Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Hicretin 7. Yılı Hükümdarları İslam’a Daveti

3 sene önce
5.185 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

Hicretin 7. Yılı
Efendimizin Hükümdarları İslam’a Daveti
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dini ve daveti umumîdir, hitabı
bütün insanlığadır; diğer peygamberler gibi bir kavme, bir kabileye, bir millete veya bir bölgeye münhasır değildir. Cenâbı Hakk, birçok âyeti kerîmede bu hususu beyan buyurmuştur: “(Resulüm!..) De ki: ‘Ey insanlar!.. Ben, sizin hepinize gelen, Allah’ın Peygamberiyim!” Buna binâen, Peygamber Efendimizin daveti elbette yalnız bazı Arap
kabilelerine, birtakım insanlara ve belli bölgelere münhasır kalamazdı.
B>ütün insanlığa bu îman ve İslâm daveti sesinin duyurulması gerekiyordu.
Bunun için, Hudeybiye Sulhu sonrası, en müsait bir zamandı. Zîra, anlaşma
gereğince 10 yıl harb yapılmaycaktı.
Hicret’in 7. senesi, Muharrem ayı idi.
Peygamber Efendimiz, bir gün Ashabı Kiram’ı toplayarak, “Allah, beni
bütün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslâm’ı yayma hususunda bana
yardımcı olun! Havarilerin Meryem oğlu İsa’ya muhalefetleri gibi, siz de
bana karşı muhalefette bulunmayın!” buyurdu. Sahabîler, “Yâ Resûlallah!.. Havariler, İsa’ya (a.s.) nasıl muhalefet etmişlerdi?” diye sordular.
Resûli Ekrem izah etti: “Benim sizi davet ettiğim vazifeye, o da havarilerini
davet etmişti. Ancak onun yakın yere gönderdiği kimseler,
isteyerek gidip selâmete eriştiler; uzak yere göndermek istedikleri
kimseler ise, gitmekten kaçındılar. İsa (a.s.), bu durumu Allah’a arzetti ve
şikâyette bulundu. Gitmeye üşenenlerin her biri, gönderilecekleri milletlerin
dillerini konuşur oldukları hâlde sabahladılar. İsa (a.s.), onlara,
‘Bu, Allah’ın sizin için kesinleştirdiği ve ehemmiyet verdiği bir iştir.
Haydi, gidiniz!’ demişti; onlar da gitmişlerdi!”
Bunun üzerine sahabîler, “Yâ Resûlallah!..” dediler, “Biz, sana bu
hususta yardımcı olacağız: Bizi arzu ettiğin yere gönder!” dediler.

Kim, Nereye ve Kime Gönderildi?
Bunun üzerine Resûli Kibriya Efendimiz, İslâm’a davet maksadıyla ashabından
Dıhyetû’lKelbî’yi Rum Kayseri* Heraklius’a, Amr b. Ümeyye
edDemrî’yi, Habeş Necâşîsi Ashame’ye, Abdullah b. Huzafe’yi, İran Kisrâsı
Hüsrev Perviz’e, Hatıb b. Ebî Beltaa’yı, Mısır Firavunu Mukavkıs’a,
Salit b. Amr’ı, Yerrıame Valisi Havza b. Ali’ye, Suca b. Vehb’i, Gassan
Meliki Münzir b. Haris b. Ebî Şemir’e gönderdi.
O zamanlar Rum (Bizans) devlet başkanına Kayser, İran şahına Kisrâ,
Mısır devlet başkanına Firavun, Yemen hükümdarına Tubba, Habeş
hükümdarına ise Necaşî denilmekteydi.
Gönderilen elçilerin hepsi de, gönderildikleri memleketlerin dillerini
biliyorlardı. Peygamber Efendimiz, bu elçilerine, mezkûr hükümdarlara
verilmek üzere birer mektup da yazarak teslim etti.
Mektupları yazdığı sırada, sahabîler, hükümdarların mühürsüz mektup
okumadıklarını bildirince, Resûli Ekrem Efendimiz, gümüşten bir
mühür yüzük üzerine alt alta gelmek suretiyle şu şekilde imzasını da yazdırdı:
“Allah Resul Muhammed” Kâinatın Efendisi, bu yüzüğünü vefatına kadar takmıştır. Vefatından sonra sırasıyla, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman takmışlardır.
Günün birinde Hz. Osman’ın elinden Eriş Kuyusuna düşerek kaybolmuştur.
Kuyunun bütün suyu çektirildiği hâlde bir türlü bulunamamıştır.

Necaşi ve Heraklus’un İslam’a Davet Edilmesi
NECÂŞÎNİN İSLÂM’A DAVET EDİLMESİ
Hicret’in 7. senesi, Muharrem ayı idi.
Peygamber Efendimiz, ilk önce Amr b. Ümeyye’yi, eline şu mektubu
vererek Habeş Necâşîsi Ashame’ye gönderdi.
“Bismillahirrahmânirrahîm!
“Allah Resulü Muhammed’den, Habeş Meliki Necâşîye!.. “Ey Melik!..
Müslüman olmanı dilerim!
“Ben, senin nâmına, Lâ ilahe İllâ Hû, Melik, Melik, Kuddûs, Selâm,
Mü’min, Müheymin (sıfatlarını hâiz) olan Allah’a hamdü sena ederim.
“Ve şehâdet ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, Allah’ın kulu ve kelimesidir.
Allah, o kelimeyi ki İsa’ya vücut veren, “Kün!” hitabıdır ve o ruhu çok temiz ve afif olan ve dünya hayatından tamamıyla çekilmiş bulunan Meryem’e nefhetti. Bu suretle Meryem, İsa’ya hamile kaldı. Böylece Allah, İsa’yı yarattı Nasıl ki, Adem’i de Allah, kudret eliyle (ve bir mucize olarak) yaratmıştır. “Ey Melik!.. Seni, eşi, ortağı olmayan tek bir Allah’a îmana ve O’na ibâdete, bana uymaya ve Allah tarafından bana gönderilenlere inanmaya
davet ediyorum. Çünkü, ben, Allah’ın bunları tebliğe memur elçisiyim.
Seni ve halkını, Azîz ve Celîl olan Allah’a (îmana) davet ediyorum.
“Şimdi ben size (İslâm umdelerini) tebliğ ettim ve nasihatte bulundum;
siz de nasihatimi kabul ediniz. “Selâm, hidâyete tâbi olanlara olsun!”
Medine’den Habeşistan’a gitmek üzere yola çıkan elçi Amr, ayrıca şu
vazifeleri de yerine getirecekti: Daha evvel oraya hicret etmiş bulunan Müslümanları Medine’ye göndermesini Necâşîden istemek, Müslüman muhacirler arasında bulunan dul hanım Hz.Ümmü Habibe’nin Peygamberimize nikâhlanmasını Necâşîden taleb etmek…
Habeşistan’a varan elçi Amr (r.a.), Necâşîye, Peygamber Efendimizin
mübarek mektubunu takdim etti. Necâşî, Kâinatın Serveri Efendimizin mektubunu hürmetle eline aldı, gözlerine sürdü ve öpüp başına koydu; sonra da adamlarına okutturdu. Mektubun okunması sona erince, hemen tahtından indi, mütevazi bir
eda ile yere oturdu. Sonra şehâdet getirerek Müslümanlığını açıkladı ve,
“Eğer, yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım, muhakkak giderdim!”
dedi; bilâhare ilâve etti: “O, Ehli Kitap olan Yahudi ile Nasranîlerin, geleceğini
bekleyip durdukları Ümmî Peygamber’dir. Musa Peygamber
‘Merkebe biner.’ diyerek İsa Peygamber’in geleceğini müjdelediği gibi,
İsa Peygamber de ‘Deveye biner.’ diyerek Muhammed Peygamber’in
geleceğini öylece müjde vermiştir. Keşke şu saltana bedel Muhammedi
Arabi’nin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkindedir.”

