Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

HZ.HUD ALEYHİSSELAM

3 sene önce
1.046 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

HZ.HUD ALEYHİSSELAM

Âd kavminin yaşadıkları yer olan Ahkâf diyarında doğup yetişti. Ahkâf, Yemen’de Aden ile Umman arasındadır. Hazreti Hûd’un babası Abdullah, annesi Mercane ismindeki saliha hanımdır. Hazreti Hûd’un annesi, ona hamile kaldığı gecenin sabahında, kalkıp baktıklarında, etrafta bulunan ağaçların yeşillendiğini, çiçeklerinin açtığını ve hiç mevsimi olmadığı hâlde çeşit çeşit meyvelerin bulunduğunu gördüler. Aynı zamanda; “Hûd aleyhisselâmın gelmesi yaklaştı; ona itaat etmezseniz helâk olursunuz” diye sesler duydular. Bir cuma gecesi Hazreti Hûd doğdu. Doğumuyla beraber, o beldede yaşayan bütün insanlarda, sebebini ve hikmetini anlayamadıkları korkuyla karışık bir titreme, kalb çarpıntısı meydana geldi. Mercane’nin bir çocuğu olduğu öğrenilince, önceden gördükleri hâlin hikmetini anladılar. Ana rahmine düşmesinden itibaren, her zaman fevkalâde hâlleri gö- rülen Hazreti Hûd’un, bebeklik ve çocukluğu da başkalarından çok farklı idi. Soy bakımından baba ve dedeleri de kendi zamanlarının en seçkini idiler. Büyüyüp yetiştiğinde, çehre itibariyle zamanındaki insanların en güzeli, akıl bakımından da onların en mükemmeli idi. Bir gün namaz kılıyordu. Namazdan sonra annesi merakla dedi ki:  Yavrucuğum! Bu ibadet kimin içindir? Kime ibadet ediyorsun? – Beni ve her mahlûku yaratan Allahü teâlâya ibadet ediyorum.  Yani herkesin ibadet ettiği putlara ibadet etmiyorsun, öyle mi? – Anneciğim! O putlar, hiç kimseye zarar ve faydası dokunmayan taş parçalarından başka bir şey değildir. fieytan, müşriklere; yaptıkları kötü amellerini iyi; putlara tapmayı da süslü gösterdiği için, onlar putlara tapıyorlar. Hâlbuki kendisinden başka ibadet olunmaya layık, hiçbir Ilâh bulunmayan, hak ve yegâne mâbud, yalnız Allahü teâlâ- dır. Oğlunun bu sözlerini, dikkatle ve heyecanla dinleyen annesi, Hazreti Hûd’a sarılarak, “ Yavrucuğum! Sen bildiğin, bildirdiğin şekilde ibadetine devam et. Muhakkak ki, ben sana hamile iken, doğumun esnasında çok acayip hâller gördüm ve görüyorum” dedi ve gördüğü garip hâllerden bazılarını şöyle anlattı: “Doğumun yaklaştı- ğında, pek çok vâdiyi dolaştım. Bu esnada, sana bir zarar gelmesinden ziyadesiyle endişe ediyordum. Bir cuma gecesi, sen doğunca, endişelerimin yersiz ve lüzumsuzlu- ğunu, senin hususî olarak muhafaza edildiğini anladım. Çünkü doğduğun gecenin sabahında, o siyah vâdinin beyazlaşıp, kardan ak olduğunu gördüm. Kupkuru ağaçlar bir gecede yeşerip, taptaze olmuşlar ve meyve vermişlerdi. Evladım! Seninle beraber giderken, yoluma çok heybetli birisi çıktı. Seni benden alıp, daha önce kendilerini hiç görmediğim, beyaz yüzlü, nurânî kimselere teslim etti. Bir müddet sonra bana geri verdiler ve seni getirdiklerinde; başının üzerinde bir nur hâlesi, pazularında ise yeşil renkli yakutlar vardı. O topluluktan birinin, sana hitaben; “Allahü teâlâ seni peygamber kıldı. Müjdeler olsun” dediğini işittim. ” Pek tatlı ve sevimli olan Hazreti Hûd, sima olarak, Hazreti Âdem’e çok benzerdi. Dünya ve dünyalık ile alâkası yoktu ve çok ibadet ederdi. Kendini; Allahü teâlâya ibadet ve taate vermiş idi. Gayet şefkatli, çok cömert bir zat olan Hûd aleyhisselâm, ara sıra ticaretle meşgul olurdu. Âd kavmi Nuh tufanından sonra, gemide bulunarak