Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Tebük Gazası

2 sene önce
404 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

Tebük Gazası
(Hicret ‘in 9. senesi Receb ayı / Milâdi 630)
Hicret’in 9. senesi, İslâm’ın Arabistan Yarımadasında bütün haşmetiyle
yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine’ye gelerek
Resûli Ekrem’e İslâmiyet üzerine bîat ediyor, diğer taraftan Müslüman
olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa
memurlar ve valiler gönderiliyordu. Hülâsa, Asrı Saadet’te İslâm, 9. Hicrî
senede en şaşaalı ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı.
Onlardan biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı.
Başında Kayser Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da
gördüğ tahrik neticesinde Dini Mübîni İslâm’ı ve müntesiplerini ortadan
kaldırmak maksadıyla büyük bir ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzam,
Lahm, Âmile, Gassan v.s. kabileler de Heraklius’ıın bu ordusuna katılacaklardı.
978 Bir insan seli hâlinde Medine üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.
Durumu Resûlullah Efendimiz derhâl haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.
Peygamber Efendimiz, herhangi bir gazaya çıkarken, maksadını açıklamazdı;
bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek
yerin uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın
da çokluğunu açıkça mücâhidlere bildirdi.
Medine içinde harb hazırlıkları başlarken, Peygamber Efendimiz,
etraftaki Müslüman kabilelere de haber gönderdi ve harb için mücâhid istedi.

ZENGİNLERİN YARDIMI

Her tarafta kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek
mücâhidlerden birçoğunun silâh satın alacak, harb hazırlığı için sarfedecek paraları yoktu.
Resûli Ekrem, Müslüman zenginleri, harb hazırlığı ve teçhizatı için yardıma çağırdı.
Hâli vakti yerinde olan Müslümanlar, bu davete derhâl icabet ettiler.

Hz. Ömer ‘in Yardımı

Hz. Ömer, Nebîyyi Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı.
Kendi kendine, “Bugün Ebû Bekir’i geçeceğim!” diyordu. Malının
yarısını alıp Peygamber Efendimize getirdi.
Resûli Ekrem, “Ey Ömer!.. Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım.” dedi.

Hz. Ebû Bekir ‘in Yardımı

Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem* gümüşü alıp
huzuru Risâlete getirdi.
Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu.
Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir!.. Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.
Sıddikı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resulünü bıraktım!” cevabını verdi.
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömerü’lFaruk’un gözleri yaşardı ve,
“Anam babam: sana feda olsun ey Ebû Bekir!..” dedi, “Hayır yolundaki
her yarışta beni muhakkak geçiyorsun! Artık hiçbir şeyde seni geçemeyeceğimi
iyice anladım!'”

Hz. Osman ‘in Yardımı

“Zinnureyn” lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam’a göndermek
üzere bir ticaret kervanı hazırlamıştı. Yardım daveti üzerine, kervanı
Şam’a göndermekten vazgeçti ve 300 deveyi üzerindeki mallarla birlikte
Hz. Resûlullah’a teslim etti. Ayrıca 50 at ve bin altın nakit hibe etti.
Hz. Osman b. Affan’ın bu fedakârlığı karşısında Serveri Kâinat Efendimiz,
“Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, Sen de ondan razı ol!”
buyurdu.
Hz. Abdıırrahmân b. Avf’m Yardımı
Hz. Resûlullah’ın yardım dâvetine Abdıırrahmân b. Avf (r.a.), dört bin
dirhemle koştu.
“Yâ Resûlallah!..” dedi, “Bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum; bir
o kadarını da ev halkım için bıraktım.”
Bir dirhem, üç gramdır.
Resûli Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun!”
buyurdu.
Resûli Kibriya Efendimizin bu duası bereketiyledir ki, Abdurrahmân
b. Avf Hazretleri vefat ettiği zaman, dört hanımından sâdece her birisinin
mîras hissesine 18 bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.
Daha birçok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar.
Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine
veriyordu. Hiçbiri, getireceği şeyin büyüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine
bakıp yardıma koşmaktan geri kalmıyordu.

