Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAM

3 sene önce
931 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAM

israiloğullarına gönderilen ve Kur’an-ı kerimde ismi bildirilen peygamberlerdendir. Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülül’azm denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi Hazreti Meryem’dir. Hazreti Meryem’in babası, Dâvud aleyhisselâmın soyundan ve Benî israil’in bü- yüklerinden imran adında bir zattır. Hazreti Meryem Bu zatın hanımı Hunne, çocuğu olmadığı için; “Allahü teâlâ bana bir çocuk ihsan ederse, onu Beyt-ülMukaddes’e hizmetçi yapacağım.” diye adakta bulunmuştu. O zaman erkek çocukları, Beyt-ül-Mukaddes’e (Mescid-i Aksa) hizmetçi olarak adamak âdetti. Hunne hamileyken kocası imran vefat etti. Bir müddet sonra bir kız çocu- ğu doğurdu ve adını, Allahın kulu manasına gelen “Meryem” koydu. “Ya Rabbi! Ne yapayım kız oldu, sen onu kabul buyur!” diyerek, Allahü teâlâya yalvardı ve çocuğunu alıp, Beyt-ül-Mukaddes’e gö- türdü. “Alınız, bu çocuk buraya adaktır!” diyerek Meryem’i oradaki hizmet- çilere bıraktı. Hazreti Meryem, büyük bir zat olan imran’ın kızı olduğundan, birçok kimse, onu büyütüp yetiştirmek istemişti. Fakat teyzesi Elisa’nın kocası ve peygamber olan Zekeriyya aleyhisselâm, Meryem’i alıp evine götürdü. Hazreti Meryem, teyzesinin yanında büyüdü. Daha sonra Zekeriyya aleyhisselâm ona, Beyt-ül Mukaddesde husûsî bir oda yaptırdı. Hazreti Meryem odasına çekildi ve ibâdetle meşgul oldu. Yanına Zekeriyya aleyhisselâmdan başka kimse giremezdi. Zekeriyya aleyhisselam Hazreti Meryem ALEYHiSSELÂM nına her gidişinde orada yiyecek birşey olduğunu görürdü. Bu hususta Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Rabbi Meryem’i güzel bir kabul ile kabul buyurdu, onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyya peygamberi de ona kefil, himâyesine memur kıldı. Zekeriyya ne zaman Meryem’in bulunduğu mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu: “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi. O da: “Bu, Allah tarafından; şüphe yok ki, Allah dilediğini hesabsız olarak rızıklandırır.” dedi. (Âl-i imrân 37) Hazreti Meryem, Beytül Makdis’de gece-gündüz hep ibâdetle meşgûl olurdu. O kadar çok ibâdet ederdi ki, ibâdeti isrâiloğulları arasında darb-ı mesel hâline gelmişti. Hazreti Meryem’in faziletleri Meryem (r.anhâ) gecegündüz hep ibâdetle meş- gul olurdu. O kadar çok ibâdet ederdi ki, ibâdeti Benî israil arasında darb-ı mesel hâline geldi. Hâli ve hareketi, yaşayışı pek gü- zel idi. Allahü teâlâ ona bir çok kerametler, güzel haller ihsan etmiş idi. Kerîm hâllerden, şereşi muamelelerden yâni keramet cinsinden onda görünen şeyler, harikulade hâller meş- hur olup yayıldı. Ayet-i kerîmelerde me- âlen buyruldu ki: “Habî- bim! Meryem’i de) yâd eyle ki, o, ırzını (bir kal’a gibi) haramdan korumuştu…” (Enbiyâ sûresi: 91) “(Allahü teâlâ, îmân edenlere Fir’avn’ın hanımı Asiye binti Müzâhim’i bir misâl yaptığı gibi) imrân’ın kızı Meryem’i de bir misâl yaptı ki, o ırzını, bir kal’a gibi korumuş, pek sağlam bir şekilde muhafaza etmişti.” (Tahrîm sûresi: 12) “Yâd eyle şu vakti ki; melekler (yâni Cebrail aleyhisselâm, Hazreti Meryem’e şifahen) şöyle demişti: “Ey Meryem! Muhakkak ki Allahü teâlâ (çok ibâdet etmenle ve tertemiz olmanla) seni seçti ve seni (kötü hasletlerden ve kabîh, çirkin âdetlerden) pak etti. Ve seni âlemdeki (zamanındaki) bütün kadınlara mümtaz kıldı, (Hazreti Meryem, Allahü teâlânın pek çok lütuf ve ihsanına kavuştu. Allahü teâlâ bunu beyân buyurduktan sonra, bu nimetlere şükür olarak ibâdet ve tâatını arttırması- nı ona vâcib kıldı ve buyurdu ki:) Ey Meryem! (fiükür için) Rabbin teâlâ hazretlerine tâate devam eyle! (Veya O’na şükür için namazında kıyamını uzun eyle!) Rabbine secde eyle! Rükû edenlerle beraber rükû eyle (namaz kılanlarla namaz kıl).” (Al-i imrân sûresi: 42-43) Bu emirden sonra Hazreti Meryem’in ibâdet ve tâate devamı daha çok arttı. imâm-ı Evzâ’î (r.aleyh) buyurdu ki: “Vaktâ ki Meryem (r.anhâ) bununla emrolundu, namazda çok durmaktan, çok namaz kılmaktan ayakları şişti…” Hazreti Meryem, o zamanda bulunan bütün kadınların en faziletlisi idi. Nitekim Buhâride Hazreti Ali’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ; “Îmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan bütün kadınların hayırlısıdır. Bu Ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hadîce’dir (r.anhümâ)” buyurmuşlardır. Hazreti Meryem’in Hazreti isa’ya müjdelenmesi Hazreti Meryem, on beş yaşındayken Yûsuf-i Neccâr adında biriyle ni- şanlanmıştı, fakat onunla evlenmedi. Allahü teâlâ kendisine babasız olarak bir çocuk vereceğini müjdeledi. Bu hususta Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Melekler: “Ey Meryem! Allah kendinden bir kelimeyle (bir emirle yaratılacak çocuğu) sana müjdeliyor, ismi Meryem’in oğlu Mesih-isâ’dır. Dünyâ- da da, âhirette de şânı yü- cedir, hem de Allaha yakın olanlardan…” demişlerdi. Meryem: “Ey Rabbim! Bana bir insan dokunmamış- ken nasıl benim bir çocu- ğum olabilir?” dedi. Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “Doğrudur, sana bir kimse dokunmamıştır, fakat Allahü teâlâ dilediğini yaratır ve O, bir şeyi murâd edince ona sâdece “ol” der, o hemen oluverir.” (Âl-i imrân: 45-47) Hazreti Meryem, Allahü teâlânın dilemesiyle hâmile kaldı. Bundan bir müddet sonra normal hâmilelik hâlleri görülmeye başladı. Yahûdî kavmi hâmile oldu- ğunu anlayınca, ona iftirâ etmeye başladılar. Yûsuf-i Neccâr onun hâmile olduğunu görünce, adetâ ne olduğunu şa- şırdı. Bunu nasıl yorumlayacağını bilemedi. Onun iffet, haya ve edebinin ne derece kemâlde olduğunu biliyor, yanlış bir iş yapmasına asla ihtimâl vermiyordu. Fakat Hazreti Meryem hâmile idi ve bunun, zahirde bir tek îzâhı vardı, o da, bir erkeğe yakın olması… Bu durum karşısında ne yapacağını, nasıl tavır alacağını bilemiyor, fakat mes’eleyi çö- zemediği için de adetâ aklını kaçıracak gibi oluyordu. Nihayet bir yolunu bulup, Hz. Meryem’e dedi ki: -Ben sende çok garib bir hâl görüyorum. Bu mes’eleyi saklayıp, kendimle mezara götürmeyi yâni ölünceye kadar hiç kimseye bahsetmemeyi istediysem de muvaffak olamadım. Hazreti Meryem ona; -Söylemek istediğini söyle, dedi. -Bana söyler misin? Hiç tohum ekmeden ekin biter mi? -Evet biter. -Peki yağmur yağmadan ağaç yetiştiği olur mu? -Evet olur. -Erkek olmadan çocuk meydana gelir mi? Babasız olarak çocuk doğar mı? Bunun üzerine Hazreti Meryem, şöyle dedi: -Evet doğar. Allahü te- âlâ tohumu ilk yarattığında, tohumdan mı yarattı? Elbette tohumsuz yarattı. Bunu biliyor musun? Allahü teâlâ, ağacı ilk yarattı- ğında yağmur ile mi yarattı? Elbette yağmursuz yarattı. O, yağmuru da, suyu da, ağacı da, tohumu da kendi ilâhî kudretiyle ve sâdece “Ol” emri ile yarattı. (Yine ezelî takdîri ile bu âlemde her şeyin sebepler ile meydana gelmesini dilediğinden, meselâ yağmuru, ağacın yetişmesi için bir sebep kıldı. Böyle sebepler olmadan da elbette yaratır. Fakat yine O, hâdiselerin sebepler ile vuku bulmasını dilediği için, hâdiseler, sebepler ile cereyan etmektedir. Meselâ; ateşi yakmaya, bıçakesmeye sebep kılmış- tır. Fakat dilerse bunlarda te’sir halketmez. Meselâ; ateşin, ibrahim aleyhisselâmı yakmaması, bıçağın, Hazreti ismail’i kesmemesi böyledir.) Yoksa sen, tohum ile yağmur sebepleri olmazsa, Allahü teâlâ ekin ile ağaç yetiştiremeyece- ğini mi zannediyorsun? Hazreti Meryem’in bu sözlerine karşı Yûsuf-i Neccâr; -Hayır öyle bir şey demiyorum. Bilakis Allahü teâlâ dilediği her şeyi yapmaya kadirdir. Mutlak kudret sahibi yalnız O’dur. Bir şeyin olmasını dileyince yalnız “Ol” emrini verir. O şey de hemen oluverir diyorum, dedi. Hazreti Meryem; -Peki sen Allahü teâlanın Hazreti Âdem’i ve Hazreti Havva’yı da anasız ve babasız olarak yarattığı- nı bilmiyor musun? deyince, o; – Evet biliyorum, dedi. Bu konuşmalardan, Hazreti Meryem’in-hâşâ- yanlış bir iş işlemediğini, bu hamileliğin, Hak teâlanın takdîri ve kudretiyle, bir erkekle temas olmadan meydana geldiğini iyice anlayan Yûsuf-i Neccâr, artık bu hususta daha fazla soru sormanın, fikir yürütmenin ve çeşitli zanlarda bulunmanın yersiz olduğunu düşündü ve yanlış karar vermekten kaçındı. israiloğulları arasında yapılan dedikodulardan çok üzülen Hazreti Meryem, doğumu yaklaşınca, insanlardan uzak olan, Kudüs’ün 10 km güneyindeki Beyt-i Lahm adı verilen kasabaya çekildi. Hazreti isa’nın beşikte konuşması Hazreti Meryem, doğumun ilk alâmetleri belirdiği sırada bulunduğu yerin bahçesinde yürürken, kurumuş bir hurma ağacının altına geldi. Doğum sancıları şiddetlendiğinden bu ağaca yaslandı. Yaslandığı kuru hurma ağacı yeşillendi. Mevsim kış olduğu hâlde meyve verdi. Ayağının altında küçük bir su kanalı akmaya başladı. Bu hâl, Hazreti Meryem’i tesellî etti. Nihâyet, yaslandığı kuru hurma ağacının altında Hazreti Îsâ dünyâya geldi. Îsâ aleyhisselâm doğduğu zaman, doğudaki ve batı- daki bütün putlar yıkılıp, yere döküldü. fieytanlar bu duruma şaştılar. Nihâyet büyükleri olan iblîs, onlara Îsâ aleyhisselâmın dünyâ- ya geldiğini haber verdi. O doğunca gökte büyük bir yıldız göründü. Hazreti Meryem, insanların kendisine ağır ithamlarda bulunarak iftirâ yapacaklarından iyice endişelenmeye başlamıştı. Bu sırada kendisine ilhâm edildiği Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu şekilde bildirilmektedir: “(Cebrâil, yüksek bir yerde bulunan) Meryem’e aşağı tarafından şöyle çağırdı: “Sakın üzülme, Rabbin senin alt yanında bir su arkı yarattı. Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş tâze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen Ben Rahmana, Allaha bir oruç (susmak) adadım. Onun için bugün hiç kimseye aslâ söz söylemeyeceğim.” de. (Meryem: 24-26). Hazreti Meryem’in Beyt-i Lahm’de olduğunu ve çocuk doğurduğunu öğrenen Yahûdîler, toplanıp Beyt-i Lahm’e gittiler. Hazreti Meryem, onların geldiğini öğrenince, kuca- ğında çocuğuyla berâber onların yanına gitti. Onu kucağında bir çocukla gö- ren isrâiloğulları, hakâret etmeye başladılar. – Ey Meryem! Sen çok çirkin bir iş yaptın. Hâlbuki sen çok temiz bir âileye mensupsun, dediklerinde; Hazreti Meryem onların kaba sözlerine karşı hiç peygamberler tarihi ansiklopedisi 390 iSA ALEYHiSSELÂM ses çıkarmadan parma- ğıyla “Buna sorun” manasında yeni doğan çocuğa işaret etti. Onun bu hareketini görenler çıkışarak; – Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz. O çocuk bize cevap veremez, dediler. Bu sırada kundaktaki çocuk (Îsâ aleyhisselâm) annesinin işâretiyle dile geldi ve hârikulâde olarak konuşmaya başladı. – Ey câhiller! Benim yüksek şânıma taarruz etmeyiniz ve annemi ayıplamayınız. Muhakkak ki ben, Allahü teâlânın kuluyum. O, bana kitap verip, beni peygamber kılacaktır. Her nerede olsam beni mübârek kıldı ve hayatta olduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni anneme hürmetkâr kıldı. Doğ- duğum günde, öleceğim günde ve diri olarak kabrimden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir, dedi isrâiloğulları beşikteki çocuğun şehâdeti üzerine şaşırıp kaldılar, fakat dedikodu yapmaktan ve iftirâ- lardan da vazgeçmediler. Hazreti Îsâ’nın doğduğu sırada Filistin’deki Yahûdî Kralı, çocukları öldürtüyordu. Hazreti Meryem, oğlu Îsâ aleyhisselâmı alıp, Mı- sır’a gitti. Hazreti Îsâ, on iki yaşına ulaşıncaya kadar orada ikâmet ettiler. Bu kü- çük yaşta, kendisinden fevkalâde hâller zahir oldu. Bunlardan biri şu idi: Evinde kaldıkları ağanın bir şeyi kaybolmuştu. Bu evde, fakirler, zayışar, düşkünler muhtaçlar kalırdı. Ağa, kaybolan bu malı, parayı kimin aldığını anlayamadı. Hazreti Meryem’e bu hâdise çok ağır geldi. Orada kalan diğer insanlar da çok üzüldü. Ev sahibinin canı çok sıkılmıştı. Bu işi siz yaptınız diyerek oradakileri azarladı. Îsâ aleyhisselâm bu hâli görünce, duruma müdâhale etti. O sırada orada biri kör, biri kötürüm iki kişi vardı. Hazreti Îsâ, kör adama seslenip; – Hadi, şu kötürümü al ve ayağa kalk, dedi. -Ben bunu yapamam, diye cevap verince; -Hadi, hadi. Evin şurasındaki delikten, ikiniz parayı alırken yaptığın gibi yap, buyurdu. O böyle deyince, körle kötürüm onu tasdik ettiler ve aldıkları parayı getirdiler. Îsâ aleyhisselâm, insanların gözünde büyüdü. Hâlbuki yaşı daha pek kü- çük idi. Hazreti Meryem, oğlu Hazreti isa ile birlikte Kudüs’e gelip, Nâsıra kasabasına yerleştiler. Hazreti isa’nın peygamberliği isa aleyhisselam ve annesi, Nasıra köyüne yerleştikten sonra uzun müddet burada kaldılar. Hazreti isa otuz yaşına girince, burada, Hak teâlâ tarafından peygamber olduğu bildirildi. Bulunduğu Nası- ra şehrine nisbetle, Hazreti isa’ya tabi olanlara Nasrani denilmiştir. Peygamber olduğu kendisine bildirilince hemen tebliğe başladı. insanların imana gelmelerini, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğreterek, ona göre amel etmelerini ve isyanda bulunmamalarını istedi. isa aleyhisselam tebliğ vazifesine devam ederken bir çok kimse kü- fürde direterek söylenilenleri kabul etmiyordu. isa aleyhisselamın daveti üç safhada olmuştur. O ilk önce kendisinin Allahü teâlâ tarafından israilo- ğullarına peygamber gönderildiğini ve Rabbinden bir hikmet ile geldiğini bildirdi. Kendisine iman etmelerini söyledi. insanlara Allahü teâlâdan korkmalarını, peygamber olduğu için kendine tabi olmalarını ve itaat etmelerini emretti. Bütün peygamberlere yaptıkları gibi insanlar ondan da, peygamberliğine delil olarak mûcizeler istediler. Umûmiyetle, kabul etmeye yanaşmayan insanlar, inadlarına bir sebep bulmak isterlerdi. Bu yüzden mûcize göster derlerdi. Güya peygamber oldu- ğunu söyleyen zat, mûcize olacak fevkalade bir şey gösteremeyecek, onlar da inanmamalarının bahanesini bulmuş olacaklardı. Bazıları da, hakikaten samimi kalb ile, o zatın peygamber olduğunu anlamak için mûcize ister ve mûcizeyi görünce de derhal kabul ve tasdik ederdi. işte, bütün peygamberler gibi, isa aleyhisselam da bütün bu istekler karşısında pek çok mûcizeler gösterdi. Böylece şüphe ve tereddü- de mahal bırakmadı. Hazret-i isa, davetinin ikinci safhasında, kendinden önce, Benî israil peygamberlerinin ilki olan Musa aleyhisselama gönderilen Tevrât’ın ve hükümlerinin bozulmamış aslı şeklini tasdik edici olduğunu bildirdi. Bununla beraber, Hak teâlânın, kendisine yeni bir din verdiğini ve incil kitabını indirdiğini söyledi. Böylece Tevrât’ta bulunan bazı hükümlerin değiştirildiğini açıkladı. Bilindiği gibi, Tevrât’ı tasdik demek, onun ilahi kitaplardan olduğunu kabul etmek demektir. isa aleyhisselama hatta bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselama bildirilen dinlerde, ibadetlere ve muamelata aid bazı hü- kümlerde değişiklikler bulunması onun ilahi bir kitab olduğunu tasdike mani değildir. Nitekim şimdi bütün mü’minler, Tevrât ve diğer ilahi kitapların hak olduklarına inanmakta, fakat bugün Kur’an-ı kerim hariç diğerlerinin tahrif edilip, değiştirilmiş olduğunu bilmektedirler. Yine bütün ilahi kitaplarda, Allahü teâlâ tarafından peygamberler vasıtası ile bildirilen iman, itikad hususları hep aynı olup, hiç değişmemiştir. Bütün peygamberler ümmetlerine aynı imanı bildirmişler, hep aynı şeylere inanmayı emretmişlerdir. Çeşitli zamanlarda gönderilen ilahi dinlerde olan değişiklikler, hep ibadetlerde, kalb ve beden ile yapılması ve sakınılması icabeden hususlarda olmuştur. imana aid hususlar değişmemiştir. isa aleyhisselam da kavmine, kendinden önce gönderilmiş olan Tevrât’ı tasdik ettiğini bildiriyor ve şöyle diyordu: – Size hem benden önce nazil olan Tevrât’ı tasdik edici olarak, hem de üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını Hak teâlânın sizlere mübah ettiğini bildirmek için geldim ve sizlere Rabbinizden, peygamberliğimi tasdik edici incil’i getirdim. O halde artık Allahü teâlâdan korkun ve sizi O’na davet ettiğim şeyde bana itaat edin. isa aleyhisselam aynı zamanda kavmine âhir zaman peygamberi olan Muhammed aleyhisselamı da haber veriyor ve şöyle diyordu: – Ey israiloğulları! Ben size Allahü teâlânın peygamberiyim. Benden evvel Musa’ya nazil olan Tevrât’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed (Muhammed aleyhisselam) ismindeki peygamberin müjdecisiyim. isa aleyhisselam davetinin üçüncü safhasında, kendilerine peygamber olarak geldiği israiloğullarını tevhîde, ancak ve sadece Allahü teâlâya inanmaya, sırf O’na iman etmeye davet etti ve israilo- ğullarına şöyle dedi: – fiüphe yok ki, Allahü teâlâ benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibadet edin. işte dosdoğru yol budur. Ey  Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allahü teâlâya ibadet ediniz. Benim ilah olduğum şekilde bir itikadda bulunmayın. Zira ilah olmakla benim münasebetim yoktur. Çünkü ben de sizin gibi bir beşerim. Her kim Allahü teâlâya şirk, ortak ko- şarsa, muhakkak ki, Allahü teâlâ ona Cenneti haram etmiştir. Onun meskeni, varıp kalacağı yer Cehennem’dir. fiirkle kendi nefislerine zulmedenlere, kendilerini Cehennem’den kurtarma hususunda yardım edecek hiç kimse yoktur. isa aleyhisselam böyle söylemekle onlara, hem hak olan doğru itikadı bildirip tarif etti, hem de şirk ve başka sebeplerle kendilerine zulmedenlere asla yardımcı bulunmayacağını bildirdi. isa aleyhisselam, israiloğullarının imana gelmeleri ve hidayete kavuşmaları için ne kadar davet ve tebliğde bulundu ise de, pek az kişi inandı. Üstelik onun, davette ısrarı çoğalıp devam ettikçe, israiloğullarının bunu kabul etmemek hususundaki inad ve ısrarları da artıyordu. Gün geçtikce biraz daha hırçınlaşıyorlar, bu daveti kabul etmemelerinin yanında, onun, tebliğe devam etmesine de dayanamıyorlardı. Bir de, onu, bu vazifeden alıkoymaya çalışmak için fevkalade gayret sarfediyorlardı. Nihayet Benî israil işi daha da ileri götürüp Hazreti isa’yı öldürmeye te- şebbüs ettiler. Bunun üzerine Hazreti isa, kendisine imân edenler