kurtulanlar, çoğalıp, zamanla Arabistan Yarımadası ve başka yerlere dağılarak yerleştiler. Hazreti Nuh’un torunlarından olan Âd; Yemen’de, Hadramut bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Âd’ın evladı burada çoğalarak büyük bir kabile oldu. Bu kabile, Âd’ın soyundan geldiği için, bu kavme Âd kavmi denildi. Âd, kendi arasında yirmiüç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Âd kavminin insanları, gayet uzun boylu, iri cüsseli, tuttuğunu koparan cinsten, çok kuvvetli kimselerdi. Aynı zamanda uzun ömürlü idiler. Bedenî olan kuvvetleri yanında, Allahü teâlânın ayrıca bir ihsanı olarak, bulundukları belde de, gayet bereketli idi. Yaşadıkları yerin toprağı çok verimli, yağmurları da bol idi. Her taraf yemyeşil olup, her yanda, bağlar, bahçeler, etrafta rengârenk çiçekler, göz görebildiğince çeşit çeşit meyve ağaçları vardı. Adım başı pınarlar, akarsular bulunurdu. Hatta bu Ahkâf diyarının irem diye tanındığı, irem bağları tabirinin oradan geldiği de rivayet edilmiştir. Âd kavmi insanları, büyük kaya parçalarını yontarak sütun, direk şekline getirirler, bu direkler üzerine muazzam, gösterişli binalar yaparlardı. O muazzam binalarının içinde, ayrıca bağlar, bahçeler, güzel havuzlar bulunurdu. Her yer akıl almaz süslere ve göz kamaştırıcı güzelliklere sahipti. Hazreti Nuh’tan sonra uzun bir zamanın geçmesiyle, Âd kavmi bozulmaya başladı. Önceleri doğruluk, hak ve adalet üzere rahat yaşarlarken, zamanla fitne ve fesada başladılar. Dinlerine ait ilimleri, büsbütün unutarak doğru yoldan ayrıldılar. Nuh tufanını görenler, çoktan vefat etmiş olduklarından ve tufanın tesiri yavaş yavaş insanların hafıza ve gönüllerinden silindiği için, azmaya baş- ladılar. fieytan da zaten bütün gayretiyle, insanları hidayet yolundan ayırmak için, devamlı hîle ve tuzaklar hazırlıyordu. Boy ve kuvvetlerine, ellerindeki nimetlerin çokluğuna bakarak aldanan bu kavim; kibre kapıldı. Bu durum Kur’an-ı kerimde Fussilet suresinin 15. ayetinde mealen şöyle bildirilmektedir: (Yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve; “Bizden daha kuvvetli kim var ki” dediler.) Bütün nimetleri veren Allahü teâlâyı da çoktan unutmuşlardı. Kendilerinin ve bütün âlemin bir yaratıcısı olduğu, akılları- na bile gelmiyordu. Her geçen gün kibir ve büyüklenmeleri, cehalet ve taş- kınlıkları artıyordu. Nihayet Âd kavmi; samed, samûd, sadâ ve hebâ adlı putlara tapmaya, etrafta bulunan kabilelere zulüm ve işkence etmeye başladı. Âd kavmi öyle zâlim ve gaddar idiler ki, zayıf ve güçsüzler, onların yanında eğlence vasıtası idi. Bunlar üzerinde âdetâ kuvvet denemesi yaparlar, beğenmedikleri zavallı bir kimseyi çok yüksek binalardan aşağıya atıverirler, merhamet nedir bilmezlerdi. Âdetâ zorbalık ve şiddet ile muamele etmeyi, kendilerine şiar edinmişlerdi. Kuvvet, şiddet sahibi olanlar, diğerlerini ezer, inletir, hatta iş- kence ile öldürürlerdi. Güçsüz ve korunmasız olanların hamisi ve sığı- nağı yoktu. Zulüm ve aşağılıkta akıl almaz derecede ileri gitmişlerdi. Herkesin gelip geçmekte olduğu çöl yollarına, güya kolay, kısa ve emin olan istikameti göstermek için çeşitli yanlış işaretler koyarlardı. Yolu bilmeyen garip, zavallı yolcular, bu yanlış işaretlere aldanarak, farkında bile olmadan, kızgın çöllerin içlerine kadar giderlerdi. Âd kavminin zâlimleri de, bu biçarelerin sıcak çöllerde, açlık ve susuzluktan, perişan bir vaziyete düşmelerini; kurda, ku- şa