Bir Sa’ Hurmayla Yardıma Koşan Zât
Ebû Akil, elinde bir sa’* hurmayla Resûlullah’ın huzuruna geldi.
“Yâ Resûlallah!..” dedi, “İki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımla
su çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım, diğerini de
Rabbimin rızasını kazanmak için size getirdim!”
Bundan son derece mütehassis olan Resûli Kibriya Efendimiz, “Allah,
senin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın!” diye buyurdu
ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe b. Zeyd, Allah Resulünün bu
dâvetine canü gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek
hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. Allah’a yalvardı: “Ey Allah’ım!.. Sen,
cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resulünle birlikte cihada
çıkabilecek bir bineğe sahipkılmadın.” Sonra, kendilerinden yararlandığı
bazı şeylerle Hz. Resûlullah’ın huzuruna geldi.
“Yâ Resûlallah!.. Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok.
Kendisinden faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum.” dedi ve ilâve
etti: “Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen ya da benimle
‘Bu da tasadduk edilir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”
Peygamber Efendimiz, “Allah, sadakanı kabul buyursun!” dedi.
Ertesi gün, Peygamber Efendimiz, ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş
kişi nerededir?” diye sordu. Kimsede bir hareket görülmedi.
Bu sefer Efendimiz, “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa kalksın!” buyurdu.
Ulbe ayağa kalktı. Resûli Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni
müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin
ederim ki, sen, sadakası kabul olunanların dîvânına yazıldın!” buyurdu.
Ulbe, bundan son derece memnun oldu.
Müslüman Kadınların Fedakârlığı

Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire
şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar ziynet eşyası varsa,
Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları
Hz. Resûlullah’a seve seve teslim etmekte asla tereddüt
göstermiyorlardı.
Eşlem Kabilesine mensup Ümmü Sinan der ki:”Âişe’nin (r.a.) evinde,
Resûlullah’ın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fil
dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin
ayaklarını bağlayacak kayışlar ile kadınlar tarafından gönderilen ve
Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan birtakım şeyler bulunuyordu.”
İşte, bütün bu yardımlarla, kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe
iştirak edecek durumdan mahrum bulunan birçok Müslümana da
silâh tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harb teçhizatı sağlandı.

BEKKAUN

Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin ashabın
yardımları bile onların teçhizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar,
Resûlullah’a, sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar,
ancak, kimine binecek deve, kimine silâh, kimine ise yol azığı
tedarik edilemediğinden kabul edilmiyordu.
Red cevabı alanlar arasında “Bekkaun,” yâni “Ağlayanlar” diye meşhur
yedi zât vardı ki, şunlardı:
Salim b. Umeyr, Atnr b. Humam, Ulbe b. Zeyd, Irbez b. Sariyye, Ebû
Leylâ Abdurrahmân b. Ka’b, Abdullah b. Mugaffel ve Heremî b. Abdullah.”
Bu yedi zât, harb hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna
çıkarak, “Yâ Resûlallah!.. Sefere çıkmak isteriz; ancak, binecek devemiz,
yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arzettiler.
Resûli Ekrem, “Size verecek binek kalmadı.” buyurunca, üzüntülerinden
ağlayarak huzuru Risâletten ayrıldılar.
Cenâbı Hakk, bu fedakâr sahabîler hakkında şöyle buyurdu:
“Bir de o kimselere günah yoktur ki, kendilerini bindirip savaşa sevkedesin
diye sana geldikleri zaman (kendilerine), ‘Sizi bindirecek bir
hayvan bulamıyorum.’ demiştin. Bu uğurda sarfedecekleri şeyi bulamadıklarından
dolayı kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler.                                                                                     Harbe iştirak edemeycekleri endişesiyle üzüntülerinden gözyaşı
dökerek Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu sahabîler, bu âyetin
inmesiyle zengin sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler.
Böylece, harbe iştirak etme imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivayete
göre, bunların üçünü Hz. Osman b. Affan, ikisini Peygamberimizin amcası
Hz. Abbas, ikisini de Yamin b. Umeyr harb için teçhiz etmişlerdir.