Mektubun Bir Kutu İçine Konması
Necâşî Ashame, daha sonra fil kemiğinden yapılmış bir kutu getirtip,
Efendimizin mektubunu içine koydu ve, “Bu mektuplar, kendilerinde
bulundukça Habeşlilerde hayır ve bereket eksilmeyecektir!” dedi.
Resûli Ekrem Efendimizin bu mektubuna benzeyen bir mektubun,
hâlen Şam’da bir şahsın elinde olduğundan bahsedilmektedir. Mezkûr
şahıs, bu mektubu bir Habeş pazarından aldığını söylemiştir.
Verilen bilgilere göre, mektup, takriben 23×33 ebadında bir deri üzerine
kahverengi mürekkeple yazılmıştır.
Mektubun 17. satırının sonunda yuvarlak mühür izi vardır. Bu mühür
2,5 cm. çapındadır ve aşağıdan yukarıya doğru “Muhammed” bir satır,
“Resul” bir satır, “Allah” da bir satır olmak üzere üç satır halindedir.

AMR B. ÂS’IN, NECÂŞÎDEN İSTEĞİ
Kureyş’in siyaset dahîsi Amr b. As, o sırada Habeşistan’da bulunuyordu.
Amr b. Ümeyye’nin Necâşînin huzuruna girip çıktığını gördü.
Buna çok kızdığı gibi, fırsatını bulup Hz. Amr’ın vücudunu ortadan
kaldırmayı bile tasarladı. Bu maksatla bir gün Necâşînin huzuruna çıktı.
“Ey Hükümdar!.. Senin yanına birinin girip çıktığını görüyorum ki, o,
bize düşman bir adamın elçisidir. Onu bana teslim et de öldüreyim!” diye konuştu.
Bu teklif, Necâşîyi fena hâlde kızdırıp hiddete getirdi. Elinin tersiyle
Amr’ın burnuna kuvvetlice bir darbe indirdi. O anda Amr, burnunun
kırıldığını zannetti! Necâşî, daha sonra, “Sen, Musa Peygamber’e gelmiş olan Nâmusu
Ekber’in [Cebrail] kendisine vahiy getirdiği bir zâtın elçisini öldürmek
için sana vermemi istiyorsun, öyle mi?” diye hiddetli hiddetli konuştu.
Amr, “Ey Hükümdar!..” dedi, “Gerçekten o, bir peygamber midir?”
Necâşî şu cevabı verdi:
“Yazıklar olsun sana ey Amr!.. Sen, benim sözüme kulak ver de ona
hemen tâbi ol! Çünkü, yemin ederim ki, o, hak üzeredir ve kendisine
karşı koyanları mağiûb edecektir; Musa Peygamber’in Firavuna ve
ordusuna galebe çaldığı gibi!..” Artık, Amr’ın hidâyete erme zamanı gelmişti. Necâşîye, “Sen, benim ona İslâmiyet üzere bey’atımı alır mısın?” diye teklifte bulundu.
Necâşî, teklifini kabul etti. O da, Peygamberimiz nâmına Necâşîye,
İslâmiyet üzere bîat etti. Fakat, bu îmanını arkadaşlarından gizli tuttu.
Hicret’in 7. yılında Habeşistan’da İslâmiyetle şereflenen Amr b. As, bir
sene sonra Hicret’in 8. senesinde Medine’ye gelip Hz. Resûlullah’ın
huzurunda bu îmanını izhar edecektir. Müslüman olduğunu çekinmeden açıklayan Habeş Necâşîsi Ashame, elçi Amr b. Ümeyye’ye bir mektup verdi. Mektupta, Hz. Resûlullah’ın
isteklerini yerine getirdiğinden bahsediyordu. Ayrıca, kendisine kıymetli
hediyeler de gönderdiğini haber veriyor, arzu ettikleri takdirde kendisinin
de yanına gelebileceğini açıkça ifade ediyordu.

ÜMMÜ HABİBE’NİN PEYGAMBERİMİZE NİKÂHLANIŞI
Ümmü Habibe (r.a.), Kureyş’in reisi Ebû Süfyan’ın kızı idi. Dininin
gereklerini serbest yaşayabilmek için kocası Ubeydullah b. Cahş’la
Mekke’den Habeşistan’a hicret etmişti. Ubeydullah, sonradan Hıristiyanlığa
girdiği hâlde, o dininde sebat etmişti. Bir müddet sonra da Ubeydullah
ölünce dul kalmıştı. Bu esnada rüyasında, Ubeydullah’ın kendisine
“Ey Ümmû’I Mü’minîn!..” diye seslendiğini görmüştü. Bunu da, “Hz.
Resûlullah’ın kendisiyle evleneceği” şeklinde te’vil etmişti.”
Bilindiği gibi, Arap kadınları, dengini bulmadıkça evlenmezlerdi. Hz.
Ümmü Habibe de, gurbet diyarda dengini bulup evlenemediğinden zor
durumda kalmıştı. Böyle, dini uğrunda vatanından uzak, akraba ve taallûkatından ayrı olarak kimsesiz kalan şerefli bir kadının taltifi, elbette gerekiyordu. Bunun için de Resûli Ekrem Efendimiz, sonunda onunla evlenmeye tâlib olmuştu. Peygamber Efendimiz bunu gerçekleştirmeyi Necâşîden istemişti. Necâşî de, Efendimizin bu arzusunu yerine getirip Hz. Ümmü Habibe’yi ona nikâh ettirdi.

MÜSLÜMAN MUHACİRLERİN MEDİNE’YE GÖNDERİLİŞİ
Hz. Resûlullah’ın, Hükümdar Ashame’den bir arzusu da, “Müslüman
muhacirleri Medine’ye göndermesi”ydi. Ashame, bu isteği de yerine getirdi.
Başlarında Hz. Cafer’in bulunduğu muhacirleri, gemilere bindirerek Medine’ye gönderdi.