yem olmalarını seyrederler ve habis ruhları bu alçaklık ve vahşetten zevk alırdı. Bazan uzak olsun, yakın olsun civarlarında bulunan kabilelere baskın yaparlar, her tarafı yakıp yıkarlardı. Ele geçirdikleri malları yağma ederler, yakaladıkları insanları da köle olarak çalıştırır, yahut da satarlardı. Merhamet duyguları tamamen kaybolmuş, yerini, cânilik ve zulüm duygusu almış- tı. Güç ve kuvvetlerini zulüm ve haksızlıkta kullanı- yorlardı. Allah korkusu ve insanlık düşünceleri dumura uğrayan, şefkat ve merhametten tamamen mahrum kalan bu kavim, elindeki maddî imkân ve zenginlikleri, sadece zulüm vasıtası olarak kullanıyordu. Garip ve kimsesizleri, zayışarı, haklı, haksız ayırmadan, akıl almaz işkencelerle inletiyorlar, onları köle gibi çalıştırı- yorlardı. Komşu kabileler de bunların zulüm ve iş- kencelerinden yaka silker hâle gelmişlerdi. Çünkü aynı şekilde onlara da, zulüm ve haksızlık ediyor, rahat bırakmıyorlardı. Maddî imkân ve nimetleri arttıkça, Âd kavminin şımarıklığı, haddi aşması da artıyor, Allahü teâlânın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı, şükür yerine nankörlükte ileri gidiyorlardı. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve hatta nesillerinde şaşılacak bir bereket bulunması, dünya nimetleri bakımından, ulaşılması arzu edilen bütün her şeye kavuşmuş olmaları, onların gittikçe azıtıp sapıtmalarına, zulüm ve haksızlıkta daha da ileri gitmelerine sebep oluyordu. Bu hesapsız nimetlere şükredecekleri yerde, şükrü terkedip şirke, müş- rikliğe devam ediyorlar, içinde bulundukları bolluk sebebiyle gurur ve kibre kapılıp, insanî duygu ve meziyetlerden ayrı- larak, eğlence ve sefahet yolunda ilerliyorlardı. Herkesin gelip geçmekte olduğu işlek yolların kenarlarında yaptıkları gayet muazzam binalarda, benzeri görülmemiş bir ihtişam içinde yaşıyorlardı. Bu umumî yerlerde, ayrıca yüksek tepelerde, yaptıkları sağlam bina ve köşklerde vakitlerini oyun ve eğlence ile geçiriyorlardı. Hûd aleyhisselâmın peygamberliği Ahlâkî ve insanî değerlerini kaybetmiş, maneviyattan tamamen mahrum kalmış kimselerin, ellerine geçirdikleri kuvveti ve maddî imkânları, başkalarına zulüm ve işkence aleti olarak kullanacakları gayet açıktır. işte Âd kavmi de böyle olup, ellerindeki kuvvet ve imkânları ile etrafa dehşet saçıyorlar, bundan da zevk duyuyorlardı. Bu zamanda Âd kavminin meliki, Halcân bin Vehm isminde, vicdansız, zâlim bir kimse idi. işte böyle bir zamanda, edep ve hayâ bakı- mından her türlü azgınlık ve taşkınlığa sahip olan, hak hukuk tanımayan Âd kavmi içinde, bir zat yeti- şiyordu. Bu seçilmiş zat, Hûd aleyhisselâm idi. Hûd aleyhisselâmın Âd kavmi ile olan münasebeti, sadece nesep bakımından onlarla aynı olması ve aralarında yetişmesi idi. Başka hiçbir yönden onlara benzemiyordu. Allahü teâlânın bir ihsanı olarak, yaratılıştan, fevkalâde bir güzelliğe sahip olan Hazreti Hûd, kavminin en güzeli ve ahlâkça en üstünü olup, dedesi Âdem aleyhisselâma çok benziyordu. Muhammed aleyhisselâmın nuru, Hazreti Hûd’un mübarek alnında ay gibi parlıyordu. Daha küçüklüğünden itibaren, kendisine; “Muhammed aleyhisselâmın nuru senin alnındadır. Putları kırmak, küffârı öldürmek ve küfür ateşini söndürmek, Ona nasip olacak” diye nida edildi- ğini duyardı. Allahü teâlâ onu muhafaza etti. Kavminin taş- kınlıklarına kapılmadı. Nuh aleyhisselâmın dininde olup, o din üzere ibadet ederdi. Kavmi