MÜNAFIKLAR SAHNEDE

Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde
meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu
sıcaklığından birazcık olsun uzak kalmak amacıyla bağ ve bahçelerindeki
ağaçların gölgelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları
bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslâm Ordusu, dünyanın en büyük
devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde
Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler,
buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl katlanabilirlerdi?
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya
hayatını âhiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı
karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah b. Übeyy, Müslümanlar
arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik
meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:
“Muhammed, Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve ashabının
esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim!”995
Diğer münafıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.996
Cenâbı Hakk, münafıkların bu sözleri üzerine şu âyeti kerîmeyi inzal
buyurdu:
“Tebük Savaşına iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, ResûluUah’a
muhalefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler; Allah yolunda mallarıyla,
canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve, ‘Bu sıcakta harbe
çıkmayın!’ dediler. De ki:
‘”Cehennem ateşi daha sıcaktır; fakat gidecekleri yeri bilseler… ‘”997
Bazıları da, kadınlara düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için bahane
ediyordu. Bunun üzerine de şu âyeti celîle nazil oldu:
“O münafıklardan kimi de şöyle diyecektir: ‘”Bana izin ver, beni fitne
ve isyana düşürme!’
“Bilmiş ol ki onlar, fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki, Cehennem,
kâfirleri kuşatıcıdır.”
Daha birçok münafık, böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden
izin istediler. Bunun üzerine, 80’den fazla münafığa izin verildi.
Onlar, Peygamber Efendimize beyan ettikleri özürlerinde yalancı
idiler; Allah ve Resulüne gönülden inanmış kimseler değillerdi. Cenâbı
Hakk, şu âyetiyle de onların bu durumunu Resulüne haber veriyordu:
“Senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyenler,
kalbleri şüpheye düşenlerdir. Onlar şüphe içinde bocalayıp dururlar.”
Bir sonraki âyette de, Allahü Taâlâ, yerlerinde oturup kalanlara bakıp
ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları tesellî ediyordu: “Eğer
aranızda onlar da cihada çıksalardı, içinizde şer ve fesadı artırmaktan
başka bir şey yapmazlar, bozgunculuğa koşarlardı!”
Münafıklar güruhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri,
Allah ve Resulüne gönülden bağlı olan mücâhidleri cihada çıkmak hususunda
asla tereddüde düşürmedi.

İSLÂM ORDUSU HAZIR

Resûli Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen
Seniyyetû’1Veda ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, 30 bin kişi idi.
Bunun 10 binini süvariler teşkil ediyordu.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Medine’de yerine Muhammed b.
Mesleme’yi (r.a.) vekil bıraktı.
Hz. Ali de, İslâm Ordusuyla Seniyyetû’lVeda’ya kadar gelmişti. Resûli
Ekrem Efendimiz, onu huzuruna çağırdı ve, “Medine’de muhakkak ya
ben kalacağım ya da sen kalacaksın.”1003 buyurdu; sonra da onu, her iki
ev halkının işleriyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi.
Hz. Ali ağladı. “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Gittiğin her tarafta ben senin
yanında bulunmak isterdim; tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar
arasında vekil mi bırakıyorsun?'”
Peygamber Efendimiz cevaben, “Bana göre sen, Musa’ya göre Harun*
gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra peygamber
gelmeyecektir!” buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sür’at
Medine’ye geri döndü.
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en
büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e teslim etti;** en büyük bayrağı ise Zübeyr
b. Sâbit’e verdi.

İslâm Ordusunun Medine ‘den Hareketi

Receb ayının bir perşembe günü idi.
Güneşin batışına yakındı. Resûli Ekrem Efendimizin emriyle İslâm Ordusu
Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah
yolunda cihada çıkan mücâhidlerde, bunca sıkıntı ve nâmüsait şartlara
rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve
sıkıntılara karşılık âhiret âleminde sonsuz nimetlere kavuşacaklarını,
Allah’ın cemâliyle müşerref olacaklarını biliyorlardı. Güneşin kavurucu
sıcaklığı, îmanlı gönüllerindeki serinliğe tesir edemiyordu. Maddî sıkıntı
ve imkânsızlıklar İ’lâyı Kelimetullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve
şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kutsî duygularla yollarına devam
ediyorlardı.

