucu
rüzgârdı. Müşriklerin gözleri toz ve toprakla doldu. Kab kaçaklar uçuşuyor, çadırlar sökülüyor, atlar develer birbirine karışıyor, gözler birbirini göremiyordu.
Düşmanı artık müthiş bir korku ve panik havası sarmıştı.
Şaşırmışlardı. Bozgun evvelâ Kureyş müşrikleri cephesinde başladı.
Askerlerden önce, Komutan Ebû Süfyan devesine atladı ve, “Hemen göç
ediniz; işte, ben gidiyorum!” diyerek Mekke’ye doğru yola koyuldu.
Kureyş ileri gelenleri kendisini kınamasalardı, belki de tek başına doludizgin
orduyu terk edip gidecekti. Kavminin ileri gelenlerinin ayıplamasına
uğrayan Ebû Süfyan, tek başına gitmekten vazgeçti ve geri
döndü. Ne var ki, artık orduda bozgun havası başlamıştı ve durdurulacak
gibi değildi. Askeri toparlamak için gösterilen gayretler neticesiz
kaldı. Sür’atle toparlanıp Mekke yolunu tutmaktan başka yapabilecekleri
hiçbir şey kalmamıştı; öyle yaptılar.
Sâdece takib edilmekten korktuklarından, henüz o sırada müşrikler
safında Müslümanlara karşı savaşan Amr b. Âs ve Hâlid b. Velid, 200
kişilik bir süvari birliğiyle geride kaldılar.
Kureyş müşrikleri gerisin geri kaçınca, kendileriyle irtifak etmiş bulunan
diğer kabileler de ordugâhtan ayrılıp yurtlarına döndüler.
Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara yapılan bu İlâhî yardımdan
Kur’ânı Kerîm’de şöyle bahsedilir:
“Ey îman edenler!.. Allah’ın üzerinizdeki nîmetlerini hatırlayın: O
zamanda—ki, size düşman orduları saldırmıştı—da size onlara karşı bir
rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) göndermiştik. Allah, ne
işlerseniz hepsini hakkıyla görendir.”
Resûli Ekrem ‘in Cenâbı Hakk ‘a Şükrü
Düşmanın büyük bir hezimete uğrayıp çekilmekte olduğunu gören
Fahri Âlem Efendimiz, tebessümler arasında, yardımı gönderen Cenâbı
Hakk’a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi:
“Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız bir O vardır. Allah, ordusunu azîz
kıldı; kuluna da yardım etti. Tek başına da Ahzab’a (Arap kabilelerine) galebe etti!”
Müşrik ordusunun hiçbir müsbet netice alamadan eli boş döndüklerini,
Kur’ânı Kerîm bize şöyle haber verir:
“Allah (Hendek Savaşındaki) o kâfirleri, hiçbir zafere erdirmeden
öfkeleriyle geri çevirdi. Böylece Allah, savaş yükünü mü’minlerden
kaldırdı. Allah, Kâvî’dir [her şeye gücü yeter], Azîz’dir [her şeye galibtir].”
Fetih Mescidi
ZAFER, MÜSLÜMANLARIN!
Bir ay kadar süren çetin bir çarpışma ve muhasara, böylece, Allah’ın
yardımıyla sona ermişti. Düşmanlar perişan edilirken, Müslümanlara da
rahat bir nefes alma imkânı doğmuştu. Küffâr ordusunun bu dönüşü,
artık bütün dönüşlerin başlangıcı sayılacaktı. Bundan böyle Müslümanlar
üzerine yürüme cesaretini kendilerinde bulamayacaklardı. Zîra,
Bedir, Uhud ve işte Hendek gibi üç büyük savaşta mü’minlerin ne derece
kuvvetli olduklarını ve onları bundan böyle mağlûb etmenin kolay olmayacağını
anlamış oluyorlardı. Gerisin geri dönen müşrik ordusunda hâkim hava, ye’s, keder ve
üzüntü iken mü’minler arasında ise tam bir bayram havası vardı. Herkes
memnun ve mesrurdu. Bunca yorucu çalışma, sebat ve cesaret ile çarpışmanın
neticesini böylesine güzel bir surette elde etmekle, gönül huzuru
içinde Rablerine, hamd ve şükrediyorlardı. Hz. Resûlullah’ın şu müjdesi
ise, sevinçlerini kat kat artırıyordu: “Bundan sonra biz gidip onlarla çarpışacağız; artık onlar, gelip bizimle çalışamayacaklardır!”