arasında, sevilen, sayılan, hürmet edilen bir kimse idi. Gayet halim, selim, yumuşak huylu ve şefkatli olan Hûd aleyhisselâm temiz, itibar sahibi ve soylu bir aileye mensup idi. Doğruluk ve dürüstlüğü ile başkalarından tamamen farklı bir hâlde olduğu, herkes tarafından bilinirdi. Cesareti ve zekâ- sı ise, fevkalâde idi. Kavminin itibar ve itimadını kazanmış olduğundan, herkes arasında Emin lakabı ile tanınmış idi. Hûd aleyhisselâm, kavminin bu azgın hâline baktıkça çok üzülüyor, müdahale edemiyor ve karşı gelemiyordu. Gayet sakin olan, hiç kimseye bir şey söylemeyen, bununla beraber vekar ve heybet sahibi olan Hazreti Hûd’a, Âd kavmine peygamber olduğu bildirildi. Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselâm vasıtasıyla Hazreti Hûd’a şöyle vahyetti: – Ey Hûd! Kavmin arasından seni seçtim ve seni Âd kavmine peygamber kıldım. Onlara git! Kendilerinden korkma! Ben onlara, senin için, mucize olacak şeyler gösteririm. Ya Hûd! Ben onlara, altından tahtlar, çok mal ve servet yanında, kendilerinden evvel hiçbir kavme nasip olmayan uzun ömür ve çok kuvvet verdim. Onlara gökten bol yağmur yağdırdım. Yerden çeşit çeşit otlar bitirdim. Rızkımı yiyip, benden başkasına ibadet ediyorlar. Ey Hûd! Sen, benim kulum ve peygamberimsin. Onlara git! Kendilerini tevhide çağır ve benden başka ilâh olmadığını, bir olduğumu, ortağı- mın bulunmadığını söyle ve inanmaya davet et! Hazreti Hûd’un, kavmini imana daveti Hazreti Hûd, peygamber olduğunu bildiren vahyi aldıktan sonra, doğ- ruca kavminin toplandığı yere gitti. O gün, onların bayramları olduğundan, hepsi bir yerde toplanmışlardı. Başta melikleri Halcân ve kavmin ileri gelenleri, hususî olarak hazırlanmış altın tahtlar üzerinde oturuyorlardı. Reislerinin başında çeşitli mü- cevherat ile süslenmiş bir taç vardı. O sırada Hazreti Hûd’un gür sesi duyuldu: – Ey kavmim! Benim ve sizin Rabbimiz olan Allahü teâlâya ibadet ediniz! ibadet edilecek Ondan başkası yoktur. Allahü teâlâyı bırakıp da, kendilerine ibadet ettiğiniz şu putlar, sizden önceki Nuh kavminin suda boğularak helâk olmasına sebep oldu. Yani Nuh kavmi, putlara ibadet ettiler, helâk oldular. Onun bu sözlerini duyan Halcân dedi ki: – Ey Hûd! Yazık sana. Biz bu kadar kalabalık iken, bu kadar güçlü iken, sen bize bu sözlerle galip geleceğini mi zannediyorsun? Sen bilmez misin ki, her gün ve gecede bizim bin çocuğumuz doğar. Böyle sözlerle, kavminin, davetini kabul etmeyip dinlememelerine üzü- len Hazreti Hud, Allahü te- âlâya duâ edip, bu kavmin kadınlarının kısır olmaları- nı diledi. Allahü teâlâ kabul edip, o sene bütün kadınlar kısır kaldı ve hiç birinin çocuğu olmadı. Hud aleyhisselâm davetine devam ettikçe, kavminden, kâfir olanların ileri gelenleri dediler ki: – Ey Hud! Biz seni, kavminin dinini terk ettiğin için akılsız, peygamberlik davasında da yalancılardan zannediyoruz. Hud aleyhisselâm bunlara cevaben şöyle dedi: – Ey kavmim! Bende akıl azlığı ve cahillik yoktur. Ben, âlemlerin Rabbi tarafından size gönderilmiş bir peygamberim. Ben, Rabbimin emirlerini, bana vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Size nasihatta bulunuyor ve sizi tevbe etmeye davet ediyorum. Ben sizin için, gü- venilir, emin bir nasihatçiyim. Peygamberliğimde sâdık ve eminim. Allahü teâlânın vahyi ve Allahü teâlânın bana emaneti olan peygamberlik hususunda eminim. Bir değişiklik yapmam. Bilakis, bana emrolunan