Hz. Ali’nin Arkadan İslâm Ordusuna Yetişmesi

Peygamber Efendimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması
üzerine de münafıklar, ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu
vesile ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti.
Şöyle diyorlardı:
“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhâl silâhlanıp İslâm Ordusunun
arkasına düştü; Cürf denilen mevkide Resûli Kibriya Efendimizle
buluştu.
Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali, neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.
Hz. Ali, “Yâ Resûlallah!.. Münafıklar, senin bana kıymet vermediğini
söylüyorlar, ‘bende görüp hoşlanmadığın bir şeyden dolayı beni yanında
götürmediğinden’ söz ediyorlar!”
Peygamber Efendimiz, işin mahiyetini anlamıştı. Güldü.
“Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni, arkamda bıraktıklarıma vekil
tâyin ettim. Derhâl geri dön! Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev
halkın içinde vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Yâ Ali!.. Bana göre
sen, Musa’ya göre Harun gibi olmaya razı değil misin? Şu farkla ki,
benden sonra peygamber olmayacaktır!” Hz. Ali, Efendimizin sözlerini
tasdik edip derhâl Medine’ye döndü.
Medine’de birçok münafık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa
ve bozgunculuğa tevessül edebileceklerini de göz önünde bulundurarak,
Peygamber Efendimizin Hz. Ali’yi Medine’de bıraktığı da söylenebilir.

MEŞHUR ÜÇ KİŞİ

Bir kısım münâfıkın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki samimî
Müslümanlardan Ka’b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebi de
sırf ihmalkârlıkları yüzünden Medine’de kaldılar.
Bu meşhur üç kişi hakkında vâkî olacak muameleyi, Peygamber
Efendimizin Medine’ye dönüşünden sonra anlatacağız.

Ebû Zerr ‘in Geride Kalışı ve Bir Mucizenin Zuhuru

Fahri Kâinat kumandasındaki İslâm Ordusu, güneşin sıcaklığına,
çölün kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu.
Bir ara mücâhidler, “Yâ Resûlallah!.. Ebû Zerr, devesi yürümediğinden
geride kalmış.” dediler.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Eğer onda bir hayır varsa, Yüce Ailah, onu
bize kavuşturur.” buyurdu.
Ebû Zerr (r.a.), devesi zaîf olduğu için geride kalmıştı; devesinin
yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar
altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.
Ordu, bir konak yerinde istirahate çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte
olduğu görüldü; yaklaşan, Ebû Zerr’di. Mücâhidler, Peygamber
Efendimize haber verdiler. Şöyle buyurdular:
“Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin! O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür
ve yalnız başına haşrolur!”
Bu fermanı Nebevî’den seneler sonra, Hz. Osman’ın hilâfeti
sırasındaydı.
Şam’da ikamet etmekte olan Ebû Zerr, bir gün, “Altını ve gümüşü
yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte
bunları, elem verici bir azabla müjdele!” mealindeki âyeti kerîmeyi
okudu.
Hz. Muaviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, Ehli Kitap
hakkındadır!” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır; bu, hem bizim, hem de Ehli
Kitap hakkındadır!” cevabını verdi.
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı.
Hz. Muaviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor.”
diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikâyet etti.
Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.
Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslâm Halifesi, “Yanımda kal, bütün
ihtiyaçlarını karşılayayım.” diye teklifte bulundu. Fakat o,
“Dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok.” diyerek bu teklifi kabul
etmedi.
Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal.” diye
teklif etti.
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve, “Rebeze’ye gitmeme izin ver.” diye
dilekte bulundu.
Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta
bulunan Rebeze’ye gitti.
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sâdece zevcesi ile hizmetçisi
vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi
yolun ortasına koyunuz! Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu,
Resûlullah’ın (s.a.v.) sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım
ediniz.’ deyiniz.” diye vasiyet etti. Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye
ağlıyorsun?” diye sordu.
Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiçbir
şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok!” dedi.
Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak.” dedikten sonra şöyle
konuştu:
“Bir gün birkaç kişiyle birlikte Resûlullah’ın huzurunda idik. Şöyle
buyurdular:
‘”İçinizden birisi kır bir yerde vefat edecek; cenazesinde mü’minlerden
küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.’
“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatler içinde vefat
ettiler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır yerde ölüyorum!
Yolu gözetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin!”
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicret’in 32. senesinde yanında sâdece
hanımı ve hizmetçisi bulunduğu hâlde vefat ederek, Hz.
Resûlullah’ın 20 sene önce verdiği haberi tasdik etti.
Vefat edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini verine getirdiler;
yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.
Tam o sırada, umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıkageldi.
İçlerinde meşhur fakih Abdullah b. Mes’ud da vardı.
Hizmetçisi ayağa kalkıp, “Bu, Resûlullah’ın sahabîsi Ebû Zerr’dir.
Gömülmesi için bize yardım ediniz.” deyince, Hz. Abdullah b. Mes’ud
kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûli
Kibriya’nın seneler önceki fermanını tekrarladı: “Ebû Zerr, yalnız başına
yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”
Sonra da hep beraber bu büyük sahabînin cenazesini defnettiler.