Resûli Ekrem’le birlikte mücâhidler bayram havası içinde, hendekten şehre döndüler.
Şehid ve Ölü Sayısı
Bu muharebede mücâhidler yedi şehid vermişlerdi; kâfirlerden ise
dört ölü vardı. Şehid olan sahabîlerin hepsi de Ensâr’dandı.

Beni Kurayza Gazası
(Hicret in 5. senesi. Milâdî 627)
Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamber Efendimizle olan anlaşmalarına
göre, Hendek Muharebesinde düşman tarafından sarılan
Medine’yi Müslümanlarla el ele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu.
Fakat, bunu yapmadılar; üstelik, anlaşma hükümlerini hiçe
sayarak, harbin en nâzik safhasında müşriklerle iş birliğine giriştiler;
Peygamber Efendimizin tahkik ve sulh için gönderdiği heyete hakarette
bulundular ve, “Resûlullah da kim oluyormuş? Muhammed’le aramızda
ne ahit vardır, ne de akd!..” dediler; hattâ, daha da ileri giderek, Peygamber
Efendimiz için küstahça ağır sözler bile sarfettiler.Bununla da
yetinmediler: Medine üzerine baskınlar düzenleyerek, Müslüman aile ve
çocukları kılıçtan geçirme teşebbüsüne kalkıştılar. Bu hareketleriyle,
Müslümanları, harb endişesinden daha büyük bir telâş ve endişeye
düşürdüler. Bu, Peygamber Efendimizin kendilerine lûtufkâr davranmasına
karşı açık bir nankörlük ve hıyanetti.Hendek Muharebesinde 10 bini bulan düşman ordusu, büyük bir hezimete uğrayarak geri çekilmişti. Harbte müşrikler yanında yer alan
Kurayza Oğulları da, hayâl kırıklığı içinde, Medine’ye iki saatlik
mesafede bulunan sağlam kalelerine çekilmişlerdi.Giriştikleri haince
hareketin farkında idiler. Bu sebeple, Resûli Ekrem’in her an üzerlerine
yürümesinden endişe duyup korkuyorlardı!
Hz. Cebrail ‘in Getirdiği Emir
Nitekim, Müslümanlar, Medine’ye henüz yeni dönmüşlerdi ki Cebrail
(a.s.), Resûli Ekrem’e şu emri getirdi: “Yâ Muhammedi.. Yüce Allah, sana, Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor!”
Resûli Ekrem Efendimiz, silâhını yeni çıkarmış, temizliğini henüz
bitirmişti. Derhâl Hz. Bilâl’ı çağırtarak, bütün Müslümanlara şunu nida etmesini emretti:
‘”İşiten ve Allah’ın emrine itaat edenler, ikindi namazını Benî Kurayza yurdunda kılsın!”
Bu daveti duyan Müslümanlar bir anda toplandılar.
Peygamber Efendimiz, sancağı Hz. Ali’ye teslim ederek ordudan önce
onu yola çıkardı; Abdullah b. Ümmü Mektum’u ise, Medine’de yerine
imam bıraktı. İslâm Ordusu üç bin kişiden ibaretti. İçlerinde 36 süvari vardı. Ordu,
Resûlullah’la olan anlaşmasını en nâzik bir zamanda bozan, vatana
hıyanet eden, düşmanla iş birliğine girişen Benî Kurayza Yahudîlerine
hakettikleri cezayı vermek üzere yola çıkıyordu.

Hz. Ali ‘nin Benî Kurayza Yurduna Varması
Ordudan önce yola çıkarılmış olan Hz. Ali, Kurayza Oğulları kalelerine
yaklaşarak, sancağı kalenin dibine bıraktı. Bu esnada Yahudilerden
bazı nahoş sözler duydu. Kurayza Oğulları,Peygamber Efendimiz
hakkında ağır lâflar ediyorlar, ileri geri küstahça konuşuyorlardı. Bu
davranışlarıyla, giriştikleri hainlikten pişmanlık duymadıklarını açık
açık belli ediyorlardı. Hz. Ali, sancağı bir başka sahabîye teslim ederek geri döndü. Yolda
Peygamber Efendimizi karşıladı. Onun bu sözleri işitip de üzülmesini
istemiyordu: “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Şu şirret adamların yakınına kadar varmasan
olmaz mı?” Resûli Ekrem, “Neden?..” diye sordu.