HERAKLİUS’UN İSLÂM’A DAVET EDİLMESİ
(Hicret ‘in 7. senesi Muharrem ayı)
Resûli Kibriya Efendimiz, ashabtan Dıhye b. Halife elKelbî’yi Rum Kayseri Heraklius’a, İslâm’a davet etmek üzere, aşağıdaki mektubu vererek gönderdi:
“Bismillahirrahmânirrahîm! “Resûlullah yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun!
“Bundan sonra (Ey Rûm milletinin büyüğü)!.. Seni, İslâm’a davet
ediyorum! Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah,
senin ecrini iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çifçilerin,
bütün tebaanın günahı senin boynunadır. “Ve siz, ‘Ey Ehli Kitap!.. Bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelimeye gelin, şöyle ki: Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim. Eğer
Kitap Ehlî bu kelimeden yüz çevirirlerse (o hâlde) şöyle deyin: ‘Şâhid
olun, biz gerçek Müslümanlarız.'” (Âli İmrân, 64)” Dihye (r.a.), Rum Hükümdarı Heraklius’a Resûlullah’ın mübarek mektubunu kısa zamanda ulaştırdı.
Mektup okunurken, hükümdarın alnında terler boncuk boncuktu.
“Süleyman Peygamber’den sonra, ben böyle ‘Bismillahirrahmânirrahîm!’
diye başlayan bir mektup görmüş değilim!” dedikten sonra mektubu öpüp başına koydu. O anda hiçbir şey izhar etmedi; araştırıp soruşturmayı uygun buldu.

EBÛ SÜFYAN İLE HERAKLİUS KARŞI KARŞIYA
Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, “Peygamber
olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?” diye sordu.
O sırada ticaret münâsebetiyle, Ebû Süfyan, Kureyş’ten bazı adamlarla
Şam’da bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp, yine o sırada Şam’da bulunan
Kayser’in huzuruna getirdiler. Hâdisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır:
“HirakFin huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla, ‘Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?’ diye sordu.
‘”Neseben en yakınları benim!’ dedim. “Beni önüne oturttular; arkadaşlarımı da arkama…
‘”Bunlara söyle: Ben, peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz!’
“Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından
korkmasaydim, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum!”
Sonra da hükümdar ile Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:
“Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?” “İçimizde onun nesebi pek büyüktür!”
“Ecdadı içinde bir melik var mıdır?” “Hayır!..”
“Peygamberlikten evvel, onu hiç yalanla ittiham ettiniz mi?”
“Hayır!..” “Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi. yoksa fakir kimseler
mi?..” “Daha çok halkın zaîf ve fakirleri tâbi oluyor!” “Ona uyanlar artıyor
mu, eksiliyor mu?” “Eksilmiyor; bilâkis allıyorlar!”
“Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen
var mı?” “Hayır, yoktur!” “Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâkî midir?” “Hayır, vâkî değildir. Ancak biz şimdi onunla çarpışmayı bir müddet
için bırakarak muahede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne
yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz!”
(Ebû Süfyan der ki: “Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka bir şey ilâve etmek
imkânını bulamadım!”) “Onunla hiç harb ettiniz mi?”
“Evet, ettik.” “Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?”
“Harb talii aramızda nevbet nevbet olur. Bâzan o bize zarar verir, bâzan
biz ona… ” “Sizden, ondan önce peygamberlik iddiasında bulunmuş bir kimse var
mıdır?” “Hayır, yoktur!” “O, size neler emrediyor?”
“Yalnız bir Allah’a ibâdet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı
emrediyor. Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor.
Namaz kılmayı, doğru olmayı, kimsesiz fakirlere sadaka vermeyi,
haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde durmayı, emaneti sahibine
vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi emrediyor.”
Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan’a
şöyle dedi: “Nesebini sordum; içinizden yüksek neseb sahibi olduğunu beyan ettin.
Peygamberler de, zâten böyle, kavimlerinin en soyluları içinden
seçilip gönderilirler. “Ben, babalan ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum.
Sen, ‘Hayır, yok.’ dedin. Eğer, babalarından, dedelerinden bir melik
olsaydı, ‘Bu da babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir!’ diye hükmederdim.
“Ben, peygamberlik iddiasında, ondan önce içinizde bulunanın olup
olmadığını sordum. ‘Hayır, yoktur.’ diye cevap verdin. Eğer, ondan önce
bu sözü söyleyen biri olsaydı, ‘Bu da, belki kendisinden önce söylenmiş
bulunan bir söze ittiba etmek istemiş bir kimsedir!’ diye düşünürdüm.
“Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, ‘Ona tâbi olanlar
halkın zatîleridir.’ dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da onlardır.
“Ben, peygamberlik dâvasında bulunmadan evvel onun bir yalan
söylemiş olup olmadığını sordum. Sen, ‘Hayır.’ dedin. Ben ise, kat’î
olarak bilmekteyim ki, insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş
bir kimse Allah’a karşı da yalan söylemez. “Ben, ‘Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?’ diye sordum. Buna da, ‘Hayır.’ cevabını verdin. îman da böyledir. îmanın icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince
böyle olur. “Benim, ‘Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?’ soruma, sen,
‘Artıyorlar.’ cevabını verdin. îman keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep
bu minval üzere gider. “Ben, ‘Onunla hiç savaştınız mı?’ diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bâzan onun size, bâzan da sizin ona
zarar verdiğinizi söyledin. Zâten peygamberler de hep böyledir: Onlar
belâlara uğratılırlar; ama, sonra da güzel ve makbul akıbet onların olur.
“Ben, ‘O zât ahdini bozar mı?’ diye sordum. Sen, ‘Sözünde
durmamazlık etmez.’ dedin. Peygamberlerin hâli budur: Hiçbir zaman
verdikleri sözde durmamazlık etmezler. “Ben, ‘O size neler emrediyor?’ diye sordum. Sen, ‘Onun Allah Teâlâ’ya ibâdet etmeyi, O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini v.s. dedin. “Bütün bu anlattıkların, peygamberlerin vasıflarıdır! Eğer o zât
hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz, o bir peygamberdir!
Zâten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum; fakat sizden
çıkacağını tahmin etmezdim!” Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça, “Eğer, onun yanına varabileceğimi bilebilsem, kendisiyle buluşmak için her türlü
zahmete katlanırdım; yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını
yıkardım! Yemin ederek söylüyorum ki, onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın
altında bulunan yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır!” diye konuştu.
Bu sözlere muhatab olan Ebû Süfyan’ı, bir korku ve telâş sardı; dışarı
fırlayıp, arkadaşlarına, “İbni Ebî Kebşe’nin işi gerçekten gittikçe büyüyor!
Şu muhakkak ki, Benî Asfar Hükümdarı bile ondan korkmaktadır!” dedi.
Ebû Kebşe, putlara tapmaktan yüz çevirip Şi’ra’lUbur adındaki yıldıza
tapan Huzaa Kabilesinden bir adamdı. Peygamberimizi de putlardan
yüz çevirdiği için bu adama benzeterek ve ona nisbet ederek “ibni Ebî
Kebşe” demekle, güya Peygamberimizin bu dedesine çektiğini ifade etmek istiyorlardı.
HERAKLÎUS’UN ÎMANI
Rum Hükümdarı Heraklius, artık beklenen peygamberin, Efendimiz
Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğu kesin kanaatine varmıştı. Kavmine,
“Geliniz, ona tâbi olalım, dünya ve âhirette selâmete erelim!” dedi. Ancak,
Heraklius’un bu daveti netice vermedi; hattâ, Rumların hiddetine sebep oldu.
Bunun üzerine Heraklius, îman ettiği hâlde dünya saltanatı için îmanını
gizli tutmak yolunu tercih etti.