İSLÂM ORDUSU, HICR’DA

İslâm Ordusu, Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.
Medine’den yedi merhale mesafede bulunan, Şam yolu üzerindeki
Hıcr, Hz. Salih’in (a.s.) kavmi olan Semud’un geceyarısından sonra
Cenâbı Hakk tarafından estirilen bir toz bulutuyla helak olduğu
yerdi.
Buraya varınca, Peygamber Efendimiz, “Şu, azaba uğratılmış olanların
evlerine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak
giriniz.” buyurdu.
Mücâhidler, Hıcr’in kuyusundan su aldılar; onunla hamurlarını
yoğurdular.
Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, “O kuyunun suyundan
içmeyiniz; ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla
yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiçbir şey yemeyiniz!”
diye emretti.

Peygamberimizin Yağmur Duası

Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm Ordusunda büyük bir susuzluk
başgösterdi. Mücâhidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı
şöyle anlatır: “O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını
zannettik! Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su
arıyor, ancak orada su bulamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ,
içimizden biri, devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti!”

MÜNAFIKLARIN DEDİKODULARI

Müslümanlar arasında bulunan münafıklardan bazıları, bunu fırsat
bilerek dedikoduya başladılar: “Eğer Muhammed gerçekten bir peygamber
olsaydı, Musa Peygamber’in kavmine, Allah’tan yağmur dileyip
yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah’tan yağmur diler, yağmur
yağdırırdı!”
Peygamber Efendimiz, bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar,
böyle söylüyorlar, öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını
umarım.” buyurdu.
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:
“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında, Ebû Bekir, dayanamayarak,
Resûlullah’a (a.s.m.) şu ricada bulundu:
“Yâ Resûlallah!.. Allah, duanızı kabul eder. Ne olur, bizim için hayır
duada bulunsanız… ‘
“Resûlullah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu. “Ebû Bekir,
‘Evet yâ Resûlallah!..’ dedi.
“Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak dua etti. Daha
duasını bitirmeden, hava birdenbire karardı. Önce yağmur çiselemeye
başladı, sonra da sağanak hâlinde boşaldı. Bütün mücâhidler ellerindeki
kablarını doldurdular.
“Konakladığımız yerden ayrılınca bir de ne görelim? Yağmur sâdece
ordunun bulunduğu bölge içine yağmış, o bölgenin dışında bir tek
damla düşmemiş!”
İşte, Kâinatın Efendisi, böylesine bir dua, bir niyaz ve istek ile Allah’ın
ikram ve ihsanına mazhar oluyordu.
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz birçok mucizeye, ikram ve ihsana
mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu
ikram ve ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise îmanları daha da
kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.

Kasva ‘nın Kaybolması

Sefer sırasında bir ara Resûli Ekrem Efendimizin devesi Kasva kayboldu.
Ashabı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulamadılar.
Münafıklar, bunu da fırsat bilerek, Hz. Resûlullah’ı rahatsız edici söz
söylemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd b. Lusayt,
“Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber olduğunu söyler, gökten haber
verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez!” diye söylendi.
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca,
“Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim, ondan başkasını
asla bilemem!” diye buyurdu ve ilâve etti: “Şimdi de Allah bana bildirdi
ki, Kasva, filân ve filân dağların arasındaki vadidedir; yuları bir ağaca
takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz, onu bana getiriniz.”
Sahabîler, Hz. Resûlullah’in tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen
yuları bir ağaca dolanmış hâlde buldular ve alıp getirdiler.
Resûli Ekrem, ancak Cenâbı Hakk’ın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir,
insanlar için gayb hükmünde olan hâdiseleri haber verirdi. Bu, onun
mazhar olduğu mucizelerinin bir nev’idir.
Resûlullah’ın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbâle âit bütün
haberler, ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.