arasından seçtiği on iki mü’mine, (havârîlere); – Allahü teâlânın dinine hizmette ve onu muhafaza edip korumada kim bana yardımcı olacak? buyurdu. Havârîlerin hepsi birden dediler ki: – Bizler, Allahü teâlânın dinine yardımcılarız. Bizler, Hak teâlâ hazretlerine inanıp, imân ettik. Bütün varlığımızla, her şeyimizle Allahü teâlânın dinine yardım edeceğiz, bu yola destek olacağız. Allahü teâlânın dininin yardımcı- ları olmamız elbette lazımdır. Çünkü biz, Allahü teâlâya imân ettik. O’na imân ise; O’nun dinine yardımcı olmayı, O’nun sevdiklerini himaye ve müdâfaa etmeyi, Allahü teâlânın dininin düşmanları ile de muharebe etmeyi icabettirir. Sen şâhid ol ki bizler sana tam bağlı gerçek îman edenlerdeniz. Yani biz, sana yardım hususunda bizden istediğine boyun eğici, seni himâye ve müdâfaa edicileriz. Bu hususta Allahü teâlânın emrine teslim olucularız. Peygamberlerin kavimlerinin lehinde ve aleyhinde şahidlik edecekleri o kıyamet gününde, bizim mümin olduğumuza şahidlik eyle. Havarilerin bu sözleri, dinlerinin hak olduğunu ve her peygamberin bildirdiği aynı iman esasları olduğunu ikrar ettiklerini ifade etmektedir. Bundan sonra da Havârîler, Hak te- âlâya yönelerek; – Ey Rabbimiz! Tarafından, katından bize ne inzal etmiş, göndermiş isen, biz onların hepsine imân ettik. Artık bizi, birliğini ve peygamberlerinin hak olduğunu tasdik eden, emrine uyup, nehyettiklerinden sakınanlarla ismimizi onların isimleri ile beraber yaz. ikram ettiğin şeylerde bizi de onların arasına kat, diye yalvarıp ilticada bulundular. Böyle söyleyen bu mü- minlere “Allahü teâlânın dininin yardımcıları” mâ- nâsına “Ensârullah” demiştir. Bu halis mü’minler “Havârîler” adı ile de anılmışlar ve daha çok bu isimle tanınmışlar, âyet-i kerimelerde de bu isimle zikrolunmuşlardır. Havariler Havârîler: isa aleyhisselamın kendisinden sonra iseviliği dünyaya yaymak için, eshabı arasından seçtiği on iki mü’min zattır. Bunların isimleri şöyledir. 1- Petrus veya Pierre: Asıl isminin, fiem’ûn, Simon veya Sim’ân olduğu da bildirilmiştir. 2- Anderas: Petrus’un kardeşidir. Buna Andre de denir. 3- Yuhannâ: Yahyâ demektir. Buna, Johannes, Jean ve Jani de denir. Ortodokslar Juvan, ingilizler John, Ermeniler de Ohannes demektedirler. 4- Büyük Ya’kûb: ingilizler buna James, Fransızlar ise Jacque derler. Yuhannâ’nın kardeşidir. 5- Filip. 6- Toma yahut Thomas. 7- Bartelemi veya Bartolome. 8- Matthias veya Mathias: Bilindiği gibi, Yudas ishar Yot (Yehûdâ) mü’min iken mürted olmuş yani imândan ayrılmış ve isa aleyhisselamın bulunduğu yeri Yahudilere haber vermişti. Neticede Yahudilerin gözüne, isa aleyhisselam şeklinde gösterilmiş, dolayısıyla onlar, Hazreti isa zannıyla bunu çarmıha germişlerdi. Hazreti isa da semaya kaldırılmıştı. işte, dinden çıkarak, mürted olup çarmıha gerilen Yudas’ın yerine, havârîler, Mathias’ı havârî seçtiler. isa aleyhisselamdan sekiz sene sonra ondan işittiklerini yazan Mettâ (Matthaus, Mattieu) başka olup havârîlerden değildir. 9- Küçük Ya’kûb veya Jacque. 10- Simon veya fiem’ûn. 11- Yehûdâ veya Yudas: Küçük Ya’kûb’un kardeşidir. 12- Luka’nın incil’inde, havârî olarak bunun yerine Judas Yakobi’nin ismi yazılıdır. Mettâ’nın incil’inde ise Lebbaus denildiği bildirilmiştir. isa aleyhisselamdan gördüklerini ve işittiklerini doğru olarak yazmış olan Barnabas, kendisinin on iki havârîden biri olduğunu bildiriyor. Hıristiyan kitablarında bunun yerinde Thomas yazılıdır. Havarilerin nasıl iman ettikleri şöyle anlatılmaktadır: Hazreti isa bir yolculukta bunlara uğradığında balık avlarlarken gördü ve; – Siz şimdi balıkçılarsı- nız. Bana tabi olursanız, halkı ebedî hayatta ve sonsuz saâdette tutarsı- nız, dedi. “Sen kimsin?” diye sorduklarında; – Ben Allahın kulu ve resûlü olan Meryem oğlu isa’yım, buyurdu. Mûcize istediler. Reisleri olan fiem’ûn balık ağını gece suya atmış ve boş çıkmıştı. isa aleyhisselam “Tekrar sal” buyurdu. Ağı tekrar saldığında o kadar balık avlandı ki, iki sandalın adamları toplanıp balıkları güçlükle çıkardılar. Sandalları balıkla doldurdular. Sonra hepsi iman ettiler. Gökten sofra inmesi Havârîler, gökten bir sofra inmesi için, Hazreti isa’dan duâ etmesini istediler. isa aleyhisselam onlara; hakîkî imân sahibi iseler, Allahü tealâdan korkmalarını ve böyle şeyler istememelerini bildirdi. – Siz Allahü teâlânın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? O’nun gökten bir sofra indirmeye kâdir olduğu hususunda tereddüdünüz olduğundan mı böyle bir şey istemeye cesaret ediyorsunuz? diyerek, bu isteklerinin münasib olmadığını anlattı. Daha evvel kendilerine mucize gösterdiğini, artık Allahdan korkmalarını, fazla ileri gidip haddi aşmamalarını emretti. Havârîler; – Biz o sofradan yemeyi, kalbimizin mutmain olmasını, senin bize söylediklerinin doğru olduğunu yakinen bilmek istiyoruz. Maksadımız, Allahü teâlâ- nın lütfuna nail olmak, buna kavuşmakla imânımı- zın kuvvet bulmasını te’min etmektir. Yoksa bozuk bir maksadımız yoktur, dediler. Böylece havârîler, bunu istemekteki maksadlarının, Hak teâlânın kudretinde tereddüd ve daha önce gördükleri mucizelere kanâatsizlik olmadığını bildirdiler. Gerçekten maksadları; açlıklarını gidermek, sofranın indiğini bizzat görerek kalben mutmain olup imânlarını kuvvetlendirmek; bir de bizzat gözleriyle gördüklerini orada bulunmayanlara anlatmaktır. Böylece istek ve niyetlerinde samimi oldukları anlaşılınca, isa aleyhisselam gusl edip iki rekat namaz kıldı. Üzerinde eski bir elbise vardı. Ayakta durdu ve ellerini bağlayarak, başını önü- ne eğdi. Çok ağlıyordu. Allahü teâlânın lütfuna gü- venerek duâ edip yalvardı. Hak teâlâdan, kendilerine bir sofra indirmesini, sofranın kendisinin peygamberliğine bir âyet, mucize olmasını, o günün, kendileri ve daha sonra gelenler için bayram, neş’e ve sevinç günü olmasını niyaz etti. Niyazında Hak teâlânın, rızık verenlerin en hayırlısı olduğunu beyan etti. Hazreti isa’nın bu mü- nâcâtı üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki: – Yâ isa! Ben istenilen sofrayı istenilen şekilde gökten indirmeye mutlak kâdirim, elbette indiririm. Lakin sofra geldikten sonra nimete nankörlük ve küfreden olursa, böylelerine âlemde hiç bir kimsenin görmediği azabı ederim. Bundan sonra, insanların gözleri önünde, duman gibi hafif iki bulut arasından kırmızı bir sofra indi. isa aleyhisselam ağlı- yor, bir taraftan da; “Ey Allahım! Beni şükredenlerden eyle. Yâ Rabbî! Onu rahmet kıl! Cezâ ve azâb kılma” diye yalvarıyordu. Sofra indiğinde orada bulunan herkes sanki hayretten donakalmıştı. Bereketli sofranın güzel kokusu hazır olanların üzerine misk ve amber gibi yayılı- verdi. Sonra isa aleyhisselam abdestini tazeleyip namaz kıldı. Ümmeti hakkında, bu nimetlere şükretmemeleri halinde çok büyük cezaya uğrayacaklarını düşünerek endişeleniyor ve bu sebeple ağlayıp sızlıyordu. Daha sonra; “Bismillâhi hayrurrâzıkîn” yani rızık verenlerin en hayırlısı olan Allahü teâlânın ismi ile diyerek sofranın üstünde bulunan örtüyü kaldırdı. Örtü kaldırılınca, sofranın üzerinde, kendi yağıyla kızarmış ve kebap olmuş bir balık gördüler. Balığın üstünde pul, içinde kılçık yoktu. Baş tarafında tuz ve kuyruk kısmında ise bir kâse içinde sirke ve etrafında çeşit çeşit sebze bulunuyordu. Ayrıca sofrada ayrı ayrı konmuş beş adet ekmek vardı. Ekmeklerden birinin üzerinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsünde yağ, dördüncüsünde peynir ve be- şincisinin üzerinde de kurumuş et vardı. Havârîlerin reisi fiem’un, Hazreti isa’ya:  Bu yemek dünya mı yoksa âhiret yiyeceklerinden midir? diye suâ etti. Bunun üzerine isa aleyhisselam; – Hiç birinden değil. Allahü teâlânın, kudretiyle şimdi yarattığı yemektir. Yiyin ve Allahü teâlânın nimetlerine şükredin, buyurdu. Havârîler; – Ey Allahın peygamberi! Bu mûcize içinde bir mûcize daha gösterir misiniz? deyince; Hazreti isa; – Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril! buyurdu. Sofradaki balık o anda canlandı. Üzerinde pullar oluştu ve hareket etti. Havâ- rîler endişeye kapıldılar. isa aleyhisselam onların, mûcize üzerine mûcize istemelerini hoş karşılamadı. Sonra; – Korkarım ki, azâb olunursunuz, dedi. Ardında da;  Ey balık! Hak teâlânın izni ile eski haline dön, buyurdu. Balık hemen eski kızarmış halini aldı. Orada bulunanlar, Hazreti isa’ya; “Önce siz yeyin” dediler. O ise; “Hayır kim istediyse onlar yesin” buyurdu. Havârilerde bir korku meydana geldi. isa aleyhisselam fakir, hasta, cüzzamlı, abraş ve sakatları çağırıp;  Allahü teâlânın ihsan ettiği bu rızıktan yiyin! Sizin için âfiyet, başkaları için belâdır, buyurdu. Bunlardan erkek ve kadın bin üç yüz kişi yedi. Hepsi doydu. Bereketinden, herkes yiyip doydu- ğu halde balık olduğu gibi kalmış, sofrada bir eksilme olmamıştı. insanların gözleri önünde bu bereket sofrası tekrar göğe çekildi. Sofranın bereketiyle hastalar şifâ bulup, fakirler zengin oldu. Üstelik bunlar ömürleri boyunca