Hz. Ali, Yahudilerden işittiği nahoş sözleri tekrarlamaktan utanıp sustu.
Peygamber Efendimiz, “Herhalde, sen onlardan, beni üzecek birtakım
sözler işitmişsindir.” deyince, Hz. Ali, “Evet yâ Resûlallah… ” diye
karşılık verdi. O zaman Peygamber Efendimiz, şöyle buyurdu:
“Musa Peygamber, bundan daha ağırıyla karşılaşmış, daha çok
üzülmüştü! Git! O Allah düşmanları, beni görecek olurlarsa, söylemiş
oldukları çirkin sözlerden hiçbirini söyleyemeyeceklerdir!”
Peygamberimizin, Benî Kurayza Yahudîleriyle Konuşması
Resûli Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle Benî Kurayza Yahudîlerinin
kalelerinin dibine kadar vardı; oradan Yahudî ileri gelenlerinin isimlerini
birer birer zikrederek onlara, “Ey Allah’ın gazabına uğrayarak maymuna
çevrilmiş olanların kardeşleri!.. Allah sizi hor, hakir kıldı mı ve belâsını,
cezasını üzerinize indirdi mi? Demek ki siz, bana kötü söz söylediniz! Öyle mi?” diye seslendi. Yahudî ileri gelenleri, süt dökmüş kediye dönmüşlerdi.”Yâ Ebâ’lKasım! Sen, sözünü bilmezlerden değildin! Musa’ya indirilmiş olan
Tevrat’a yemin ederiz ki, biz sana hiçbir kötü lâf sarfetmedik.” diyerek
söylediklerini inkâr ettiler.
BENÎ KURAYZALARIN MUHASARAYA ALINMASI
Benî Kurayza Yahudileri, cürüm üzerine cürüm işlediler; Peygamber
Efendimiz ve mücâhidleri iyi bir şekilde karşılamak yerine, onlar
hakkında ileri geri konuştular, söylenmeyecek lâflar ettiler. Bu, onların
teslim olmayıp mukavemet edeceklerinin ifadesiydi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, önce mücâhidlere onları oka
tutmalarını emretti. Mücâhidler, onlara ok yağdırmaya başladılar.
Kurayza Oğulları da kalelerinden Müslümanların üzerine en şiddetli bir
şekilde ok yağdırıyorlardı. Böylece, Kurayza Oğulları muhasara altına alınmış oluyorlardı.
Münafıkların, Benî Kurayzalara Cesaret Vermesi
Görünüşte Hz. Resûlullah’ın ve Müslümanların yanında bulunan,
hakikatte ise dâima İslâm düşmanlarıyla gizliden gizliye iş birliği yapan
münafıklar, muhasara esnasında Kurayza Oğullarına da gizlice şu haberi gönderdiler:
“Sizler teslim olmayınız! ‘Medine’den çıkıp gidin.’ deseler de çıkıp gitmeyiniz!
Onların istediklerini kabul etmeyip çarpışmayı sürdürürseniz,
biz size hem canımız, hem silâhlarımızla yardıma söz veriyoruz.”
Haliyle, gizlice gelen bu haber, Kurayza Oğullarına bir cesaret verdi.
Karşı koymaya devam ettiler.

MUHASARADAN SIKILIP BARIŞ İSTEMELERİ
Peygamber Efendimiz, her şeye rağmen muhasarayı kaldırmıyordu;
Müslümanları da cihada ve sıkıntılara katlanmaya teşvik edici konuşmalar yapıyordu.
Benî Kurayzalar, muhasaranın uzadığını görünce, sıkılmaya
başladılar. Münafıklardan da herhangi bir yardım gelmeyince, bütün
bütün maneviyatları sarsıldı. Büyük bir korkuya kapıldılar. Bunun üzerine, görüşme isteğinde bulundular. Resûli Ekrem Efendimiz isteklerini kabul etti. Peygamber Efendimizle görüşmek ve konuşmak üzere içlerinden Nabbaş b. Kays’ı gönderdiler.