HZ. DIHYE’NİN, DAĞATIR’A GİTMESİ
Hayatına son verilmekten ve saltanatının elinden alınmasından
korkup îmanını izhar edemeyen Heraklius, Hz. Resûlullah’ın elçisi
Dıhye’ye (r.a.), Hıristiyan âlimlerinin büyüklerinden biri olan Uskuf
Dağatır’a gitmesini tavsiye etti; ayrıca, ona vermek üzere bir de mektup yazdı.
Dihye (r.a.), mektubu alıp Heraklius’un yanından ayrıldı.
Zaten, Peygamber Efendimiz de Dağatır’a bir mektup yazıp Hz. Dıhye’ye vermişti. Bu mektubunda Uskuf Dağatır’a şöyle hitab ediyordu: “îman edenlere selâm olsun!
“Hiç şüphesiz, Meryem oğlu İsa, Allah’ın pâk ve nezih Meryem’e ilka
ettiği ruhu ve kelimesidir. “Ben, Allah’a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub ve Esbat’a indirilenlere, Musa’ya ve İsa’ya verilmiş olanlara
ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım. Biz,
onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırt etmeyiz, hepsinin peygamberliğine
inanırız. Biz, Allah’a itaat eden Müslümanlarız!
“Hidâyete tâbi olanlara selâm olsun!”
Hz. Dıhye, Dağatır’ın yanına vardı ve kendisini İslâmiyete davet etti.
Büyük Hıristiyan âlimi Dağatır, “Vallahi, senin sahibin, Allah
tarafından gönderilmiş hak bir peygamberdir. Biz onun vasıflarını
biliyoruz; ismini de kitaplarımızda yazılı bulmuşuz.” diye konuştu;
sonra îman ederek Müslüman oldu ve durumunun Resûli Ekrem Efendimize
bildirilmesini Hz. Dıhye’ye tembihledi.

Dağatır ‘in Şehid Edilmesi
Uskuf Dağatır, her pazar günü toplanan Hıristiyanlara kıssalar anlatıp
nasihatlerde bulunduktan sonra, bir sonraki pazara kadar evine
kapanırdı. Hz. Dıhye ile görüştükten sonraki pazar da Hıristiyanlar toplanıp
onun çıkmasını beklediler. Ancak, Dağatır, hastalığını bahane ederek çıkmak
istemedi. Hıristiyanlar, “Ya o çıkar ya da biz onun yanına gireriz! Şu
Arap geleliden beri, biz senin vaziyetinden hoşlanmıyoruz!” diye haber
gönderdiler. Bunun üzerine Dağatır, odasına girdi. Üzerindeki siyah elbiseyi
çıkarıp, bembeyaz bir elbise giydi. Sonra asasını eline alıp, kilisede toplanmış
bulunan Hıristiyan halkın yanına vardı. Çekinmeden ve cesurca,
“Ey Rum topluluğu!.. Bize, Ahmed Peygamber’den bir mektup geldi;
bizi, Yüce Allah’a davet ediyor!” dedikten sonra, ilâve etti: “Ben, şehâdet
ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; Ahmed de Allah’ın kulu ve Resulüdür!”
Dağatır’ın Hz. Resûlullah’ın peygamberliğini böylesine pervasızca
haykırışına, Rumlar, öldürücü darbelerle karşılık verdiler ve onu orada şehid ettiler.

Hz. Dıhye ‘nin Medine ‘ye Dönmesi
Bütün bu olup bitenlerden sonra Hz. Dıhye, Heraklius’un Peygamberimize
yazdığı bir mektup ve birçok hediye ile Medine’ye doğru hareket
etti. Ancak, yolda eşkıya tarafından yakalanıp, kıymetli hediyeler
elinden alındı. Medine’ye varan Hz. Dıhye, Resûli Ekrem Efendimizin huzuruna çıktı;
olup bitenleri ve yolda başından geçenleri anlattıktan sonra Heraklius’un
mektubunu verdi. Mektupta şunlar yazılı idi:
“İsa’nın müjdelemiş olduğu Allah’ın Resulü Muhammed’e, Rum hükümdarı Kayser tarafındandır! “Elçin, mektubunla bana geldi.
“Şehâdet ederim ki, sen, Allah’ın Resulüsün! Biz, seni zâten
yanımızdaki İncil’de yazılı bulmuştuk: İsa b. Meryem, seni müjdelemişti!
“Rumları, sana îmana davet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar. Onlar
beni dinleselerdi kendileri için şüphesiz hayırlı olurdu.
“Ben, senin yanında bulunup sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını
yıkamayı ne kadar arzu ederdim!”
Mektup okunup bitince, Resûli Kibriya Efendimiz, “Mektubum yanlarında
bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!” buyurdu.

HERAKLİUS’UN MEKTUBU SAKLAMASI
Resûli Ekrem’in elçisi ve davetini son derece güzel karşılayan Rum
Hükümdarı Heraklius, kendisine gelen İslâm’a davet mektubunu da atlas
bir ipeğe sararak, derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı. Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu
mübarek mektubu, Alfons b. Ferdinand’m Tuleytula üzerine yürüyüp
Endülüs beldelerinden birçok yeri eline geçirdiği tarihe kadar (H: 464)
onun yanında bulunuyordu. Ondan da torununa intikal etti.
Aynı mektubu, Avrupa kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da
ifade etmektedir. Avrupa kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:
“Bu, Peygamberinizin, atam Kayser’e göndermiş olduğu mektubudur.
Biz, onu bugüne kadar elden ele tevarüs etmekten geri kalmadık. Bize
atalarımızdan ve babalarımızdan tavsiye edilmişti ki: Bu mektup
yanımızda bulunduğu müddetçe, saltanat bizde kalacaktır! Bu sebeple
ona son derece hürmet göstermekte ve muhafazasına dikkat etmekteyiz.
Saltanamızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu
Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız.”