hastalık ve yoksulluk da görmediler. Sofradan yemeyenler bu hali görünce üzülüp, pişman oldular. isa aleyhisselâmın elçileri isa aleyhisselam Nusaybin’de bulunan kibri ve zulmü ile meşhur bir hü- kümdarı imâna davete me’mur edilince, harekete geçti. Havârîlere; – Hanginiz bu şehre varıp; “Allahü teâlânın kulu ve resûlü ve kelimesi olan isa aleyhisselam, size doğru geliyor” diye seslenir, buyurdu. içlerinden Ya’kûb; – Ben gideyim, dedi. isa aleyhisselam ona; Peki git, ama oradan en önce uzaklaşan sen olacaksın, buyurdu. Havari Ya’kub’dan sonra içlerinden Tevmân, izin alıp beraber gittiler. Hazreti isa, Tevmân’a; Ey Tevmân! Takdir böyledir ki, yakın zamanda senin başına bela gelecek, buyurdu. fiem’ûn da;  Yâ Rûhallah! izin verirseniz ben de gideyim, ama bir şartım vardır. Eğer dara düşersem ve sizi çağırırsam, nazarınızı, himmet ve yardımınızı eksik etmeyesiniz, deyip, izin aldı. Üçü beraber o şehre doğru gittiler. fiem’ûn, şehrin dışında durup, yoldaşlarına,  Siz girin seslenin, zarara uğrarsanız, ben sizi kurtarmaya çalışırım, dedi. Ya’kûb’la Tevmân şehri girdi. Ya’kûb bildirilen şekilde seslendi. Sesi duyunca insanlar onların başlarına toplandı. Allahın birliğine davet ettiler, ancak onlar inanmadılar. Oranın halkı, daha önce isa aleyhisselam ile Meryem’i gerçek dışı şekilde işitip, sû-i zan ettiklerinden, -hâşâ dil uzatıp, lanet ettiler. Elçileri şehrin hakimine götürdüler. fiâh, Tevman’a işkence ettirip, zindana attırdı. fiem’ûn bu hali haber alıp şehre girdi. Halini gizledi. Güzel tedbir ve bazı çarelerle hakime yaklaştı. Hususi adamlarından ve nedimlerinden, sohbet arkadaşlarından oldu. Bir gün şehrin hakimine; – Müsâmahanıza sığınarak Tevmân’dan birkaç şey sormama izin vermenizi isterim, dedi. fiah; “Peki” dedi. fiem’ûn; Tevmân’ı yanına getirtti. Birbirlerini hiç tanımıyor gibi davrandılar. fiem’ûn;  Ey kişi, senin sözün nedir? dedi. Tevmân; isa aleyhisselam Allahın kulu ve resûlüdür derim, dedi. – Sözünün doğruluğuna delilin nedir, deyince; Her hastalığa ilac olmaktır, dedi. – Tabibler de bunu yapabilir, başka delil var mı? Evlerinde ne yeyip ne sakladıklarını bildirmektir.  Kâhinler de bunu yapabilir, başka alamet var mı?  Çamurdan kuş sûreti yapıp üşeyince, kuşun canlanıp uçması.. – Sihirbazlar da bunu yapabilir, başka alamet var mı? – Hak teâlânın izni ile ölüleri diriltir. Tevman’ın bu sözü üzerine fiem’ûn Hakime bakıp; – Bu büyük iddiadadır. Ölüleri diriltmek, Allahü teâlâya ve mûcize olarak peygamberlere mahsusdur, sihirbaz ve yalancıların işi değildir. Eğer doğru ise, isa’yı çağırtıp soralım. O bunu inkar ederse, bu adama her çeşit azâbı yapalım; yok ölüyü diriltirse ki bu çok zor bir ihtimaldir, o zaman ona imân getirelim, dedi. Hakim, fiem’ûn’un bu sözlerini hoş karşıladı. Haber gönderdiler. Hazreti isa geldi. fiem’ûn yine tanımıyor gibi davranıyordu. Uzun uzun suâller sorup, isa aleyhisselam ikrar ve kabul edince, fiem’ûn;  Eğer doğru isen, hastaya şifâyı bu sakat adamında deneyelim, dedi. isa aleyhisselam, çeşitli mucizeler gösterdi. Ölüleri diriltti ve hastaları iyileştirdi. Neticede Hakim ve askerleri, kumandanları bu mûcizeleri görüp, Hazreti isa’nın Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğine gönülden inanıp imân getirdiler. Habib-ün Neccar isa aleyhisselam havâ- rîlerinden iki kişiyi, Allahü teâlânın emri ile Antakya’ya göndererek, orada yaşayan ve putlara tapan insanları, imâna davet etmeleri için vazife vermişti. Bu emir üzerine Antakya’ya giden elçiler, halkı Allahü teâlâya imâna, tevhide, davet ettiler. Onların bu davetleri, Antakya’yı idaresi altında bulunduran kral tarafından da duyuldu. Elçileri yanına çağırtıp görmek istedi. Elçiler kralın yanına geldiklerinde onlara; – Siz kimsiniz? dedi. Elçiler; Biz isa aleyhisselamın elçileriyiz, dediler. – Bu şehre niçin geldiniz, maksadınız nedir?  Sizi, işitmeyen, görmeyen ve hiç bir şeye kadir olmayan âciz putlara tapmaktan vazgeçip, herşeye kâdir olan ve her şeyi yaratan Allahü teâlâya imân ve ibadet etmeye davet için geldik.  Putlarımızdan başka bir ilâh mı vardır? Evet vardır. Seni ve ilâh diye taptığın putları ve her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Elçilerin bu sözüyle kendilerini imana davet eden elçileri hapsettirdi. Bu hapsedilme hadisesinden sonra, isa aleyhisselam, havârîlerinin reisi olan fiem’ûn’u da, Antakya’ya gönderdi. fiem’ûn oraya varıp, kendini tanıtmadan ve dikkat çekmeden, kralın yakınlarıyla yavaş yavaş temas kurdu. Onlarla samimi bir hava içinde görüşüp konuşmaya başladı. Onlar da fiem’ûn’un kral ile temas kurmasını sağladılar. Nihayet fiem’ûn, kralın muhabbetini kazandı. Bundan sonra hapsedilmiş olan elçileri kurtarmak, kralı ve halkı, Allahü teâlâ- ya imâna davet etmek için faaliyete geçti. fiem’ûn, krala çok tesir ettiğine iyice kanâat getirdikten sonra, maksadını krala açıkladı. Bunun üzerine kral ve krala bağlı olanlardan bir cemâat imân ettiler. Halka da tebliğde bulundular. – Gerçekten biz, size imânâ davet etmek için gönderilmiş elçileriz. Allahü teâlâya imân ediniz, dediler. Fakat halk onları yalanlayıp, imân etmediler. Onlarla mücâdele ettiler. Siz de bizim gibi insansınız, bizden üstün bir meziyetiniz yoktur. Hem Allahü teâlâ aleme ne vahiy, ne risalet, kısaca hiç bir şey göndermemiştir. Siz yalan söyleyenlerdensiniz, dediler. Elçiler dediler ki: – Rabbimiz biliyor ki biz, Rabbimizin emriyle, isa aleyhisselamın sizi imâna davet etmek için gönderdiği elçileriz. Bizim üzerimize düşen vazife apaçık bir tebliğdir. isa aleyhisselamın gönderdiği elçiler: “Bizim üzerimize düşen, apaçık bir tebliğdir” demekte, hem kendilerini teselli ediyorlardı. Yani; “Biz size tebliğde bulunmak sûretiyle vazifemizi yaptık. Artık biz bunun mes’uliyetinden, boynumuzdaki bu borçtan kurtulduk” dediler. Hem de Antakya halkı- nı, davetleri üzerinde dü- şünmeye teşvik ettiler. Çünkü; “Bizim üzerimize düşen, apaçık bir tebliğ- dir” demek, onların bu tebliğ hakkında ve kendi durumları hakkında düşünmelerini icabettiriyordu. Çünkü bu elçiler, tebliğlerine karşılık olarak onlardan ne bir ücret, ne de bir baş- kanlık, makam, mevki istiyorlardı. Onların işleri sadece insanları imâna davet ve bunu insanlara anlatmak idi. Bütün bunlar ise akıl sahiplerini, tefekküre, iyi düşünmeye sevkeden sebeplerden idi. isa aleyhisselamın elçilerinin davetten vazgeç- memeleri üzerine Antakya ahalisi: – Doğrusu biz, sizin yü- zünüzden uğursuzluğa düştük, yağmursuz kaldık. Eğer bu sözünüzden vazgeçmezseniz muhakkak sizi taşla öldürürüz. Bizden size acıklı bir işkence de dokunur, dediler. Câhillerin âdeti şöyledir ki, hep nefislerinin arzu ettiği şeyleri ararlar. Hevâ ve heveslerine uygun görmedikleri şeyi red ve inkar ederler. Hattâ bütün hayırları ve saâdetleri içinde toplayan bir şeyi nefslerinin hevâsına ve bozuk isteklerine uymadığı için kabul etmezler. işte bu sebeple, Antakya ahalisi, elçilere; “Biz sizi sevmiyoruz. Zira siz, bizim arzumuzun tersine bir takım şeyler teklif ediyorsunuz. Bize böyle “imân ediniz” demekten vaz geçin. Eğer bu teklifiniz vazgeç- mezseniz, sizi taşa tutarak öldürürüz” dediler. Nefslerinin hevâsına ve taşkın isteklerine uyan azgın insanların âdeti şöyledir ki; maksadlarına kavuşmak için önce çeşitli hile ve desîselere başvururlar. Böylece, içlerinde bulundurdukları azgınlığı ve kötülükleri gizlemek isterler. Eğer böylece maksadlarına ulaşamazlarsa, zora ve tehdide başvururlar. Nitekim putperest Antak- peygamberler tarihi ansiklopedisi 406 iSA ALEYHiSSELÂM yalılar, isa aleyhisselamın gönderdiği elçilere karşı bu yola başvurmuşlardır. “Size bizden acıklı bir işkence dokunur” diyerek, öldürünceye kadar taşlayacaklarını söylemeleri bu sebepledir. Onların bu tehdidine karşı elçiler bir adım bile gerilemediler ve: – Uğursuzluğunuz beraberinizdedir yani batıl inancınızda ve bozuk amelinizdedir. Size nasihat edilirse bunu uğursuzluk sayacak ve küfrünüzde devam mı edeceksiniz? Doğrusu siz haddi aşmış bir kavimsiniz, dediler. Antakya ahalisi, kendilerini saâdete kavuşturmak isteyen elçiler ile inatçı bir mücâdeleye girdiler ve aslâ dinlemediler. Neticede onları taşlayarak öldürmeye karar verdiler. Bu kararları- nı, daha önce elçilerle gö- rüşüp imân eden, Habîb’ün-Neccâr işitmişti. fiehrin en uzak bir yerinde olan evinden çıkıp, sür’atle koşarak, imân etmeyenlerin, elçiler ile mücâdele etmekte oldukları yere geldi. Halka, böyle bir işten vazgeçip, onlara inanmalarını söyledi. – Ey kavmim! Uyun bu gönderilen elçilere… Uyun sizden hiç bir ücret istemeyen o kimselere… Onlar hidayet üzeredilerler. Onlara uyunuz ki, tebliğ etmeleri ve sakındırmalarından dolayı, sizden bir ücret istemiyorlar. Onlar sizi dünya ve âhıret hayrına davet etmektedirler. Layık olan şey, onlara ittiba etmeniz, tâbi olmanızdır, dedi. Habîb’ünNeccâr böyle deyince, putperest halk; – Yoksa sen, bizim dinimize muhalefet edip, bu elçilerin dinine mi