Nabbaş, “Yâ Muhammedi..” dedi, “Benî Nadir Yahudilerinin teslim oldukları gibi kanımızı dökme; mal ve silâhlar senin olsun! Kadınlarımız ve çocuklarımızı alıp memleketinden çıkıp gidelim. Her cins silâh hâriç olmak üzere, her aile için bir devenin taşıyabileceği gerekli eşyayı götürmemize müsaade et!” Peygamber Efendimiz, “Hayır!.. Bu teklifi kabul edemem!” buyurdu. Bunun üzerine Nabbaş, ikinci teklifi yaptı: “Öyle ise, kanımızı bize bağışla. Sâdece kadınlarımızı ve çocuklarımızı alıp gidelim. Malları olduğu gibi bırakalım!” Peygamber Efendimiz, “Hayır!..” dedi, “Kayıtsız şartsız, benim hükmüme itaat edip teslim olmaktan başka hiçbir çâreniz yoktur!” Nabbaş, me’yus ve perişan bir hâlde, kavminin yanına döndü. Olup bitenleri olduğu gibi anlattı.
Ka ‘b b. Esed ‘in Teklifleri
Ka’b b. Esed, onların reislerinden biri idi. Bütün bu olup bitenlerden
sonra durumu açık seçik anlamıştı: “Ey Yahudi topluluğu!..” dedi, “Görüyorsunuz ki, bir felâketle karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Size, üç ayrı teklifim olacak. Onlardan istediğinizi kabul edebilirsiniz.”
Benî Kurayzalar, merakla, “Nedir o tekliflerin?..” diye sordular.
Ka’b tekliflerini sıralamaya başladı:
“Birinci teklifim: Şu adama tâbi olalım ve onun peygamberliğini kabul edelim!
“Vallahi, onun Allah tarafından gönderilmiş kitabımızda sıfatlarını
yazılı bulduğumuz peygamber olduğu sizce de malûm olmuştur! Ona îman
edecek olursanız, kanlarınız, mallarınız, çoluk çocuğunuz kurtulmuş olur!
“Ona tâbi olmayışımızın tek sebebi, Araplara karşı duyduğumuz
kıskançlık ve onun İsrail Oğullarından gelen bir peygamber olmayışıdır!
Hâlbuki, bu, Allah’ın bileceği bir iştir!
“İbni Hıraş’ın yanınıza geldiği zaman size söylediği şeyleri hatırlamıyor
musunuz? O, ‘Ben, Şam gibi her türlü yiyeceği, içeceği bol olan bir
yeri terk edip su kırbası, hurma ve arpadan başka bir şeyi bulunmayan
bir yere geldim.’ demişti. ‘Bununla neyi kastetmek istiyorsun?’ diye sorulunca
da, o, ‘Mekke’den bir peygamber çıkacaktır. O zaman sağ
olursam ona tâbi olur ve ona yardım ederim. Eğer benden sonra gelirse,
ona karşı hile ve aldatma yoluna başvurmaktan sakınınız! Ona tâbi olup
dostları ve yardımcıları olunuz.’ dememiş miydi?”
Benî Kurayza Yahudileri, “Hayır… ” dediler, “Biz, bizden başkasına
tâbi olmayız! Biz, kitap sahibi bir cemaatiz!”
Kâ’b, bu teklife kimsenin yanaşmadığını görünce, ikinci teklifini yaptı:
“O hâlde, size ikinci teklifim şudur: Geliniz, çocuklarımızı ve kadınlarımızı
öldürelim! Tâ ki, arkamızda herhangi bir ağırlık kalmış olmasın.
Sonra da kılıçlarımızı sıyırıp Muhammed’le ashabının üzerine yürüyelim!
Allah, onunla aramızda kesin hükmünü verinceye kadar çarpışmaya
devam edelim. Ölürsek, zâten arkamızda bıraktığımız bir nesil yok; şayet
galib gelirsek, yeniden evlenir, evlâdlar yetiştiririz!” Kurayza Oğullan, bu teklifi de uygun görmediler. O zaman Ka’b, üçüncü teklifini arzetti.
“Size üçüncü teklifim şudur: Bu gece Sebt (Cumartesi) gecesidir.Bu
gece, Muhamnned ve ashabı, bizim kendilerine karşı herhangi bir
harekette bulunmayacağımızdan emin ve gafil bulunabilirler. O hâlde
hemen kalelerimizden aşağı inelim. Onları ansızın vurabiliriz!”
Kurayza Oğullan, bu teklife de şu cevabı verdiler:
“Biz, Sebt günü çalışma yasağını nasıl bozabiliriz? Bizden önce, Sebt (Cumartesi) gününe hürmetsizliklerinden dolayı maymun ve domuzlara çevrilen belli kimselerden başka, hiç kimsenin ihdas etmediği bir şeyi biz nasıl ihdas edebiliriz?”