şeyi, aynen emrolunduğum şekilde tebliğ ederim. Sizi Allahü teâlânın azabından korkutmak için, Rabbiniz tarafından, içinizden biri vasıtasıyla vahiy ve haber gelmesine hayret mi ediyorsunuz? Allahü teâlânın sizi, Nuh kavminin helâkinden sonra, onların yerine getirdi- ğini, yaratılışta size onlardan kat kat ziyade boy, cüsse ve kuvvet verdiğini ve Allahü teâlânın daha nice nimetleri ihsan ettiğini düşünün, hatırlayın. ihlas ile Allahü teâlâya ibadet ederek ve Ona şirk koşmayı bırakarak, Onun bu nimetlerine şükredin ki, felâh bulasınız, kurtulasınız. Âd kavminin ileri gelenleri Hûd aleyhisselâma inanmadıkları gibi, bir de alay ediyorlar ve diyorlardı ki: – Sen bize, babalarımı- zın ibadet ettiği putlarımı- zı bırakıp, Allahü teâlâya ibadet, kulluk etmemizi emretmeye mi geldin? Eğer peygamber olduğunu bildirmek hususunda sadık isen, haydi, “Hâlâ Onun azabından korkmayacak mısınız” diye bizi korkuttuğun azabı getir de görelim. Kavminin bu inkârcı ve alaycı sözlerine karşı, Hûd aleyhisselâm onlara dedi ki: – Muhakkak ki, size, Rabbiniz tarafından bir azap ve gadap vacip ve hak oldu. Sizin ve babalarınızın ilâh diye isimlendirdiğiniz putlarınızla, benimle mücadele mi ediyorsunuz? Öyleyse şimdi azabın gelmesini bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Hud aleyhisselâm, uzun müddet kavmini Allahü teâlâya iman ve ibadet etmeye davet etti ise de, pek az kimse iman etti. iman edenler de, diğer müşriklerin, zulüm ve işkencelerinden çekinerek imanlarını gizliyorlar, açıktan açığa söyleyemiyorlardı. Kavmin ekserîsi ise, iman etmedikleri gibi, inkâr ve inatta pek ileri gidiyorlar, yola gelmiyorlardı. fiirk ve sapıklıkta kaldıkları gibi, üstelik Hûd aleyhisselâma karşı çıkıyorlar ve onu çok üzüyorlardı. Her defasında; “Eğer doğru söylüyorsan, haydi, bizi korkuttuğun azabı getir de görelim” dediler. Hûd aleyhisselâm da onlara dedi ki: – O azabın geleceği vaktin ilmi Allah katındadır. Onu sadece Allahü te- âlâ bilir. Ben size vahyolunduğum şeyi bildiriyorum. Peygamberin vazifesi haber vermektir. Lâkin görüyorum ki, siz cahillik ediyorsunuz. Peygamberlerin, tebliğ ve Allahü te- âlânın azabı ile korkutmak için gönderildiğini bilmiyorsunuz. Sizin bu sözleriniz azabın gelmesini sü- ratlendirir. Hûd aleyhisselâm, yalvarırcasına kavmine nasihate devam ediyor, onları, Allahü teâlâya imana ve yalnız Ona ibadet etmeye, acizlere zulmetmemeye, başkalarına karşı merhametli olmaya, Allahü teâlânın ihsan etmiş olduğu nimetlere nankörlük etmemeye davet ediyordu. Dağ başlarında, çöllerde, ıssız yerlerde, korumasız zavallı kimselere saldırmamalarını, haksız yere başkalarının mallarını almamalarını söylüyor, Allahü teâlâya karşı gelmenin çok büyük felâket olduğunu anlatı- yordu. Hûd aleyhisselâm, nesep olarak Âd kavminden olup, onların arasında yetiştiğinden, onların hâllerini çok iyi biliyor, hangi hususlarda çok hassas olduklarını pek iyi anladığı için, bütün bunları dikkate alarak konuşuyor, nasihat ediyordu. Fakat Âd kavmi pek azmış, müşriklik ve putperestliğe iyice dalmış olduğundan, nasihatleri kabul etmiyor ve inkârda ısrar ediyordu. Âd kavmi, daha düne kadar, aklı, zekası, cesaret ve doğruluğu ile çok yakından tanıdıkları, hatta kendisine, “Emin” lakabını verdikleri Hûd aleyhisselâ- mı, bugün yalancı ve akılsız olmakla itham ediyorlardı. Allahü tealânın emirlerini kabul edip, iman etmek, Onun peygamberine tâbi