tâbi olursun? Bizim ilâhlarımı- za tapmayıp, onların ilâhı- na mı ibadet ediyorsun? dediler. Habib-ün Neccar: – Bana ne oldu ki, beni yaratan Allahü teâlâya ibadet etmeyeyim? Siz öldükten sonra O’na döndürüleceksiniz. Allahü teâlâ- nın huzurunda küfrünü- zün, batıl amellerinizin cezasını göreceksiniz. Ben, Allahdan başkasını, putları ilah edinir miyim? Eğer Allahü teâlâ bana bir zarar yapmak dilerse, putların şefaati bana hiç bir fayda vermez ve onlar beni kurtaramazlar. Eğer ben, Allahü teâlâdan başkasına ibadet edersem, apaçık bir hüsrân, sapıklık içinde olurum, diye cevap verdi. Habib-ün Neccar’ın şehid edilmesi Habîb-ün Neccâr, kavminin inkâr içinde olduğunu görünce, onlara karşı ifade tarzı çok üstün olan bir hitapla konuştu. Böylece, insanı yoktan yaratanın Allahü teâlâ olduğunu ve insanın öldükten sonra yeniden dirileceğini, dünyada yaptıklarının hesabı- nı vereceğini anlatmak isdedi. insanın yaratılması- nın bir nimet olduğuna, bu nimete şükür gerektiğine işaret etti. Bu şükrün de, insanın, Allahü teâlâya imân ve ibadet etmesi ile olacağını belirtti. Habîb-ün Neccâr, kavmini ikaz edip, gelen elçileri dinlemelerini ve Allahü teâlâya imân etmelerini söyledikten sonra, kendisinin Allahü teâlâya imân ettiğini şöyle bildirmiştir: – fiüphe yok ki ben, sizi de yaratan Allahü teâlâya imân ettim. işte bunu benden duyun. Gelin nasihatlerimi dinleyin. Habîb-ün Neccâr bu sözleri söyleyince, bunu işiten putperest halk, hep birden hücûm edip, taşa tutarak onu şehid ettiler. Habîb-ün Neccâr, şehid edilmek üzere iken de; “Yâ Rabbî! Kavmime hidayet ver” diyerek duâ ediyordu. O şehid edilince, Allahü teâlâ tarafından rûhuna hitaben; “Haydi gir Cennete” buyruldu. Bu hususta Yâsîn sûresinin 26 ve 27. âyet-i kerimelerinde meâlen buyruldu ki: “(Bütün nasihatlerine rağmen kavmi Habib-ünNeccar’ı şehid ettiler. fiehid edilince, Hak teâlâ tarafından onun rûhuna hitabedilerek;) Haydi gir Cennet’e denildi. (Onun rûhu) dedi ki: Ne olurdu, kavmim, Rabbimin beni bağışladığını, Cennet’le ikram edilenlerden kıldığı- nı bilselerdi. (Böylece kü- fürden vazgeçip, imân etselerdi ve böyle nimeti kazanmaya rağbet etselerdi.)” Meşhur ve mûteber tefsirlerde şöyle bildirildi: Habîb-ün Neccâr şehid edilince, rûhuna hitaben; “Haydi gir Cennet’e” denildikten sonra o, kavminin kendi halini bilmelerini temenni etti. Böyle bir temennide bulunması, kavminin küfür ve inkârdan dönüp tövbe etmelerini, şiddetli kızgınlık zamanında salih kimselerin yaptıkları gibi yapmaları- nı, yani düşmanlarına bile acıyıp, merhamet göstermelerini ve bu hususta kendisine benzemelerini teşvik içindir. Nitekim o, kavmi kendisini öldürdükleri esnada bile, onlara acıyıp; “Yâ Rabbî! Kavmime hidâyet ver” diye duâ etmiştir. Allahü teâlâ, imân etmeyen ve Habîb-ün Neccâr’ı şehid eden putperest kavme gadab edip, cezalarını hemen verdi. Cebrâil aleyhisselamın sayhası ile hepsi helak oldu. Kur’ân-ı kerimde meâlen şöyle buyruldu: “Ondan (Habîb-ün Neccâr’ın kavmi tarafından şehid edilmesinden) sonra, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. (Helak edilişlerine sebep) yalnız bir sayha (Hazreti Cebrâil’ın sayhası) oldu, hemen sönüverdiler, ölüp gittiler.” sayha ile helak edilenler, parlak bir ateşe, helak edilmeleri de ateşin sönüşüne benzetilmiştir. Canlı kimse parlak bir ateş gibidir. Canlı kimsede tabii bir hararet vardır. Bu hararet arttığı, çoğaldığı zaman, insandaki gadab ve şehvet halleri de artar. işte Habîb-ün Neccâr’ın kavminde de gadab ve şehvet halleri pek fazla idi. işte Antakya ahalisi de, gadablarının şiddeti sebebi ile Habîb-ün Neccâr’ı şehid ettiler. fiehvetlerine, nefslerinin hevasına pek ziyade dalmış olduklarından, heva ve heveslerine tabi olarak hak ve doğru sözü dinlemediler. Kendilerine gelen elçiler ve bu elçileri dinleyip, söylediklerini kabul etmelerini söyleyen Habîb-ün Neccâr, onların dünya ve âhı- ret saâdetine kavuşmalarını istemişti. Fakat ne var ki, nefslerinin isteklerine uymaları ve isyanları sebebiyle helak edildiler ve bir anda sönüp gittiler. Hazreti isa’nın göğe çıkarılması isa aleyhisselam, israiloğullarına gönderilen bir peygamberdir. israiloğulları daha önce kendilerine Musa aleyhisselamın getirdiği hak dine uymakta gevşeklik gösterdiler. Pek çok itirazda bulundular, hatta doğru yoldan tamamen ayrıldılar. Musa aleyhisselamdan sonra da nebiler gönderildi. Bu nebiler, israiloğullarını Musa aleyhisselamın bildirdiği dine uymaları için uyarıp, tebliğde bulundular. israiloğulları bunları dinlemediği gibi, pek çoğunu da şehid ettiler. israiloğulları- nın bütün bu isyanları ve azgınlıkları; bazan zulüm ile öldürülmelerine, bazan da esir edilip zillet içinde yaşamalarına sebep oldu. isa aleyhisselama peygamberliği bildirildiği sırada da israiloğulları dağınık bir şekilde ve zillet içinde yaşıyorlardı. Hatta kendilerini kurtaracak bir peygamber bekliyorlardı. Bekledikleri bu peygamberin, mücadeleci, tuttuğunu koparan, çok şiddetli, kavgacı, Yahudileri diğer milletlerin esaretinden kurtaracak olan bir şahsiyet olmasını umuyorlardı. isa aleyhisselam, onları hidayete kavuşturmak için gönderilip, vazifelendirilince, israiloğulları ona inanmadılar. Onu çok yumuşak buldular. Kurtarıcı olarak gelen isa aleyhisselam, dünyada sulh ve selamet hisleri yerleştirmeye, insanları birbirleriyle barıştırmaya çalıştı. Yahudilere, sapık yolda olduklarını ve bundan dönmelerini söyledi. ibadet olarak yaptıkları şeylerin gerçek ibadet olmadığını ve ahlaklarının bozukluğunu bildirdi. Kendisine tabi olmalarını ve sadece gösterdiği yolun doğru olduğunu söyledi. Yahudilerden bir cemaât, isa aleyhisselam ve annesi Hazreti Meryem’e dil uzattılar. isa aleyhisselam bunu duyunca onlar hakkında; – Allahım! Sen benim Rabbimsin. Sen beni “Ol” emrin ile yarattın. Bana ve anneme dil uzatanlara lanet eyle, diye bedduâda bulundu. Allahü teâlâ, onun bu duâsını kabul eyledi. Hazreti isa’ya ve annesine dil uzatanları maymun ve domuza çevirdi. Bu durumu gören Yahudiler, hadiseyi aralarında görüştüler. Hazreti isa’yı aramaya başladı- lar. isa aleyhisselamın havârîlerinden biri olan Yehû- dâ (Judas), birkaç kuruş karşılığı isa aleyhisselamın yerini onlara haber verdi. isa aleyhisselamı yakalamak için Yahudilerle beraber eve girince, Allahü te- âlâ, Yehûdâ’yı isa aleyhisselama benzetti. Yahudiler de, onu isa aleyhisselam diye yakaladılar. Öldürüp astılar. isa aleyhisselam da göğe kaldırıldı. Bu sırada 33 yaşında idi. Hıristiyanlar, isa aleyhisselamın haça gerilip, orada öldüğüne, fakat sonra dirilip göğe çıktığına, Müslümanlar ise, isa aleyhisselamın haça gerilmediğine, doğrudan doğ- ruya göğe kaldırıldığına inanırlar. Yahudiler, isa aleyhisselama benzetilen şahsı yakalayıp, isa aleyhisselam diye öldürdükten sonra; – Eğer bu isa aleyhisselam ise, bizim arkadaşımız nerede? fiayet, bu bizim arkadaşımız ise, isa aleyhisselam nerede? dediler. işte bu, Yahudilerin isa aleyhisselam hakkında ihtilaşarıdır. Bu hususta şüpheye düştüler. “Yüzü ona benziyor, bedeni o de- ğil” dediler. Bu hususta, Kur’an-ı kerimde Tevrât’ı değiştiren israiloğullarının inkârları ve isyanları sebebiyle lanete uğradıkları meâlen şöyle bildirildi: “Bu, (onları lanetlememiz) bir de inkârlarından, Meryem’e büyük iftirada bulunmalarında, Allahın resûlü Meryem oğlu isa’yı; “öldürdük” demelerinden ötürüdür. Yoksa, onu öldürmediler ve haça germediler. Fakat onlara öyle göründü. (Onlardan biri isa (a.s.) şeklinde kendilerine gösterildi ve bu adam öldürüldü.) Bu hususta ihtilaf edenlerin bilgileri ancak zan etmekten ibarettir.” Onu asmadılar, onu öldürmediler. Bilakis, Allahü teâlâ, onu kendi katına yükseltti. Allahü te- âlâ her şeye kadirdir, hakimdir.” (Nîsâ: 157,158) isa aleyhisselamın diri olarak göğe çıkarılması hususunda, Âl-i imrân sûresinde de şöyle buyrulmaktadır: “Yahudiler (isa aleyhisselamı öldürmek için) hileye saptılar. Allah da (isa aleyhisselamı göğe kaldırmak ve hilekârlardan birini isa aleyhisselam gibi gösterip, yine kendilerine öldürtmek sûretiyle onlara) mukabele etti, ceza verdi. Allahü teâlâ hile yapanlara, umulmayan yerden ceza vermeye onlardan daha kadirdir. O zaman Allahü teâlâ buyurdu ki: “Yâ isa! Muhakkak ben, seni yerden (en mü- kemmel şekilde) alıp meleklerin makamına yükselteceğim. Seni (ecelin bitince) öldürecek olan benim. Seni (sana kasteden) kafirlerin arasından çıkaracağım, onların şerlerinden kurtaracağım. Senin dinine tabi olanların, kıyamet gününe kadar küfredenlerin (âhırette) dönüşü de yalnız banadır. O vakit aranızda, ihtilaf ettiğiniz şeyde hükmü ben vereceğim. O kâfirlere gelince, ben onları dünyada da âhırette de en şiddetli bir azâbla cezalandıracağım. Ve onları azâbdan kurtarmak için hiçbir yardımcıları yoktur. Fakat imân edip, salih amel işleyenlere gelince, Allah onların hayır amellerinin sevabını noksansız olarak verecektir. Allah zâlimleri sevmez” (Âl-i imrân: 54-57) “Onu kesinlikle