Kisra ve Mukavkis’in Islam’a Davet Edilmesi
KİSRÂNIN İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
(Hicret ‘in 7. senesi Muharrem ayı / Milâdî 628)
Hükümdarları İslâm’a davet kararı alan Resûli Kibriya Efendimiz, ashabtan
Abdullah b. Huzafe’yi de İran Kisrâsı Perviz İbni Hürmüz’e elçi olarak gönderdi.
İran’a varıp, saraya kabul edilen Hz. Abdullah b. Huzafe, Peygamberimizin
İslâm’a davet mektubunu bizzat Kisrâ Perviz’in eline teslim etti.
Kisrâ, mektubu kâtibine okuttu:
“Bismillahirrahmânirrahîm!
“Allah Resulü Muhammed’den Farsların Büyüğü Kisrâ’ya!..”
Bu hitab, Kisrâ’yı son derece hiddetlendirdi. Mektubun devamının okunmasına
müsaade etmeden ve muhtevasını öğrenmeden, “Şuna bak!
Benim kulum, kölem olan kişi, (hâşâ) kalkıyor da bana mektup yazıyor!”
diyerek Hz. Resûlullah’ın mübarek mektubunu alıp ortadan küstahça
yırttı;sonra da haddini aşarak, elçi Abdullah b. Huzafe’ye, “Mülk ve
saltanat bana mahsustur! Benim bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne
de bana ortak çıkacağından asla endişem ve korkum yoktur! Firavun, İsrail
Oğullarına hâkim olmuştu! Siz, onlardan daha güçlü değilsiniz! Sizi
derhâl hâkimiyetim altına almaya engel olacak ne var? Ben, Firavun’dan
daha iyi ve güçlüyümdür!” diye hitab etti ve onu adamları vasıtasıyla
dışarıya çıkarttırdı.
Abdullah b. Huzafe ‘nin Medine ‘ye Dönüşü
Hz. Abdullah b. Huzafe, Peygamber Efendimizin İslâm’a davet mektubunu
Kisrâ’ya vermekle vazifesini yerine getirmişti. Bu sebeple, saraydan
çıkartılır çıkartılmaz hemen bineğine atlayarak Medine’nin yolunu tuttu.
O sırada Kisrâ’nın öfkesi bir nebze dinmiş olacak ki, onu bulup getirmelerinin
adamlarına emretti. Ancak, Hz. Abdullah çoktan oradan uzaklaşmıştı.
Medine’ye gelen Hz. Abdullah, Resûli Kibriya Efendimizin huzuruna
çıktı. Olup bitenleri haber verdi. Resûli Ekrem Efendimiz, “Yâ Rabbi!..
Nasıl o benim mektubumu parçaladı, Sen de onu ve onun mülkünü
parçala!” diye Kisrâ’ya beddua etti. Bu bedduanın tesiriyledir ki, Kisrâ Perviz’in oğlu Şireveyh, hançerle onu parçaladı. Sa’d İbni Ebî Vakkas Hazretleri ise, İran saltanatını paramparça etti. Sasanîye Devletinin hiçbir yerde şevketi kalmadı.
Babasını öldürüp yerine geçen Şireveyh, ancak altı ay yaşayabilmiştir.
Saltanatın verdiği ihtirasla, kardeşlerini de öldürtmüştü. Kendisine halef
olacak erkek evlâdı da bulunmadığından, halk Şireveyh’in Buran
adındaki kızını saltanat tahtına geçirmişti. Peygamber Efendimiz bunu
duyunca, “Mukadderatını bir kadının eline veren millet, felah bulmaz!”
diye buyurmuşlardı. Bu veciz ifadeleriyle Resûli Ekrem Efendimiz,
İslâm’ın âmme hukukunun en mühim bir kaidesini ortaya koymuştur.
Bu kaideye göre, islâm hukukunda “âmme velayeti” denilen devlet
teşkilâtı reisliği, ancak bir erkek vatandaş tarafından temsil olurpjr. Millet
otoritesini temsil edecek olan bu mevkiye kadın seçilemez; çünkü,
kadının fıtratı birçok cihetten bu çok ağır vazifeyi yüklenip yürütmeye
müsait değildir. Bu sebepledir ki, islâm hukukunda kadının alış veriş, şehâdet,
şirket, vesayet, veraset, vekâlet, hibe gibi her türlü medenî akid ve
tasarrufları, sair milletlerin hukukuna nisbetle en geniş ölçüde muteber
ve ticari sahadaki çalışması meşru olduğu hâlde, devlet başkanlığına
seçilebilmesi hususunda kadın için herhangi bir hak kabul edilmemiştir
(Tecrid Tercemesi, c. 10. s. 450).

Peygamberimizin Gönderdiği Mektup
Resûli Ekrem Efendimizin İran Kisrâsı Hüsrev Perviz’e gönderdiği
İslâm’a davet mektubunun tam metni şöyleydi:
“Bismillah irrahmânirrahîm!
“Allah’ın Resulü Muhammed’den Farsların Büyüğü Kisrâ’ya!..
“Doğru yola gidenlere, Allah’a ve Peygamberine îman edenlere, bir
Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’nun hiçbir ortağı da bulunmadığına
ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun!
“Ben, seni Allah’ın dinine [İslâm’a] davet ediyorum; çünkü ben, bütün
insanlara ‘hayatı olan kişilere (gelecek tehlikeleri) haber vermek ve
kâfirlere o söz hak olmak için (azab sözü gerçekleşmesi için)’ (Yasin, 70)
peygamber olarak gönderildim. “Müslüman ol ki, selâmete eresin! Eğer davetimden yüz çevirirsen, Mecûsî kavminin günahı senin boynuna olsun!”