olmak, bu haddi aşmış, canavarlaşmış kavme pek zor geliyordu. Hûd aleyhisselâm onlara dedi ki: Allahü teâlâya ibadet ediniz! ibadet edilecek, Ondan başkası yoktur. Onun azabından korkunuz! Onlar ise dediler ki: – Bu peygamber, bizim gibi yiyip içiyor. Kendimiz gibi birçok şeye muhtaç olan birine inanırsak, aldanmış ve ziyan etmiş oluruz. Hûd aleyhisselâmın, “Ölüp, kemikleriniz çürü- yüp, toz toprak olduktan sonra, tekrar dirilerek kabirden kalkacaksınız” demesi üzerine, kavmi şöyle cevap verdiler: – Hiç böyle şey olur mu? Ne varsa, ancak bu dünyadadır. Cennet, cehennem, hep buradadır. Bu dünya böyle gelmiş, böyle gider. Öldükten sonra, bir daha dirilmek yoktur. Hûd, risalet davasında ve öldükten sonra tekrar diriltileceğimizi söylemek hususunda, Allahü teâlâya iftira ediyor. Biz, ona inanıcı ve onu tasdik edici değiliz. Onların bu sözlerine karşı, Hûd aleyhisselâm Allahü teâlâya duâ edip dedi ki: – Ya Rabbi! Onların beni yalanlamalarına karşı, bana yardım et! Beni yalanladıkları için, intikamı- mı onlardan al! Allahü teâlâ buyurdu ki: – Az zamanda azap geldiğini görüp, seni yalanladıklarına pişman olurlar. Hûd aleyhisselâm; “Ey kavmim! Allahü teâlâya ibadet ediniz” dedikçe, onlar; “Hayır, biz Allaha ibadet etmeyiz. Ancak şu putlarımıza ibadet ederiz” diyerek, putlarını gösterirlerdi. Böylece Hûd aleyhisselema karşı kaba ve inkârcı davranmaya devam ederlerdi. Hûd aleyhisselâm buna karşılık, onlara, bu itikadlarının yanlışlığını, Allahü teâlâdan başka ibadete layık bir ilâh bulunmadığını bildiriyor, müş- riklikte inat ve ısrar etmemelerini söylüyordu. Buna rağmen Âd kavminin insanları, Hazreti Hûd’un vaaz ve nasihatlerine kulak vermiyor ve bildiklerinden şaşmıyorlardı. Devamlı olarak, yüksek binalar yapmakta, garip, güçsüz, zavallı ve kimsesizlere zulmetmekte âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Herkesin gelip geçtiği yolların kenarlarına kurdukları ihtişamlı binalardan, gelip geçenlerle eğlenirler, bilhassa Hûd aleyhisselâmın evine giden misafirlerle alay ederler ve insanların onun yanına gidip, konuşup görüşmelerine mâni olmak isterlerdi. Hud aleyhisselâm, çok güç şartlar altında kalmış olmasına, pek çok mânilerle karşılaşmış bulunmasına rağmen, sabır ve tahammül gösteriyor, bıkmadan, usanmadan ve yorulmadan, onları imana davete devam ediyordu. Onlar ise, ters, sert, kırıcı ve kaba cevaplarına ve kibirli sözlerine devam ediyorlardı. Kavminin Hazreti Hûd’a eziyeti Hazreti Hûd’a ilk iman eden, Cünade bin Esam isminde bir zattır. Bu zat, Hazreti Hûd’un amcasının oğlu idi. Cünade bir gün, akrabalarından kırk kadar kişiyle otururken, onlara dedi ki: – Ey kavmim! Defalarca size, doğru olan saadet yolu teklif edildiği hâlde, sizi bundan men eden nedir? Niçin kabul etmiyorsunuz? Bâtılda bir tatlılık yoktur, niçin onu terketmiyorsunuz? Bu Hûd aleyhisselâm sizin yakın akrabanızdır, amcanızın oğludur. fiüphesiz siz, onu, önce ve sonra, doğru, sadık olarak tanırsınız. O size Allahü teâlâ tarafından vaiz ve peygamber olarak geldi. fiimdi niçin onu yalanlayıp, hakaret ediyorsunuz? Allahü teâlâdan korkunuz ve ona itaat ediniz! Siz böyle inkâr ve inatta ısrar ederseniz, Nûh kavminin başına gelen felaketin, sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum. Âdlılar, Cünade’nin bu sözlerine fena hâlde kızdı- lar. Üzerine hücum edip, hakarete başladılar. Cü- nade, ellerinden kurtulup Hazreti Hûd’un