öldürmediler; tersine Allah onu kendisine yükseltti.” ayeti Hazreti. isa’nın yukarı kaldırılması anlamına gelmektedir. Zira bu ayette yükseltmek ve yukarı kaldırmak kelimesi (Rafea) kullanılmaktadır. Yükseltmek ve yukarı kaldırmak kelimesi bir şeyi aşağıdan yukarıya nakletmek anlamına gelir. Bazıları buradaki yüksetmeyi mecazi anlamına alarak; manevi makam ve derecesi yükseltildi, olarak tefsir etmektedirler… Halbuki bir kelimenin mecaza hamledilmesi için gerçek manasının imkan dahilinde olmaması gerekir. Kelimede gerçek mananın kastedilmesine engel teşkil eden bir karine olduğu zaman bu takdirde mecaz anlamı alınır. Halbuki burada manevi makamın kastedildi- ğine işaret eden bir karine ve alamet yoktur. Bu durumda kelimenin gerçek manası olan yukarı kaldırmak, yükseltmek anlamı kesinlik kazanır… Ayette belirtilen “yukarı kaldırmak ve yükseltmek” anlamını mecaz olarak dü- şünüp, manevi derecesinin ve makamının yükseltildiği tarzında tefsir etmek ayetlerin akışıyla uyumlu değildir. Yani bunun zikredilece- ği yer bu ayet olamaz… Zira ayetlerin ele aldığı konu bu mesele değildir. Diğer yandan büyük peygamberlerin (ülü’l-azm) hepsi de üstün makama ermiş resullerdir. (Allah onu yükseltti…) cümlesine (kendisine) kelimesini ilave etmek suretiyle, Hazreti. isa’nın yükseltilmesi için bir varış yeri (münteha) zikredilmesi, mecaz ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü yükseltme için bir varış yerinin tayin edilmesi, manevi mevkinin kastedilmesini anlamaya uygun değildir. Zira anlam bu olsaydı, o takdirde “Allah onu yükseltti…” denirdi. Fakat ayet: “Allah onu kendisine yükseltti…” demektedir. Kendisine yükseltmesi tabii ki semaya, meleklerin mekanına kaldırması anlamındadır. Manevi derecesinin yükseltilmesi sadece Hazreti isa Mesih’e has bir durum değildir. Ki Allahü teala onu burada Hazreti isa’ya bir ihsan ve iyilik olarak zikretsin. Tersine bütün peygamberler buna dahildir. Hatta salih ve iyi kimseler bile bu duruma girerler… Burada ayete “Allah onun ruhunu yükseltti…” anlamı vermekte doğru olarak gözükmemektedir. Zira bu durumda sadece Hazreti isa Mesihe mahsus bir durum değildir. Bütün peygamberler ve salihlerin ruhu Allaha yükselir… O halde burada yükselen hem ruhu ve hem de bedeniyle beraber onun şahsıdır. Zaten hiçbir müfessir ayetteki yükseltmeyi manevi makamın yükseltilmesi veya sadece ruhunun yükselmesi olarak tefsir etmemiştir. Zira bu ayette mecaz olmayıp ilk akla gelen anlamla bir şahsın ruhuyla ve bedeniyle semaya kaldırılması pek açıktır… Hazreti isa’nın nüzulunu inkar edenler, Teveffi kelimesinin vefat ve öldürmek manasına geldiğini, dolayısıyla onun ölmüş olduğunu ileri sürmekteler… Al-i imrân sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde ge- çen “müteveffîke” lâfzı sı- fat olup, seni öldüreceğim mânâsına değildir. Teveffi kelimesi başka manalara da gelmektedir. Bunlardan biri de “kabzetmek ve almaktır”. Mecaz olarak canını almak, öldürmek anlamına da gelir. Zemahşeri’nin “Esasu’l-Belağa” adı sözlüğünden anlaşılan budur. O halde ayetin anlamı: Seni yerden alacağım ve kendime, semama kaldıracağım, şeklindedir. Teveffi Kelimesinin “Almak, Kabzetmek” anlamına Gelişine Kur’an-ı kerimde bir çok misal vardır. Bazıları şunlardır: Allah, ölümleri anında canları alır (teveffi ettirir); ölmeyenleri ise uykularında alır (teveffi ettirir…) Zü- mer :42 : Geceleyin sizleri teveffi ettiren ve gündüzün neler yaptığınız bilen O’dur.” (Enam: 60 ) Yukardaki her iki ayette de geceleyin uykuda ruhların bir çeşit alınmasına (uyku haline) teveffi denilmiştir. Açıktır ki bu ayetlerde teveffi, ölüm anlamına gelmemektedir. işte bunlar gibi Hazreti isa hakkındaki ayette geçen teveffi de ölüm anlamında değildir… Bir Hıristiyan papazın hazırlamış olduğu ve Beyrut’ta katolik matbaasında basılan Arapça “EI-Müncid” lügat kitabında “teveffâ” kelimesine; “Hakkını tam olarak almak” mâ- nâsı verilmiştir. fiânına lâ- yık olanı vermek demektir. Öldürmek mânâsına mecazen kullanılmaktadır. Yâni bu âyet-i kerîmenin meali; “Ben, senin şânına lâyık olanı yaparım, meleklerin makamına yükseltirim” demektir. Allahü teâlâ dilerse yükseltir. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâ- mı yükseltmeyi dilemiş ve yükseltmiştir. Yahudiler tarafından öldürülmesini dilememiş ve çarmıha başkasını gerdirmiş, Hazreti. Îsâ’yı öldürtmemiştir. Bunun için bâzı tefsîr âlimleri “teveffî” kelimesine “almak” mânâsını verip; “Yahudilerin katlinden hıfz etmek için, yerden seni kamilen alır kabzederim” meali ile te’vîl etmiş- lerdir. “Kurtubî tefsîri”nde bu âyet-i kerîme tefsîr edilirken şöyle buyrulmuştur: “Dahhâk ve Ferrâ; “Ben seni yerden (en mükemmel şekilde) alıp…” mealindeki âyet-i kerîmede “teveffî” kelimesi ile “râfî’ “ yâni yükseltmek kelimesi arasında takdim te’hir vardır. Çünkü bu iki kelime arasındaki “vav”, tertîbi gerektirmez. Takdim te’hire göre mânâ şöyledir: “Seni, imân etmeyip küfredenlerin arasından, tertemiz olarak kurtarıp meleklerin makamına yükselteceğim. Yeryüzüne indirilmenden sonra da (ecelin gelince) vefat ettireceğim.” Bu hususda Hasen-i Basrî hazretleri ve ibn-i Cüreyc şöyle buyurmuş- lardır; “Teveffînin mânâsı, “Seni ölmeden yeryüzünden alıp semâya yükseltirim”demektir. Nitekim Arapça’da; “Falan kimseden malımı teveffî ettim” demek, malımı aldım demektir. Bu bakımdan “teveffî” kelimesi öldürmek mânâsına değil, almak manasınadır…” ibn-i Zeyd de; “Teveffî, kabz yâni almak manasınadır. Teveffî ve yükseltme birlikte olmuştur. Îsâ aleyhisselâm ölmemiştir, diridir” buyurdu. Rebî’ bin Enes de; “Teveffî, uyku ölümüdür yâni uyumak, uyutmak manasınadır” buyurmuştur. Bu hususda sahih olan kavi, Hasen-i Basrî’nin ve ibn-i Zeyd’in buyurdukları gibi olup, şöyledir: “Allahü te- âlâ Îsâ aleyhisselâmı diri olarak göğe kaldırmıştır. Göğe çıkarılırken vefat ettirilmemiş ve uyutulmamıştır. Bu kavil, Taberî’nin tercihidir.” Yehûda haça gerildi isa aleyhisselamın gö- ğe çıkarılması şöyle olmuştur: Yahudilerin Hazreti isa’yı öldürmeye teşebbüsleri üzerine, Cebrâil aleyhisselam isa aleyhisselama çatı penceresi olan bir eve girmesini söyledi. isa aleyhisselam böyle bir eve girince, Cebrâil aleyhisselam onu bu evden göğe çıkardı. Yehûda, isa aleyhisselamın şeklinde gösterildi. isa aleyhisselam diye o yakalandı ve haça gerildi. Orada hazır bulunanlar üç fırkaya (gruba) ayrıldı- lar. Onlardan bir fırka; “isa aramızda Allah idi. fiimdi gitti…” Diğer fırka; “isa aleyhisselam, Allahü teâlânın oğlu idi..”, Öbür fırka ise; “isa aleyhisselam, Allahü teâlânın kulu ve resulüdür. Hak teâlâ semaya (göğe) kaldırmak sûretiyle ona ikram ve ihsanda bulundu” dediler. Bu fırkalardan her birinin müstakil cemâati vardır. Ancak itikadlarının bozukluğu sebebiyle ilk iki fırka kâfir olup, itikadlarının düzgünlüğü sebebiyle üçüncü fırka mü’min kalmıştır. Hülâsa, Allahü teâlânın onların hilesine mukabelesi; isa aleyhisselamı gö- ğe kaldırması ve onlara isa aleyhisselama zarar vermeye imkân vermemesi ile olmuştur. Yahudilerin, isa aleyhisselamı öldürüyoruz zannederek, ona benzetilen birini öldürmeleri ve onu çarmıha germe hadisesi, o zaman Rum imparatoru tarafından duyuldu. Yahudiler, o Rum imparatoruna bağlı idiler. Rum imparatoruna şöyle denildi: – israiloğullarından birisi çıktı. Kendisinin Allahü teâlânın resûlü olduğunu haber verir, ölüleri diriltir, anadan doğma körü iyileştirirdi. Fakat şimdi o öldürüldü. Bunun üzerine Rum imparatoru; “Haberim olsa idi, onun öldürülmesine mani olurdum” dedi. Ve havârîleri Yahudilerin arasından çekip aldı. Havârîlere isa aleyhisselam hakkında sordu. Onlar da, isa aleyhisselamın ahvâlini olduğu gibi anlattılar. imparator, isa aleyhisselamın dinine tabi oldu. Yahudilerin haça gerdikleri şahsı indirip, gözler önünden kaldırdı. Onun asıldığı haça, hürmette bulundu. Onu muhafaza etti. Sonra israiloğulları ile muharebe etti. Onlardan pek çok kimse öldürdü. işte Rumlar arasında Nasranilik böyle zuhûr etti. isa aleyhisselama inanan Rum imparatorunun ismi Tabâris idi. O, böylece Nasrânî oldu. Ancak Nasrânîliğini belli etmedi. isa aleyhisselamın bildirdiği dine bozulmadan önce inananlara Nasrani denirdi. fiimdi bozuk şekliyle inananlar da kendilerine Nasrani diyorlar. Tabâris’ten sonra gelen Maltîs ismindeki imparator, isa aleyhisselamın göğe yükseltilmesinden 40 sene sonra Beyt- ül-Makdis’e hücûm etti. Pek çok kimseyi öldürdü ve esir etti. fiehirde taş üstünde taş bırakmadı. Bu hadiseden sonra, Kureyza ve Nadr isimlerindeki Yahudi kabileleri buradan çı- kıp, Hicaz’a gittiler. işte bütün bunlar, Allahü te- âlânın isa aleyhisselamı yalanmaları ve öldürmeye kasdetmelerine karşılık Yahudilere verdiği cezalardır. Hazreti isa’nın nüzulü isa aleyhisselam kıyamet yaklaşınca, fiam’daki Ümeyye Câmii minaresine inecek ve kırk sene yaşayacaktır. Bu zaman zarfında, islâmiyet’i yayacak ve Hazreti Mehdî ile bulu- şacak evlenip çocukları olacaktır. Sonra