KİSRÂNIN, YEMEN VALİSİNE EMRİ
Kisrâ, Efendimizin mübarek mektubunu yırtmakla da hiddet ve hırsını
dindirememişti; Yemen Valisi Bazan’a, “Duyduğuma göre, Kureyş’ten
biri ortaya çıkmış, peygamberlik dâva ediyormuş! Sen, güçlü kuvvetli
adamlarından ikisini gönder; onu bağlayıp getirsinler!” diye haber gönderdi.
Bazan, emri yerine getirmede gecikmedi: Peygamber Efendimize iki kişi gönderdi; ellerine de, Efendimizin gidip Kisrâ’ya teslim olmasını emreden bir mektup verdi!
Babeveyh ve Hurre Husre adındaki bu adamlar, Medine’ye gelerek,
Resûli Ekrem Efendimizin huzuruna çıktılar. Babaveyh, Efendimize hitaben,
“Kisrâ, Vali Bazan’a yazı yazıp, seni kendisine getirmek üzere sana
adam göndermesini emretti. Bazan da beni sana gönderdi. Eğer benimle
gelirsen, Yemen Valisi, Kisrâ’ya senin lehinde mektup yazar, seni
bağışlatır; eğer benimle birlikte gelmekten çekinirsen, Kisrâ seni de, senin
kavmini de yok eder, memleketini de yıkar!” dedikten sonra,
Bazan’in mektubunu verdi. Resûli Ekrem Efendimiz, Babeveyh’in anlattıklarını ve mektubun muhtevasını öğrendikten sonra gülümsedi; sonra da onları İslâmiyete
davet etti. Elçiler, Efendimizin huzurunda manevî heybetinden dolayı tir tir
titriyorlardı; fakat, bunu hissettirmemek için cesaretli konuşmaya çalışıyorlardı.
Peygamber Efendimiz sâdece, “Ne yapmak istediğimi yarın size haber
veririm.” deyip onları huzurundan çıkardı. Ertesi gün Resûli Kibriya Efendimiz, vahiyle gelen şu haberi onlara iletti: “Yüce Allah, Kisrâ’ya, oğlu Şireveyh’i musallat kıldı; şireveyh, onu filân ayda, filân gecede ve gecenin de filân saatinde öldürdü!”
Bu haber karşısında elçiler, şaşırıp kaldılar.
Peygamber Efendimiz, ayrıca onlara hitaben, “Bazan’a deyiniz ki:
‘Benim dinim ve hâkimiyetim, Kisrâ’nın mülk ve saltanatının ulaştığı
yerlere kadar ulaşacaktır!’ Yine ona deyiniz ki: ‘Eğer sen Müslüman
olursan, şu anda idare etmekte olduğun yerleri sana vereceğim; seni,
Ebnalar’dan (Güney Arabistan’da yerleşen İranlılar) meydana gelen
kavme hükümdar yapacağım!'” diye buyurdu.
Bunun üzerine, Bazan’ın adamları Yemen’e döndüler; olup bitenleri
anlatıp, Peygamberimizden görüp duyduklarını naklettiler.
Vali Bazan, “Vallahi, bu, hükümdar sözü değildir; öyle sanıyorum ki,
bu zât, dediği gibi, bir peygamberdir!” demekten kendini alamadı;
sonra da, gönderdiği adamlarına, “Onu nasıl buldunuz?” diye sordu.
Onlar, “Biz, ondan daha heybetli, hiçbir şeyden korkmayan ve
muhâfızsız bulunan bir hükümdar görmedik! Mütevazi ve yaya olarak
halk arasında yürüyordu!” cevabını verdiler.
Bazan, bir müddet beklemeyi uygun buldu; “Kisrâ hakkında söylemiş
olduğu sözün neticesini bekleyelim. Eğer sözü doğru çıkarsa, o gerçekten
Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir; şayet dediği
doğru çıkmazsa, o zaman gereğini düşünürüz!” dedi.
Aradan birkaç gün gibi kısa bir zaman geçmişti ki, Kisrâ’nın oğlu
Şireveyh’ten, Bazan’a şu mektup geldi: “Ben, Kisrâ’yı öldürdüm! Bu mektubum sana gelince, benim nâmıma halkın bey’atını al! Kisrâ’nın sana yazı yazmış olduğu zât hakkında da, yeni bir emrim gelinceye kadar bekle ve hiçbir teşebbüse geçme!”536
Hesap ettiler: Gördüler ki, Perviz’in öldürülmesi, Fahri Âlem Efendimizin
haber verdiği aynı günün gecesine ve gecenin de aynı saatine rastlıyor!
Bazan’ın gönül âlemi, bu apaçık mucize karşısında birden aydınlandı!
“Muhammed (s.a.v.), muhakkak, Allah tarafından insanlara gönderilmiş
bir peygamberdir.” diyerek Müslüman oldu. Onu, Yemen’de oturan Ebnalar’ın Müslüman olması takib etti. Bazan, daha sonra da, Müslüman olduklarını, Resûli Ekrem Efendimize
haber verdi. Bu haberi alan Efendimiz, onu San’a Valisi tâyin etti. Bu, Peygamberimizin tâyin ettiği ilk vali idi ve İran valilerinden îmana gelen ilk zâttı.

PEYGAMBERİMİZİN KİSRÂYA GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN ASLI
Resûli Ekrem Efendimizin Kisrâ’ya gönderdiği mektubun aslı, 1962
yılının Kasım ayı sonlarına doğru, Lübnan Dışişleri Bakanlığı görevinde
bulunmuş olan Mr. Henri Pharaon’un, Dr. Salahaddin elMüneccid’e okutturmak
için başvurması üzerine ortaya çıkmıştır. Vesikayı, Birinci Dünya Harbinin sonunda Henri Pharaon’un babası, Şam’da 150 altına satın almış ve mahiyetini bilemediğinden veya açığa vurmak istemediğinden olacak ki gizli tutmuştur.
Dr. Salahaddin elMüneccid’in tarif ve tavsifine göre, bu mektup,
parşömen üzerine yazılmıştır; ancak zamanla rengi değişmiş ve dokuması
eskimiş yeşil bir kumaşa yapıştırılmıştır. Mahfaza, ayrıca camdan
bir çerçeveyle muhafaza edilmiş olduğundan, parşömen oraya yapışık kalmıştır.
Parşömen eski ve yumuşaktır, rengi koyu kahverengidir; sahife kenarları
bu sebeple siyahlaşmıştır. Mektubun boyu 28 cm, eni ise 21,5 cm’dir.
Mektubun ebadı, ince uzundur; fakat, üst kısmı alt kısmından geniştir.
Mektupta 15 satır vardır ve bunların uzunlukları yerine göre, 21,2 cm
ile 21,5 cm arasında değişmektedir. Çizilen satırların altında daireyi andıran bir mühür izi vardır ve bunun çapı 3 cm’dir. Mektupta, yukarıdan aşağıya doğ ıı akmış su izleri vardır. Bunlar, bazı yerlerde (harfler veya) kelimeleri silmiş, bazı yerlerde mürekkep izini
hafifletmiş ve mührün ortasına doğru bulunan (RESUL) kelimesindeki
(R) harfi hâriç, mühürdeki yazıyı silmiştir. Mektubun yırtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, yırtık, başlangıçtaki ufkî üçüncü satırdan bu satırın ortasına kadar gitmekte, sonra dikey olarak onuncu satıra kadar inmekte, böylece yırtık izi tersine bir (L) harfi
manzarası arzetmektedir. Ayrıca bu yırtık, mektubun yazıldığı parşömenden farkedilebilen ve daha sonraki devre âit deriden yapılma ince bir iplikle dikilmiştir.
Mektubun yazı karakteri, Hendek Savaşı sırasında Sel Dağındaki
grafit kaya üzerine yazılmış bulunan en eski yazı karakterine uymaktadır.