yanına dönerek, olanları anlatınca, Hazreti Hûd onu teselli ederek buyurdu ki:  Üzülme! Ahirette senin için hüzün yoktur. Mükâfatını Allahü teâlâ verir. Hûd aleyhisselâm bir gün yolda giderken, Mersed isminde bir zat ile kar- şılaştı. Mersed dedi ki: – Ya Hûd! Ben de sana bir iş için geliyordum. Eğer ben, sana o işimi haber vermeden önce, sen bana haber verirsen, sen gerçekten peygambersin. Hazreti Hûd ona tebessüm edip, şöyle buyurdu: – Dün gece yatarken, hanımınla aranızda şöyle bir konuşma geçti. Sen hanımına; “Yarın Hûd’a gideceğim. Bu konuşmalarımızı bana haber verirse, o peygamberdir. O zaman, kendisine iman edeceğim” dedin. Mersed bunları duyunca, Kelime-i şehadeti söyleyip; “Ben şehadet ederim ki, hak mâbud olarak, Allahtan başka ilâh yoktur. O Allah ki, seni peygamber olarak gönderdi. Seni tasdik eden kimseye ne mutlu. Seni yalanlayan kimseye de yazıklar olsun” dedi. Sonra da şöyle sordu:  Ey Allahın peygamberi! Acaba benim çocu- ğum olacak mı? Hazreti Hud buna cevaben buyurdu ki: – Hanımın şimdi hamiledir. Bu hamilelikten iki erkek çocuğun olur. Ayrı- ca hanımının, senden daha çok çocuğu olacaktır. On batında ikiz doğum yapar. Hepsi de erkek olur. Ayrıca çocuklarının hepsi de benim ümmetimden olur. Hazreti Hud’dan bunları dinleyen Mersed, sevincinden Hazreti Hud’a sarılıp, alnından öptü. Allahü teâlâya hamd ve sena ederek oradan ayrılıp, hanımının yanına döndü. Olanları hanımına haber verdi. O da çok sevinip, hemen iman etti. Mersed, imanını gizlerdi. Kavminin ileri gelenlerinden olduğu için, onların arasında oturur, Hazreti Hûd hakkında ne konuştuklarını, ne yapacaklarını dinlerdi. Ona bir zarar vermeyi konuşurlarsa; “Ey akrabalarım! Ona mühlet tanıyın. Hemen öldürmeye kalkmayın. Çünkü o, kardeşimizdir ve amcamızın oğludur” diyerek, onları caydırırdı. Hûd aleyhisselâm zamanında, iman etmiş olan Nüheyl isminde bir zat vardı. Bu zat, o rezil kavmin ileri gelenleri ile beraber bulunur, onların iman etmeleri için devamlı nasihat ederdi. Uzun müddet böyle devam ettiği hâlde, kavminde hiçbir değişiklik olmadığını görüp, bu işten vazgeçti. Kendisi gibi iman edenlerle birlikte bir köşede ibadet ve taat ile meşgul olmaya başladı. Bir gece uykuda bir ses duydu. Rahmanî olan bu ses şöyle diyordu: – Ey Nüheyl! Başını kaldır, semaya doğru bak! Kavminin üzerine gölge veren ve onların üstüne kadar gelen azap bulutunu seyredip, ibret al! Hakikaten, Âd kavminin üzerinde, zulmetten yaratılmış siyah bir bulutun, büyük bir dağ gibi durmakta olduğunu gördü. Korkuyla uyanan Nü- heyl, doğruca Amr ismindeki amcasının oğlunun yanına gitti. Korku ve dehşet içerisinde, gördü- ğü hâli ona anlattı. Daha önce kendisinin, çok uğ- raştığı hâlde, bu azgın kavme söz geçiremediğini söyleyip, gidip bu hâli Âd kavmine haber vermesini talep etti. Bunun için dedi ki: – Git, Âdoğullarına benim gördüğüm bu hâli anlat! Hidayete kavuşmalarına çalış! iman etmeleri için gayret göster! Amr gidip, kavmine bunları anlattı. Hûd aleyhisselâmın anlattıklarını kabul etmeyen, apaçık mucizelerini gördükleri hâlde yine inkâr eden Âd kavmi, Amr’ın sözlerine aldırmadılar ve onu reddettiler. Hatta öldürmeye kalktılar, fakat buna güçleri yetmedi. Amr, ellerinden kurtulup Nüheyl’in yanına geldi ve olanları haber verdi. Nüheyl de, bu durumu Hûd aleyhisselâma bildirdi. Bu hâli, kavmine bizzat kendisi anlatabilmek için ondan izin alıp, Gays vadisine