Medine’de vefat edip, Peygamber efendimizin medfûn bulunduğu Hücre-i seâdete defn olunacaktır. isa aleyhisselam, gökten indirildiği zaman, islâ- miyet’e uyup, kendi ictihadı ile hüküm çıkaracaktır. ictihad ile çıkaracağı bü- tün ahkâm, Hanefî mezhebindeki ahkâma benzeyecek, yani imâm-ı a’zam’ın ictihadına uygun olacağı- nı büyük âlim Muhammed Pârisâ hazretleri bildirmektedir. Hazreti isa’nın nüzûlü ile ilgili Kur’ân-ı kerimde Zühruf suresi 61. âyet-i kerimesinde meâlen şöyle buyruldu: “Gerçekten o (isa’nın nüzûlü) kıyamet için yaklaştığını bildiren bir beyandır, alamettir. Onun için, o kıyametin geleceğinden sakın şüphe etmeyin de, benim şerîatime tabi olun. işte bu biricik doğru yoldur.” Zuhruf Suresinin bu ayetini tefsir eden çeşitli tefsirler ayette geçen “O” zamirini ayetlerin akışına uygun olarak Hazreti isa’ya göndermektedirler. Zira önceki ayetler bizzat ondan bahsetmektedir.. Hazreti isa’nın kıyamet için bir bilgi (işaret) olmasını nasıl anlamak gerekir? işte müfessirler bunu ise onun kıyametten önceki son zamanlarda dünyaya tekrar gelmesi olarak tefsir etmektedirler… ibni Abbas, Mücahid, ikrime, Katade, Süddi, Dahhak, Ebu Aliye, ve Ebu Malik bununla Hazreti. isa’nın ikinci gelişi kastedilmektedir, demektedirler… Hazreti isa’nın yeryüzüne tekrar dönmesiyle kıyametin artık yakın olduğu anlaşı- lacaktır… Elmalılı, Zuhruf Suresi/61 ayetini : “Gerçekten o (isa’nın nüzûlü) kıyamet için yaklaştığını bildiren bir beyandır” ayetini tefsir ederken, ayetteki “O” zamirini Hazreti. isa olarak belirledikten sonra şu satırları kaydetmektedir : “Muhakkak ki o saat için bir ilimdir de, saatin geleceğini ölülerin dirilip kıyam edeceğini bildiren bir delil ve alamettir. Çünkü isa gerek zuhuru ve gerek emvatı ihya mucizesi ve gerek emvatın kıyamını haber vermesi itibariyle Kıyametin vaki olacağına bir delil olduğu gibi hadiste varid olduğuna göre nuzulü de eşratı saattendendir…” Hadis-i şerişerde buyuruldu ki: “Peygamberlerin babaları bir, dinlerinin esası bir, anneleri ayrıdır. Ben, Meryem oğlu isa’ya herkesten yakınım. Çünkü benimle onun aramızda peygamber yoktur. Kıyamete yakın o inecektir. Onu görünce şu halleri ile tanıyın: Orta boylu, kırmı- zı beyaz tenli, düz saçlıdır. Yaş olmasa da saçı ıslak gibidir. iki âsâsı olur. Haçı kırar, domuzu öldürür. Cizyeyi kaldırır. Zamanında Müslüman olmayan bütün milletler pasif ve helak olur. Allahü teâlâ onun zamanında Deccâl’ı helak eder. Yeryüzünde emniyet ve adâlet te’sis olur. Hatta deveyle aslan, inekle kaplan, koyunla kurt birlikte otlar. Allahü teâlânın dilediği kadar yeryüzünde kalır. Sonra vefat eder. Cenaze namazını Müslümanlar kılıp, sonra onu defnederler.” imam-ı Ahmed’in bir başka yolla Ebû Hüreyre hazretlerinden olan rivayetinde; ”Yeryüzünde kırk sene kalır. Sonra vefat eder ve müslümanlar namazını kılarlar” diye bildirilmiştir. imâm-ı Süyûtî hazretleri, Îsâ aleyhisselâmın kıyamete yakın geleceğine dâ- ir yazdığı, “Nüzulü Îsâ fî âhır-iz-zemân” isimli eserinde buyuruyor ki: “Allahü teâlâya hamd ve seçtiği kullarına selâm olsun. Bana bir suâl geldi. Suâlde; “Îsâ aleyhisselamın âhır zamanda gökten indiği zaman, bu ümmet arasında ne ile hükmedecek? Resûlullah’ın getirdi- ği din (islâmiyet) ile mi, yoksa kendi tebliğ ettiği Îsevîlik dîni ile mi hükmedecek? v.s.” deniliyordu. Ben de ona kısa olarak şu cevapları verdim. Îsâ aleyhisselâm gökten inince, bu ümmet arasında Resulullah efendimizin getirdiği din ile hükmedecektir. Alimler bunu açık olarak beyân etmiş- lerdir. Bu hususta hadîs-i şerişer ve icmâ’ vardır. Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Îsâ bin Meryem, Muhammed’i, dîni üzere tasdik ettiği hâlde iner. Deccâl’i öldürür, sonra kı- yamet kopar.” Hattâbî “Meâlim-üssünen” kitabında buyurdu ki: “Hadîs-i şerîfde; “Îsâ (aleyhisselam) domuzu öldürür” buyruldu. Bu hadîs-i şerif; domuzun öldürülmesinin vâcib ve bu hayvanın necis yâni pis olduğuna delildir, Îsâ aleyhisselâmın domuzu öldürmesi, Muhammed aleyhisselâmın dîninin hükmüne göredir. Îsâ aleyhisselâm âhır zamanda inecektir. islâmiyet ise, kıyamete kadar bakî- dir.” imâm-ı Nevevî, “Müslim’in şerhinde buyuruyor ki: “Îsâ aleyhisselâ- mın gökten inmesinden murâd, Muhammed aleyhisselâmın dînini nesh eden, onun hükmünü ortadan kaldıran bir din ile inmesi değildir. Hadîs-i şerişerde bu mânâda hiç bir şey bulunmamaktadır. Bilakis, hadîs-i şerişer, Îsâ aleyhisselâmın, Muhammed aleyhisselâmın dînine dokunmayacağını, Muhammed aleyhisselamın dîninden insanların terkettiklerini ihya edece- ğini göstermektedir. p Bütün bu delillerden açık bir şekilde anlaşılan şudur: Hazret-i isa, ruh ve beden beraber olarak gelecektir. Bugüne kadar, Ehli sünnet alimleri, bu açık ifadelere hiçbir yorum getirmemişler, olduğu gibi inanmışlardır. Bundan sonra da, ehli sünnet yolunda olanların böyle inanmaları, Ehli sünnet dışı yorumlara itibar etmemeleri gerekir. incil Hazret-i Îsâ’ya indirilen kitabın adı incil idi. incîl kelimesi Süryânîcedir. Lü- gatte “göz nûru” demektir. Hazret-i Îsâ’ya inzâl edilen (indirilen) hakîki incil, hiç şüphesiz Allah kitâbıdır. Fakat bugün, bu hakîkî incil mevcut değildir. Bugün Hıristiyanların elinde bulunan ve “Evangelium” veya “Bible” adını verdikleri Mukaddes kitapta, eski hakîkî incil’den kalmış pek az parça vardır. Esas incil, ibrânî dili ile idi. Bu kitap, sonraları Yunancaya, Lâ- tinceye, yanlış olarak çevrilmiş, zamanla içerisinde birçok parçalar eklenmiş, sık sık değiştirilmiş ve nihâyet bugünkü bozulmuş ve karışık şeklini almıştır. Kur’ân-ı kerîm; incil’in, ilâhî bir kitap olduğunu ve diğer ilâhî kitaplarla berâ- ber onun da aslına, îmân etmenin lâzım olduğunu haber vermektedir. Âl-i imrân sûresi 84. âyetinde meâlen; “De ki: Allah’a îmân ettik. Bize indirilene (Kur’ân-ı kerîme), ibrâhim’e, ismâil’e, ishâk’a, Yâkûb’a ve oğullarına indirilenlere, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere, Rablerinden verilenlere de inandık.” buyrulmaktadır. Mâide sûresi 68. ve Tövbe sûresinin 3. âyetleri de, ilâhî kelâm olmaları ve aynı esasları telkin etmeleri yönünden incil’i, Kur’ân-ı kerîm ve Tevrat’la aynı derecede zikretmiştir. Ayrıca Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîm’inde, hazret-i Îsâ’ya gönderdiği incil’ini bir hidâyet (kurtuluş), bir nûr, bir rahmet ve fenâlıktan sakınanlar için bir nasî- hat (öğüt) olarak vasışandırmaktadır. Mâide sûresi 46. âyetinde meâlen; “Arkalarından da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu Îsâ’yı, Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. O’na da içinde bir hidâyet, bir nûr bulunan incil’i ondan evvelki Tevrat’ın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir öğüt olmak üzere verdik.” Yine Kur’ân-ı kerîm’de Allahü teâlâ, incil’i hazret-i Îsâ’ya vahyettiğini ve onu peygamber olarak gönderdiğini çeşitli âyetlerde me- âlen şöyle açıklamaktadır: Arkalarından da Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona incil’i verdik. (Âli imrân: 3) (Îsâ beşikteyken dile gelip) dedi ki: “Ben, hakî- katen Allah’ın kuluyum! O, bana kitap (incil) verecek. Beni peygamber kılacak. (Meryem sûresi: 30). Müslümanlar, diğer ilâ- hî kitaplarla berâber hakîki incil’in de Allahü teâlâ tarafından Hazret-i Îsâ’ya gönderilmiş hak bir kitap olduğuna inanırlar. Bugünkü inciller: Hazret-i Îsâ’ya gönderilen incil, tek kitaptı. ibrânice ile yazılmış olan bu hakîkî incil, bugün mevcut değildir. Bolüs (Pavlos) adındaki bir Yahûdî, Îsâ’ya inandığını söyleyerek ve Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyor görünerek, gökten inen incil’i yok etti. Dört kişi ortaya çıkıp, on iki Havârî’den işittiklerini yazarak, incil adında dört kitap meydana geldi ise de, Bolüs’ün yalanları, bunlara da karıştı. Böylece Îsâ aleyhisselâmın hak olan dîni, az zaman sonra Yahûdîler tarafından sinsice değiştirilmiş oldu. Barnabas adındaki bir Havârî, Îsâ aleyhisselâmdan işittiklerini ve gördüklerini doğru olarak yazdı. Barnabas’ın incil’i; bugüne kadar gelen inciller den hakîkî incil’e en çok yakın olandır ve en önemlisidir. Kıbrıs’ta doğan Barnabas’ın asıl ismi Joses idi. Kendisi Hazret-i Îsâ’ya inananların en başında gelmekte ve Havârîlerin arasında mühim bir mevkii bulunmaktadır. Kendisine verilen “Barnabas” lakabı, nasihat verici, iyili- ğe teşvik edici anlamına gelmektedir. Barnabas incili’nde, son Peygamberin 600 veya 1000 sene kadar sonra geleceği bildirilmektedir. Bu incil’de, tek Allah inancından bahsetmekte ve teslis yalanlanmaktadır. Avrupa ansiklopedilerinde Barnabas incili hakkında şu bilgi vardır: “Barnabas incili diye tanımlanan bir el yazısı, 15. yüzyılda islâmiyeti kabul etmiş bir italyan tarafından yazılmış uydurma bir kitaptır.” Bu açıklamanın tamâ- miyle yanlış olduğu şundan bellidir: Barnabas incil’i daha 3. yüzyılda, yâ- ni hazret-i Muhammed’in gelmesinden en az 300 veya 700 sene evvel aforoz edilerek ortadan kaldırılmıştır. Demek ki, daha o zaman da içinde fanatik Hıristiyanların işine gelmeyen, teslisin aleyhinde olan, başka bir Peygamberin geleceğini haber veren bahisler vardı. Barnabas’ın bu incil’i, târih boyunca çeşitli defâ- lar ortadan kaldırılmak ve bütün nüshaları kaybedilmek istenmiş olmasına rağmen, Papa Damorus tesâdüfen eline geçen bir nüshasını Papalık Kütüphânesinde saklamıştır. Kitap 1590’da el yazısı ile ibrâniceden italyancaya çevrilmiştir. Bu nüsha elden ele dolaşarak 1713 yı- lında Prens Ojene’ye ve ölümünden sonra Viyana Kraliyet kütüphânesine nakledilmiştir. 