MUKAVKIS’IN İSLÂM’A DAVET EDİLMESİ
(Hicret’in 7. senesi Muharrem ayı /Milâdî 628) Bu tarihte, ashabtan
Hatıb b. Ebî Beltaa, Peygamber Efendimizden aldığı Mukavkıs’a hitaben
yazılmış İslâm’a davet mektubuyla Mısır’a doğru yola çıktı. Gece gündüz
yoluna devam eden Hz. Hatıb, o sırada İskenderiye’de bulunan
Mukavkıs’a Resûli Ekrem Efendimizin mübarek mektubunu sundu.
Hükümdarın okuttuğu mektupta Resûli Ekrem Efendimiz ona hitaben
şunları yazıyordu: “Bismillahirrahmânirrahîm!
“Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den, Kıbtîlerin Büyüğü
Mukavkıs’a!.. “Hidâyet yoluna uyanlara selâm olsun!
“Bu dua ve temenniden sonra ben, seni İslâm’a davet ediyorum.
Müslüman ol ki selâmete eresin. Müslüman ol ki Allah ecrini, mükâfatını
iki kat versin. Eğer bu davetimden yüz çevirirsen, Kıbtîlerin günahı senin
boynuna olsun! “‘De ki: Ey Ehli Kitap!.. Bizimle sizin aranızda müsâvî ve müşterek
olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim ve O’na hiçbir
şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim.’
Eğer yüz çevirirlerse, siz de onlara, ‘şâhid olun; biz, muhakkak,
Müslümanlara.’ deyiniz.” (Âli İmrân, 64)
Mektup okunup bitince, Mukavkıs, “Hayırlı olsun!” dedi ve elçi Hz.
Hatıb’a izzetü ikramda bulundu; sonra da, Serveri Kâinat Efendimizin
mübarek mektubunu fil dişinden bir kutu içine koyup kutuyu mühürledi.
MUKAVKIS’İN İKRARI
Bir gece vakti Mukavkıs, Hatıb b. Ebî Beltaa’yı huzuruna çağırttı. Yanlarında
sâdece tercüman bulnuyordu. Uzun uzadıya konuştuktan sonra,
Mukavkıs, sonunda, Müslüman olmadığı hâlde, Peygamber Efendimizin
risâletini ikrar edip şöyle konuştu: “Ben, bir peygamberin daha geleceğini biliyordum; lâkin şam’dan çıkacağını tahmin ediyordum. Çünkü, daha evvelki peygamberlerin
çoğu oradan zuhur etmişlerdi. Gerçi, son peygamberin, Arabistan’da,
sertlik, darlık yoksulluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm!
“Allah’ın kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya
çıkma zamanı da tam bu zamandır. “Fakat, ona uymak hususunda, Kıbtîler beni dinlemezler! Ben, saltanatımdan ayrılmaya da kıyamayacağım!
“O peygamber, memleketlere hâkim olacak, kendisinden sonra da
sahabîleri bu meydanlarımıza kadar gelip yerleşeceklerdir; sonunda
şuradakilere galib geleceklerdir.” Bu konuşmasıyla Peygamberimizin risâletini ikrar eden Mukavkıs, ne yazık ki “saltanatı elinden gider” endişesiyle ne halkına olup bitenlerden
bahsetti ve ne de Müslüman oldu; saltanat, hükümdarlık sevgisi, onu
îman saadetinden mahrum bıraktı!
Mukavkıs ‘m, Peygamberimize Mektup ve Hediyeleri
Dünya saltanatının sevgi ve muhabbeti gönlünde ağır basıp îman etmeye
yanaşmayan Mukavkıs, bununla beraber Peygamber Efendimize
bir mektup ile bazı kıymetli hediyeler ve iki de câriye gönderdi.
Bütün bunlardan sonra Hz. Hatıb b. Ebî Beltaa’yı İskenderiye’den
uğurlayan Mukavkıs, ona, “Sakın, Kıbtîler, senin ağzından tek bir kelime
bile işitmesinler!” dedi. Mukavkıs’in Resûli Ekrem Efendimize gönderdiği iki câriye, Mariye ile kız kardeşi Sîrin idi. Hatıb b. Ebî Beltaa Hazretleri, onlara yolda
İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmalarını teklif edince, Müslüman
oldular. Daha sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Mariye’yi kendisine nikahlayıp
zevceliğe aldı; Sîrin’i ise, şâiri Hassan b. Sâbit’e (r.a.) verdi. Mukavkıs’tan gelen diğer hediyeler ise şunlardı: Ak tüylü bir katırla bir merkep, Bin miskal altın,
Yirmi kat Mısır işi ince elbise, Billur bir bardak,
Kokulu bal, misk gibi güzel kokular v.s… 
Hediye gelen katıra “Düldül,” merkebe ise “Ufeyr” adı takıldı.
Hatıb b. Ebî Beltaa, Medine ‘de
Mukavkıs’ın ülkesinde beş gün kadar kaldıktan sonra oradan ayrılan
Hatıb b. Ebî Beltaa, Medine’ye gelip Resûli Ekrem’in huzuruna çıkarak,
olup bitenleri anlattı ve Mukavkıs’ın mektubu ile gönderdiği hediyeleri
takdim etti. Mukavkıs, cevabî mektubunda şöyle diyordu:
“Muhammed b. Abdullah’a, Kıbtîlerin Büyüğü Mukavkıs’tan!
“Selâm olsun sana!.. “Bundan sonra derim ki:
“Mektubunu aldım, okudum. Mektubunda zikrettiğin ve beni davet
ettiğin şeyleri anladım. “Gelecek bir peygamber daha kaldığını biliyordum; ancak onun
Şam’dan zuhur edeceğini tahmin ediyordum! “Elçini ağırladım. Sana Kıbtîlerin yanında mevkileri yüksek iki câriye ile elbiseler gönderdim; binmem için de sana bir katır hediye ettim. “Selâm olsun sana!..” Mektup okunup bitince, Peygamber Efendimiz, “Bedbaht adam!.. Saltanatına kıyamadı; fakat, üzerinde titrediği saltanatı, kendisine kalmayacaktır!”buyurdu.

PEYGAMBERİMİZİN, MUKAVKIS’A GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN ASLI
Resûli Ekrem Efendimizin, Mukavkıs’a gönderdiği mübarek mektupları,
hâlen İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi Mukaddes Emanetler
Bölümünde muhafaza edilmektedir.
Mektup, Hicret’in 1267 senesinde Mısır’ın Ahmim beldesinde bulunan
eski bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında olduğu anlaşılmış, bunun
üzerine Sultan Abdûlmecid Han tarafından satın alınarak İstanbul’a getirilmişti.
Bu mübarek mektup, 16×19 cm ebadında, kahverengi bir deri üzerine
siyah mürekkeple yazılmıştır ve 12 satırdan ibarettir.
Mektubun altında Resûli Ekrem Efendimizin mührü bulunmaktadır.
Mektupta yer yer güve yenikleri ve delikleri de vardır.