Kâ’b’ın bütün bunlardan sonra son sözleri şunlar oldu:
“İçinizden hiç kimse, doğduğundan şu âna kadar, bir gece bile tedbirli
ve doğru görüşlü olarak gününü geçirmemiştir!”384
Aralarında bundan sonra bir kargaşalık başladı: Birbirlerine ileri geri
lâflar sarfettiler. Bir taraftan da kadınlar ve çocuklar ağlaşip duruyorlardı.
Buna dayanamadılar. Yaptıklarından son derece pişman oldular.

SA’YE OĞULLARI ESİD’LE SALEBE’NİN MÜSLÜMAN OLMALARI
Bu sırada iki kardeş olan Salebe ile Esid b. Sa’ye, ortaya çıkıp, Kurayza
Oğullarına nasihatte bulundular. “Ey Kurayza Oğulları!.. Vallahi, siz
gayet iyi biliyorsunuz ki Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onun vasıflarını
bize hem kendi âlimlerimiz, hem de Benî Nadir âlimleri
söylemişlerdir. Onlardan biri, hepimizin çok sevdiği İbni Heyyiban’dı.
O, öleceği sırada, bu peygamberin sıfatlarını bize haber vermişti.” dediler.
Benî Kurayza Yahudileri, “Hayır!.. Bu, o gelecek peygamber değildir!”
diyerek hakkı bile bile inkâr ettiler. Fakat, Sa’ye Oğulları, söylediklerinden vazgeçmediler. Bu inançlarını pervasızca tekrarladılar.
“Vallahi,” dediler, “bu gelecek olan o peygamberin sıfatındandır!
Allah’tan korkunuz da, ona îman ediniz!'”
Kurayza Oğulları, kıskançlıklarının esiri olmuşlardı. Peygamber
Efendimizin nübüvvetini tasdik etmeye niyetli görünmüyorlardı.
Bunun üzerine, iki delikanlı olan Salebe ve Esid’le amcalarının oğlu
olan Esed b. Ubeyd, kaleden inip, Müslüman oldular.386
İbni Heyyiban, Şamlı bir Yahudî idi. Âlimdi. İslâm’ın gelişinden iki yıl
önce Benî Nadir Yahudîlerine gelip misafir olmuştu. Aralarında bir
müddet yaşadıktan sonra ölüm döşeğine düşmüştü. Vefat edeceğini anlayınca,
“Ey Yahudî cemaati!.. Ben, buraya ne için geldim, bilir misiniz?” diye sormuştu.
Yahudiler, “Sen, daha iyi bilirsin!” demişlerdi.
Bunun üzerine İbni Heyyiban, geliş maksadını şöyle anlatmıştı:
“Ben, bu memlekete, sâdece gelme zamanı çok yaklamış bulunan ve
buraya hicret edecek olan o peygamberi görmeye geldim! Umarım ki, o
çok yakında gelecek ve ben de ona tâbi olacağım. Ey Yahudî cemaati!..
Ona tâbi olmakta herkesten önce davranmalısınız.”
Ölüm döşeğinde Peygamber Efendimizin geleceğini müjdeleyen İbni
Heyyiban, umduğuna erme imkânı bulamadan orada hayata gözlerini yummuştu.

HAKEM TÂYİN EDİLMESİ
Benî Kurayza Yahudileri, 25 gece süren muhasaradan sonra, başka
çâre kalmadığını anlayarak, teslim olmayı kabul ettiler. Haklarında
hüküm vermek üzere de Peygamber Efendimizden bir hakem tâyin
edilmesini istediler. Resûli Ekrem, “Ashabımdan istediğinizi hakem seçiniz!” buyurdu.
Kurayza Oğullan, “Biz, Sa’d b. Muaz’ın vereceği hükme göre teslim oluruz.” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Pekâlâ!.. Sa’d b. Muaz’ın hükmüne göre teslim
olunuz.” buyurdu. Hendek Muharebesinde yaralanan Hz. Sa’d b. Muaz, o sırada tedavisine bakılması için, Mescidi Nebevî’de kurulan bir çadırda bulunuyordu.
Evsli Müslümanlar, onu alıp Hz. Resûlullah’ın huzuruna getirdiler.
Efendimiz, “Ey Sa’d!.. Bunlar, senin hükmüne göre teslim olmayı kabul
ettiler. Haydi, onlar hakkındaki hükmünü bana açıkla!” buyurdu.
Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Ben iyi biliyorum ki, Allah, sana, onlara
yapacağın muamele hakkında bir emir vermiştir. Sen, Allah’ın sana
emrettiğini yap!” Peygamber Efendimiz, “Evet, öyledir! Fakat, sen de onlar hakkındaki
hükmünü bana açıkla!” dedi. Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah!.. Onlar hakkında, Allah’ın hükmüne uygun hüküm veremem, diye korkuyorum!” diye cevap verdi.Peygamber
Efendimiz ısrar etti: “Sen, onlar hakkında hükmünü ver!”
Benî Kurayza Yahudileri, eskiden beri Evslilerin müttefikleri idiler. Bu
sebeple, Hz. Sa’d, onlardan söz almak istedi.
“Kurayza Oğulları hakkında vereceğim hükmü kabul edeceğinize dair
bana Allah’ın ahd ve misakı ile söz veriyor musunuz?” diye sordu.
Evsliler, “Evet, söz veriyoruz!” dediler. Hz. Sa’d’ın, hakem olması hasebiyle, Peygamber Efendimizden de bu hususu sorması gerekiyordu. O sırada Peygamber Efendimiz, bazı
sahabîlerle bir tarafta oturuyordu. Hz. Sa’d, Efendimize olan derin hürmetinden
dolayı, bizzat ismini zikredip sormaktan haya duydu. Yüzünü
başka tarafa çevirerek, “Şurada bulunan zât da bu yolda vereceğim hükmü
kabul buyuracağına dair bana, Allah’ın ahd ve misakı ile sizin gibi
söz veriyor mu?” diye gaib sigasıyla sordu.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Evet… ” diye cevap verdi.
Bundan sonra Hz. Sa’d’ın emri üzerine, Kurayza Oğullan kalelerinden
indiler, silâhlarını bırakıp teslim oldular.

HÜKÜM
Hz. Sa’d b. Muaz, bütün bunlardan sonra hükmünü şöyle açıkladi:
“Ben, onlar hakkında bulûğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına,
malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla
kadınların ise esir alınmasına hükmettim!”
Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir
ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde
verdiği hükmüne uygun hüküm verdin!” buyurdu.
Hakikaten de, Hz. Sa’d b. Muaz’ın Kurayza Oğullan Yahudileri
hakkında verdiği hüküm, Hz. Musa’nın şeriatındaki hükme uygundu.
Tevrat’ta bu hüküm şöyle açıklanmıştır:
“Bir şehre harb için yaklaştığında, onu sulha davet edesin. Ve eğer
sana sulh cevabını verip kapılarını açarsa, içinde bulunan kavmin hepsi
sana haraç verip, hizmet etsinler. Lâkin, eğer, seninle musalaha etmeyip
harb ederse, onu muhasara edesin. Ve, Allah’ın (Rab), onu senin eline teslim ettikte erkeklerin hepsini kılıçtan geçiresin! Amma, kadınlar ile çocukları ve hayvanları ve bütün ganîmeti, yâni o şehirde bulunanların hepsini yağma edip Allah’ın (Rabbin) sana verdiği düşmanlarının ganimetlerini yiyesin.”
Benî Kurayza Yahudîleri, Tevrat’ın bu hükmüne uygun olarak
kendilerine verilen cezaya bilmecburiye rıza gösterdiler.
Peygamber Efendimizin emriyle, bulûğ çağına ermiş erkeklerin elleri
bağlandı. Bütün eşyaları bir araya toplandı. Eli bağlı erkekler, mallar ve
davarlar Medine’ye getirildi. Ganimetler bir eve kondu. Davarlar ise, etrafa yayılmaya bırakıldı. Daha sonra ganimetlerin beşte biri “Beytû’lMâl”e, yâni devlet hazinesine tahsis olundu. Kalanı mücâhidler arasında pay edildi.
Verilen hüküm gereği erkeklerin boyunları vuruldu. Muhasara
sırasında kaleden aşağı taş bırakarak bir sahabînin şehid olmasına sebep
olan Nübate adındaki bir kadına da kısas uygulandı. Bu arada birkaç kişi de affa uğradı. Bunlar, daha önce Müslümanlara bazı iyiliklerde bulunmuşlardı. İyilik gören sahabîler, onların affını isteyince, Resûli Ekrem de onları affetti.