1907’de Bay ve Bayan Ragg tarafından ingilizceye tercüme edilerek Oxford’da basılmış, fakat esrârengiz bir peygamberler tarihi ansiklopedisi 425 iSA ALEYHiSSELÂM tarzda ortadan kaybolmuştur. Ancak bir nüsha British Müseum, bir nüsha da Amerikan Kongresi Kütüphânesinde bulunmaktadır. Bu Barnabas incili, Pakistan Kur’ân Konseyi eliyle 1973’te tekrar basılmıştır. Barnabas incil’i dışındaki diğer uydurma inciller zamanla çoğalarak her yerde başka bir incil okunur oldu. Nihâyet mîlâdın 313’üncü senesinde, önce putperest iken Hıristiyanlı- ğı kabul eden Büyük Kostantin, topladığı Konsillerde bugünkü dört bozuk incili kabul ettirip diğerlerini yokettirdi. Bu incillere de putpereslikten çok şeyler karıştırdı. fiimdi Hıristiyanların mukaddes kitabı olan incil, iki kısımdan meydana gelmiştir: Eski Ahit (Old Testament), o zamâna kadar gelen peygamberlerin ve bilhassa hazret-i Mû- sâ’nın tebligâtını ihtivâ eder. Yeni Ahit (New Testament) denilen kısmı ise, Mattâ (Matthew), Markos (Mark), Luka (Luke), Yuhanna(Jahn)nın yazdıkları kitaplar olup, hazret-i Îsâ’nın hayâtı, yaptığı işler ve verdiği nasihatlar hakkında bilgileri ihtivâ eder. Bütün bu bilgiler, tam ve dürüst bir şekilde zaptolunmamıştır. incil’in hazırlanmasında, Kur’ân-ı kerîm’in zaptolunmasında gösterilen büyük hassâsiyet gösterilmemiştir. Hakikî bilgilere birçok yanlış düşünceler, efsâneler ve hurâfeler eklenmiştir. Aslından uzak bulunan bu dört incil şunlardır: 1. Meta (veya Matta) 2. Luka 3. Markos 4. Yuhanna Bu dört incil, aynı hususları başka başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibâret olup, Allah kelâmı değildir ve devamlı olarak değiştirilmektedirler isa aleyhisselamın mûcizeleri isa aleyhisselam daha doğmadan evvel onun, fevkalade halleri görülmüştü. Diğer peygamberler gibi o da, kavminin en asîl, şereşi ve itibar sahibi sülalesinden geldi. Annesi Hazreti Meryem, Kur’an-ı kerimde Hak teâlâ tarafından, ırzını çok güzel koruduğu bildirilerek Sıddîka diye medholunmuştur. Böylece o, her kadına nasib olmayan çok yüksek bir şerefe kavuşmuş, oğlu isa aleyhisselam da Allahü teâlânın takdiri ve emri ile babasız olarak doğmuştur. Hazreti isa’nın doğumundan hemen sonra, annesinin ayağının altından pek güzel bir su kaynamış, Hazreti Meryem’in mevsimi olmadığı halde ağacı sallamakla taze hurmalar dökülmüştür. Bütün bunların yanında, isa aleyhisselam beşikte iken konuşmuş, çocukluğunda kendisinden çeşit çeşit gizli halleri, haber vermiş- tir. Bunların hepsi ondan meydana gelen belli başlı fevkalade hallerdir. islâm âlimleri, herhangi bir peygamberden, peygamber olduğunun bildirilmesinden evvel görülen böyle alışılmışın yani âdetin üstünde olan hallere irhâs demişlerdir. isa aleyhisselamın mû- cizelerinden bazıları şöyledir: isa aleyhisselam, Allahü tealânın izni ile mûcize olarak ölüleri diriltirdi. Bu hal pek çok defa vaki olmuştur. isa aleyhisselam, bir gün bir yerden geçiyordu. Bir kabrin başında oturmuş ağlayan bir kadın gördü. Kadının haline acıyıp;  Ey Allahın kulu, sana ne oldu da ağlıyorsun? buyurdu. Kadın: Bir tek kızım vardı, o da öldü. Ya burada öleceğim, yahut onu benim için diriltinceye kadar buradan ayrılmayacağım, diye Rabbime söz verdim. Bakalım ne olacak, dedi. isa aleyhisselam; – Onu görsen, buradan ayrılır mısın? buyurdu. Kadın; – Evet, dedi. Bunun üzerine isa aleyhisselam iki rekat namaz kıldı. Sonra gelip, kabrin yanına oturdu ve; – Ey kızcağız! Rahmân olan Allahü teâlânın izni ile kalk ve kabrinden çık! dedi. Kabir sallandı. ikinci defa seslendi. Kabir, Allah’ın izni ile yarıldı. Bir daha seslendi. Kızcağız, başındaki toprakları saçarak çıktı. isa aleyhisselam ona:  Niçin geciktin? buyurunca; – ilk sesi duyduğum zaman, Allahü teâlâ bana bir melek gönderdi. Beni öldüğüm zamanki şeklime getirdi. ikinci sesi duyunca, Allahü teâlâ rûhumu bedenime iade eyledi. Üçüncü ses gelince, kıyametin sayhasıdır diye korktum. Başımdaki saç- lar, kaşlarım ve kirpiklerim, kıyametin dehşetinden bir anda beyazlaştı, dedi. Sonra annesine dö- nüp: – Ey anneciğim! Ne olursun, ölümün şiddetini bana iki defa yükleme. Anneciğim, sabret ve sevabı- nı Allahtan bekle! Benim dünyaya hiç ihtiyacım yok, dedi. Bundan sonra Hazreti isa’ya dönerek;  Ey Rûhullah! Hak teâlâya duâ et de, beni âhı- rete döndürsün ve ölüm şiddetini bana hafif eylesin, dedi. Bunun üzerine isa aleyhisselam duâ eyledi ve kızın rûhu kabz olundu. Tekrar üzerine toprak örtüp düzelttiler. Kadının acısı hafişedi. Verdiği söze sadakat gösterip, oradan ayrıldı. Bu büyük mûcize, yahudilere ulaşınca isa aleyhisselama düşmanlıkları ve kızgınlıkları daha da arttı. Çünkü onlar inanmıyorlar, muhalefet ediyorlardı. Yine isa aleyhisselam zamanında bir kimsenin kızı vefat etmişti. Bir gece sonra isa aleyhisselam duâ etti. Kız dirildi. Çok ya- şadı. Evlendi ve çocuğu da oldu. israiloğullarının meliklerinden biri ölmüş, tabut üzerinde götürülüyordu. isa aleyhisselam gelip, duâ eyleyince, Allahü teâlâ onu diriltti. insanlar bu müthiş manzara karşısında hayran ve şaşkın kaldı- lar. Ancak yine de iman etmediler. isa aleyhisselamın mucizelerinden biri de, hastaları iyi etmesi, körlerin gözünü açması idi. isa aleyisselam, Allahü teâlânın izni ile, mübarek elini dokundurmakla, anadan doğma körlerin gözleri hemen açılıverirdi. Yine aynı şekilde, elinin temasıyla, vücuduna baras yani alacalık bulunan hastalar o anda iyileşirler ve hastalıklarından hiç bir eser kalmazdı. Bütün bu mûcizeler sadece elini sürmesi ile oldu- ğundan, elini dokunan manasına Mesîh dendiği ve Mesih isminin buradan geldiği bildirilmiştir. isa aleyhisselam yine mûcize olarak, kavminin ne yediklerini ve evlerinde ne sakladıklarını bilip, haber verirdi. isa aleyhisselam, çamurdan bir kuş şekli yapıp, ona üşeyince, Hak te- âlânın izni ile, mûcize olarak o kuş canlanır, uçup giderdi. Bir defasında israiloğulları, bir parça çamuru kuş şeklinde yapıp isa aleyhisselama getirdiler ve; – Gerçekten hak peygamber isen, bu çamuru canlı kuş haline getir, dediler. Hazreti isa duâ etti. Kuş o anda canlandı ve uçup gitti. Diğer bir mucizesi de gökten sofra inmesi idi. Havârîler, gökten bir sofra indirilmesi için duâ etmesini rica ettiler. Hazreti isa, ağlayarak, Hak teâlâya yalvardı. Allahü teâlâ duâsını kabul edip, bir sofra indirdi. Bu da Hazreti isa’nın bir mûcizesi idi. indirilen bu sofrada çeşit çeşit nimetler vardı ve bir çok insan yeyip karnını doyurdu. Hastalar şifâ buldu. Fakirler zengin oldu. isa aleyhisselam ne zaman acıksa veya yemek ihtiyacı duysa, ellerini kaldırıp duâ ederdi ve mûcize olarak gökten yemek ve meyve gelirdi. Bu, yukarı- da zikrolunan mâide (sofra) mûcizesinden ayrı, başka bir mûcizesi idi. isa aleyhisselam, uzakta bulunan insanların neler konuştuklarını, aralarında gizli gizli neler fısıldaştıklarını, mesafenin uzak olmasına rağmen, mûcize olarak duyar ve bilirdi. Hazreti isa’nın faziletleri pek çoktur. Daha doğumundan önce onun üstünlükleri, fevkalade hallerine işaret olan hadiseler görülmeye başlamıştır. Hazreti Meryem, Hazreti isa’ya hamile iken, Zekeriyya aleyhisselamın hanımı Elîsâ da Yahyâ aleyhisselama hamile idi. Bu hamilelik günlerinden birinde Elîsâ, Hazreti Meryem’e;  Ben hamileyim biliyor musun? dedi. O da; Ben de hamileyim, dedi. Bunun üzerine Elîsâ; – Benim karnımdakinin (Yahyâ aleyhisselamın) senin karnındakine (isa aleyhisselama) hürmet ve tazimde bulunduğunu hissediyorum, dedi. Alimlerimiz: “Elîsâ; karnındaki oğlunun başını Meryem’in karnı tarafına döndürdüğünü hissederdi” buyurmuşlardır Diğer peygamberler gibi Hazreti isa da ahir zaman peygamberi olan Muhammed aleyhisselamı haber vermiştir. Nitekim âyet-i kerimede me- âlen buyurulmuştur ki: “Bir vakit Meryem oğlu isa (aleyhisselam) şöyle demişti: “Ey israiloğulları! Ben size, Allahü te- âlânın peygamberiyim. Benden evvel Musa’ya (aleyhisselam) nâzil olan Tevrât’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed (Muhammed aleyhisselam) ismindeki peygamberin müjdecisiyim. (Saf 6) Peygamber efendimiz buyurmustur ki: isa aleyhisselamı gördügü- nüz zaman su alametlerle taniyiniz: Uzuna yakın orta boylu, Rengi kırmı- zı ile beyaza yakın. Üzerinde herd boyası ile boyanmış iki elbise vardir. O derece temiz ki kendisine ıslak dokunmadığı halde başı su damlatır gibidir.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.