Gassan Hukumdari ve Yemame Emiri’nin Islam’a DavetEdilmesi
GASSAN HÜKÜMDARININ İSLAM’A DAVET EDİLMESİ
Gassanîler, Suriye’de oturan en güçlü kabilelerden biri idi.
Hicret’in 7. senesi Muharrem ayında, Peygamber Efendimiz, bu kabilenin
hükümdarı Haris b. Ebî Şimr’i de İslâm’a davet etmek üzere ashabtan
Suca b. Vehb’i bir mektupla gönderdi.553
Suca b. Vehb (r.a.), mektubu alır almaz sür’atle yola çıktı. Şam’a vardı,
fakat hükümdar Haris’i sarayında bulamadı. Günlerce sarayın kapısında
beklemek zorunda kaldı. Bu arada, hükümdarın kapıcısı ne için geldiğini sorunca, Resûl-i
Ekrem’in Haris’e gönderilmiş elçisi olduğunu söyledi; sonra da Peygamber
Efendimizin sıfatlarını ona anlattı. Kapıcı Mira, anlatılanlar
karşısında gözyaşlarını tutamadı ve, “Ben İncil’i okudum. Bu
Peygamber’in (s.a.v.) sıfatlarını onda aynen yazılı buldum.” dedi. Sonra
da Resûl-i Ekrem’in peygamberliğini tasdik ederek Müslüman oldu. Ancak,
Haris’in kendisini öldürmesinden korktuğu için bu îmanını gizli tuttu.
Suca ‘in, Hükümdara, Peygamberimizin Mektubunu Sunması
Günlerden sonra Haris, bir gün tahtına oturdu. Elçi Şuca’ı kabul etti.
Resûl-i Ekrem’in mektubunu elçi Suca b. Vehb’ten alan Hükümdar Haris,
açıp bakınca şunların yazılı olduğunu gördü:
“Bismillahirrahmânirrahîm!
“Allah’ın Resulü Muhammed’den, Haris b. Ebî Şimr’e!..
“Doğru yolda gidenlere, Allah’a îman ve Peygamberini tasdik edenlere selâm olsun!
“Ben seni, eşi, ortağı olmayan bir Allah’a îmana davet ediyorum. Davetimi
kabul edersen, hükümdar olarak yine mülkünde kalacaksın!”
Bu sözler karşısında Haris’in tavrı birden değişti. Mübarek mektubu
yere atıp hiddetli hiddetli, “Saltanatımı benden kim alacakmış, göreyim!
O, Yemen’de de olsa, kendisine tâbi olanlarla üzerime gelmeden, ben
onun üzerine gideceğim!” diye konuştu. Sonra da, atlarının nallanmasını
adamlarına emretti. Elçi Suca Hazretlerine de dönerek, “Git,
sahibine, gördüğünü haber ver.” dedi.
Hükümdar Haris, Medine üzerine yürümeye kararlıydı. Bunu o sırada
Kudüs’te bulunan Kayser’e yazdığ mektupta da açık açık belirtiyordu.
Ancak Kayser’den gelen cevap, bu kararın hilâfınaydı. Kayser, ona,
“Sakın onun üzerine yürüme!” tavsiyesinde bulunuyordu.
Kayser’in mektubunu aldıktan sonra Haris b. Ebî Şimr, biraz aklını
başına toplamış olacak ki, elçi Suca Hazretlerini ikinci kere huzuruna
çağırdı. Ne zaman gideceğini sorduktan sonra da, adamlarına, kendisine
100 miskal altın vermesini de emretti.
Saraydan ayrılıp Medine’ye gitmeye hazırlanan Şuca’ın (r.a.) yanına
kapıcı Mira vardı. Onun için hazırladığı yol azığı ile elbiseyi verdikten sonra, “Allah Resulüne benden selâm söyle ve Müslüman olduğumu da ona haber ver.” dedi.
Haris ‘e Yapılan Beddua
Suca b. Vehb, Medine’ye geldi; Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkarak,
görüp duyduklarını bir bir anlattı.
Haris’in, elçisine ve mektubuna karşı takındığı menfî muameleyi
öğrenen Resûl-i Kibriya, “Saltanatı yok olsun!” diye ona beddua etti.
Aradan fazla bir zaman geçmeden, Hicret’in 8. yılında, bu bedduanın
tesiriyle Haris dünyadan kâfir olarak göçüp gitti ve Gassanî saltanatı
Cebele b. Eyhem’e geçti. O ise, Gassanî saltanatının son hükümdarı oldu.

YEMAME EMÎRİNİN İSLÂM’A DAVET EDİLMESİ
Yemame Hükümdarı Hevze b. Ali, Hıristiyandı.
Peygamber Efendimiz, Hicret’in 7. senesi Muharrem ayında bu
hükümdarı da İslâmiyete davet etmek üzere Salit bin Amr’ı
vazifelendirdi ve yazdığı bir mektupla onu Yemame’ye gönderdi.
Mektubu alan Salit b. Amr, durup dinlenmeden yol alarak hükümdarın
yanına vardı ve Efendimizin mektubunu ona verdi. Mektubu
okutunca, Resûl-i Ekrem’in kendisine şöyle hitab ettiğini gördü:
“Bismillahirrahmânirrahîm!
“Allah’ın Resulü Muhammed’den, Hevze b. Ali’ye!..
“Doğru yolda gidenlere selâm olsun!
“Şunu iyi bilmelisin ki, benim dinim yakında dünyanın en uzak ufuklarına
kadar parlayacaktır! Binâenaleyh, ey Hevze, sen de Müslüman ol
ki, selâmete eresin! Ben de, hükmün altındaki memleketin idaresini sana bırakayım!”
Hevze, bu daveti kabul edemeyeceğini nâzik bir üslûbla ifade etti. Ancak,
Salit (r.a.), bu hareketinin yanlış olduğunu söyleyerek onu davete
icabete çağırdı. Fakat, Hevze, saadet dairesinden uzak kaldı. Şüphesiz,
bu uzak kalışta saltanatta kalma arzusu büyük rol oynuyordu. Bunu,
kendisi de, bizzat bir Hıristiyan büyüğüne şöyle ifade etmişti: “Ben,
kavmimin hükümdarı bulunuyorum; ona tâbi olaydım, o takdirde
hükümdarlık yapmayacaktım!” Bununla birlikte Hevze, Peygamber Efendimize verilmek üzere, bir mektupla birtakım hediyeleri elçi Hz. Salit vasıtasıyla gönderdi.
Peygamberimizin Hevze ‘ye Bedduası Salit b. Amr (r.a.), Medine’ye dönerek, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vardı. Olup bitenleri anlattıktan sonra, Hevze’nin gönderdiği mektubu Efendimize verdi. Hevze, mektubunda, Efendimize şöyle
diyordu: “Davet ettiğin şey çok iyi, çok güzel!
Ben, kavmimin hatibi ve şâiriyim! Araplar da benim kavmimden korkarlar!
Bana, işinden bazı salâhiyetler ver de sana tâbi olayım!”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu yersiz teklif için, “Yerdeki bir hurma koruğunu
bile istese, ona vermem!” buyurduktan sonra, kendisine tâbi onca
insanın hidâyetine de mâni olduğundan dolayı Hevze’ye, “Elindeki her
şey yok olsun!” diye beddua etti. Bu tarihten bir yıl sonra Cebrail (a.s.) gelip, Efendimize, Hevze’nin kâfir olarak öldüğünü haber verdi.
Böylece, Resûl-i Ekrem Efendimiz, gönderdiği elçiler ve davet mektupları
ile, cihanşümul İslâm dâvasını o zamanın bütün devlet reislerine
bildirmiş, İslâm’ın sesini bütün dünyaya duyurmuş oluyordu.
Bu davete, o zamanın iki büyük devleti olan Habeşistan ve Bizans
hükümdarlarının cevabı gayet müsbet geliyordu. Hattâ, Necâşî, İslâm’la
şereflendi. Heraklius ise, Peygamberimizin hak peygamber olduğunu
anladığı hâlde sâdece dünya saltanatı için îman etmekten çekiniyordu.
Aynı şekilde, Mısır Hükümdarı Mukavkıs da, Hz. Resûlullah’ın elçisini
ve mektubunu gayet iyi karşılıyor ve müsbet cevapta bulunuyordu. Bu
davete muhatab olan Yemame Hükümdarı Hevze b. Ali de, Hz.
Resûlullah’ın elçisine gayet iyi muamelede bulunuyor ve daveti nâzik bir
üslûbla kabul etmediğini belirtiyordu.
Geri kalan iki kişi ise, bu davete, menfî cevapta bulunuyordu. Hattâ,
bunlardan biri olan İran Kisrâsı, küstahça Peygamberimizin mektubunu
yırtıyordu. Diğer biri olan Gassan Hükümdarı Haris b. Ebî Şimr ise, haddini
aşarak Efendimizin davet mektubunu yere atıyordu.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.