Böylece, Medine’nin etrafı, muzır unsurlardan temizlenmiş oluyordu.
Hz. Resûlullah ve Müslümanlar, bu hâdiseden sonra uzun müddet
huzur ve sükûn içinde yaşadılar ve harbsiz bir devir geçirdiler.

Hicretin 5. Senesinin Diger Mühim Bazı Hadiseleri
Müzeynelerin Müslüman Olmaları
Medine yakınlarında ikamet etmekte olan Müzeyne Kabilesinden 10
kişilik bir heyet, Medine’ye gelerek, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurunda
Müslüman oldu.Heyetin başında Huzaî b. Abd-i Nühm bulunuyordu.
Huzaî, Müslüman olup Peygamber Efendimize bîat edince, yurduna
döndü ve kavmini Müslüman olmaya davet etti. Müzeyneler, “Biz senin,
sözüne itaat ederiz.” diyerek Müslüman oldular ve Medine’ye bir heyet
gönderdiler. Hicret’in 5. yılı Receb ayında Müzeynelerin Mudar kolundan Müslüman
olmak üzere Medine’ye gelenlerin sayısı 400’dü. Resûl-i Ekrem
Efendimiz, onları yurtlarında ikamet etmelerine rağmen Muhacirler
sınıfından saydı ve, “Siz nerede olursanız olunuz, Muhacirsiniz.
Muhacirlik şerefini hakettiniz. Mallarınızın başına dönünüz.” buyurdu.
Bu emir üzerine, Müzeyneler yurtlarına döndüler.
Selman-ı Fârisî ‘nin Kölelikten Kurtarılması Selman-ı Fârisî Hazretleri,
daha önce Yahudilerin kölesi idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün kendisini çağırarak, “Ey Selman!.. Kendini kölelikten kurtarmak için, efendinle pazarlık yaparak anlaş.”
dedi. Hz. Selman, efendisine durumu arzedince, o, “Üç yüz hurma fidanını
diker ve ayrıca 40 ukiyye [bin 600 dirhem] altın verirsen âzad ederim.”
dedi.Bunun üzerine Hz. Selman, Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına gelip
durumunu arzetti.Peygamber Efendimiz, ashabına, “Kardeşinize yardım ediniz.”
buyurdu.Bu emir üzerine sahabîler, bir anda kendi aralarında gerekli olan 300
hurma fidanını topladılar.Hurma fidanları toplanınca Peygamber Efendimiz, “Ey Selman!.. Gitde şu fidanlar için çukurlar kaz! Bitirince de gelip bana haber ver. Ben
onları kendi elimle dikeyim!” diye ferman etti. Sahabîlerin de yardımıyla Hz. Selman çukurları kazıp bitirince, Efendimize haber verdi.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, bizzat mübarek eliyle, biri müstesna, diğer
bütün hurma fidanlarını dikti. O sene zarfında Efendimizin diktiği bütün
fidanlar hurma verdi. Yalnız, başkasının diktiği bir tek fidan hurma
vermedi. Peygamber Efendimiz onu da çıkardı, yeniden dikti; o da meyve verdi.
Böylece, Hz. Selman, Benî Kurayza Yahudîlerinden olan e-fendisine
hurma ağaçlan borcunu ödemiş oldu. Hurma ağacı borcunu ödeyen Hz. Selman’ın sâdece altın borcu kalmıştı. Bunu da bizzat Hz. Selman şöyle anlatır:”Resûlullah (s.a.v.), gazaların birinden tavuk yumurtası kadar bir altın külçesi getirmişti. Beni huzuruna
çağırttı ve, ‘Ey Selman!.. Bunu al, borcunu öde.’ buyurdu.
“Ben, ‘Yâ Resûlallah… ‘ dedim, ‘Bu kadarcık altın parçasıyla borcum ödenmez ki!..’
“Külçeyi eline alıp tükürüğünü sürdü ve, ‘Al bunu!.. Allah, senin borcunu
bununla ödeyecektir!’ buyurdu. “Bunun üzerine ondan alacaklıya tartıp tartıp verdim. Borcum olan 40 ukiyyeyi [bin 600 dirhem] verdikten sonra, o tavuk yumurtası kadar olan
altın parçası eskisi gibi bana kaldı!”
Ensâr ‘dan Sa ‘d b. Muaz Hazretlerinin Vefatı
Sa’d b. Muaz Hazretleri, Ensâr’ın en üstün fazilete sahip şahsiyetlerinden biri idi.
Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle
Medine’ye Kur’ân öğretmek üzere geldiği zaman Müslüman olmuştu.
Müslüman olduğunu duyan Abdû’l-Eşhel Oğullarından kadın erkek
hepsi de o gün Müslüman olmuşlardı. Bu kahraman ve fedakâr sahabî, Hendek Harbinde kolundan bir okla vurulmuş, kolunun damarı kesilmişti. Yarası ağır ve ızdırap verici idi.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu kahraman sahabî yaralandığı zaman,
ona, Allah rızası için yaralıların tedavisiyle meşgul olan Ensâr kadınlarından
Rüfeyde adındaki hâtûnun çadırında yer ayırtmıştı.Kurayza
Oğullan hakkında hüküm vermesinden kısa bir müddet sonra bu ağır
yarası tekrar deşildi ve çok geçmeden de Hicret’in 5. yılında 37 yaşında
şehiden vefat etti. Resûl-i Kibriya Efendimiz ve Müslümanlar, vefatından son derece
müteessir oldular. Peygamber Efendimiz, “Sa’d b. Muaz’ın vefatıyla Arş-ı
Âlâ titredi ve cenazesinde 70 bin melek hazır bulundu!” buyurdu.
Cenaze namazını da bizzat kendileri kıldırdı.
Muğire b. Şu ‘be nin Müslüman Olması
Muğire b. Şu’be, dört Arap dahîsinden biri idi. Belli ve büyük meseleleri
halletmede son derece mahirdi. İri yarı ve heybetli bir zâttı.
Hendek Savaşı yılında Müslüman oldu ve Muhacir olarak Medine’ye geldi.

Medine ‘de Zelzele ve Ay Tutulması
Hicret’in 5. yılında Medine’de zelzele oldu.
Resûl-i Kibriya Efendimiz bunun üzerine, “Rabbiniz, sizi, razı olacağı
duruma döndürmek istiyordur. O hâlde siz de, O’nun rızasını dileyiniz.” buyurdu.
Resûl-i Kibriya Efendimizin bu ifadeleri, yeryüzü ile üzerinde yaşayan
insanların hareketleri arasında münâsebetin bulunduğunu ortaya koyuyor
ve dünyanın hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak
emir altında deprendiğini beyan ediyordu!
Yine Hicret’in 5. yılı Cemaziyelahir ayında ay tutuldu.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, ay tutulması geçinceye kadar, husuf namazı kıldırdı.
Küsuf ve husuf (güneş ve ay tutulması namazı) sünnettir. İki rekâttır.
Rükû ve secdeleri, nafile namazlarda olduğu gibi yapılır. Bu namazlar için ezan ve kamet okunmaz. Ancak husuf namazı için, “es-Selâtü Câmiatün [Namaz için toplanınız].”
diyerek seslenir. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir hitabelerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Şüphesiz ki, güneş ve ay, hiçbir kimsenin ölümü veya doğumu sebebiyle
tutulmazlar. Onlar, Allah’ın kudret ve azametini gösteren alâmetlerden
iki alâmettir! Siz onların tutulduğunu gördüğünüz zaman,
namaza durunuz!'” Câhiliyye devrinde insanlar, “Güneş ve ay, ancak yeryüzü halkının
büyüklerinden bir büyük için tutulur.” bâtıl inancını taşırlardı.
Yukarıdaki mübarek sözleriyle Peygamber Efendimiz, Câhiliyye devri
insanlarının bu bâtıl inançlarını değiştirmiş, güneş ve ay tutulmalarının
Allah’a ibâdet vakti olduğunu beyan buyurmuşlardır. Bu vakitlerde insanların,
boş şeylerle değil, Allah’a ibâdet ve taatle meşgul olmaları gerektiğini ifade etmişlerdir.
Şurası da unutulmamalıdır ki, ibâdet ve duanın sebebi ve neticesi emir
ve Allah’ın rızasıdır, faidesi ise âhirete aittir. Eğer namaz ve ibâdetten
dünyevî bir maksat niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz bâtıl
olur. Bu sebeple, güneş veya ay tutulmaları hâlinde, onların açılması niyetiyle
ve kasdıyla namaz kılınmaz. Belki, güneş ve ayın tutulması
zamanları bu çeşit ibâdetin vakitleri olarak bilinmeli ve sırf Allah’ın rızası
kasdedilerek namaz kılınmalıdır.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.