gelerek, Âd kavmini yanına topladı. Nüheyl, Âd kavminin arasında, sözü dinlenir bir zat idi. Uykuda gördüğü hâli onlara uzun uzun anlattı. Yumuşaklıkla, tatlılıkla, onların iman etmelerine gayret etti. Fakat, bu Âd kavmi idi ve hakkı, hakikati kabul etmemek hususunda sanki ahdleri vardı. Ne anlatılsa, ne gösterilse kâr etmiyor, inanmıyorlardı. Nüheyl’in sözlerine, anlattıklarına da kulak asmadılar. Alay ederek dediler ki: – Ey Nüheyl! Zamanı- mızda peygamberlik işi size mi kaldı? Demek ki, peygamberlik size geldi. Siz bu işinize devam edin. Fakat devamlı olarak bizi azapla korkutuyorsunuz. Ama hâlâ biz, o dediğiniz azaplardan, sıkıntılardan, güç hâllerden hiçbir şey görmedik. Eğer siz, bizleri azap ile korkuttuğunuz bu sözlerinizde sadık iseniz, dediğiniz azapları bize de gösterin! Hazreti Hûd, bütün bunları gördükçe, devamlı sabrediyor; “Bekleyelim. Belki iman edip, Allahü teâlânın emirlerine itaatkâr olurlar da, azap ve cezaları, cennet nimetlerine ve sevaba dönüşür” diyordu. Zaman ilerleyip, günler, aylar birbirini takip ederek, seneler geçiyor ve Hazreti Hûd da kavmini imana davete devam ediyordu. insanların, itiraz ve muhalefetlerine, inanmamalarına, kendisini yalanlayıp iftira etmelerine rağmen, o, bu kudsî vazifesini hiç aksatmadan sürdürüyordu. Kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine devam ediyor; onları putlara tapmaktan, zulüm ve haksızlık yapmaktan vazgeçmeye, günahlardan tevbe etmeye, yalnız Allahü te- âlâya ibadet ve şükretmeye davet ediyordu. Âd kavmi, her defasında, onun söylediklerine itiraz ve onu tekzip ediyorlardı. Zaman ilerledikçe, bu itiraz ve yalanlamaları alay ve hakarete dönüştü. Hatta, daha ileri giderek, onu taşa tutmaya, dövmeye başladılar. Bu hâl o dereceye geldi ki, Hazreti Hûd’u döverler, kendinden geçip bayıldığı zaman, ayakları altında çiğnerlerdi ve artık öldü diye iyice kanaat getirmedikçe bırakmazlardı. Bundan sonra da, sanki mühim bir iş yapmış gibi, alçak tabiatleri ve aşağılık zevkleri icabı, sevinç kahkahaları atarlardı. Hazreti Hûd, bunların akıllanmayıp yola gelmeyeceklerini anlayınca, Vadi-i Nuh denilen yere geldi. Orası, suyu tatlı olan bir yer idi. O sudan abdest alıp, yirmi rekât namaz kıldı. Sonra ellerini kaldırıp, Allahü teâlâya şöyle duâ etti: – Ya Rabbi, sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara, senin emirlerini tebliğ ettim. Kendilerini açlık ve kıtlık azabıyla korkuttum, fakat iman etmiyorlar. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına ve akılları- nı başlarına toplamalarına vesile olacak bir musibet ver. Ümit olunur ki, iman ederler. fiayet yine iman etmezlerse, onları öyle bir azap ile helâk eyle ki, daha önce ve daha sonra hiçbir kavim öyle bir azap ile helâk edilmiş olmasın. Allahü teâlâ, onun bu duâsını kabul etti. Azgın ve taşkın Âd kavminin sonu yaklaşmıştı. Âd kavminin, nasihat dinlememesi ve Hûd aleyhisselâmın bildirdiklerini kabul etmemekte ısrarları üzerine; onlara, Allahü teâlâ tarafından gönderilecek azabın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene müddetle Âd kavminin bulunduğu yere hiç yağmur yağmadı. Akan pınarlar kuruyup, ağaçlar, meyveler sararıp soldu ve meşhur irem Bağları yok oldu. Yağmurların yağmaması sebebiyle meydana gelen kuraklık, ortalığı kasıp kavuruyor, hayvanlar susuzluktan telef oluyordu. insanlar da bir yudum suya ve bir lokma ekme- ğe muhtaç hâle gelmişlerdi. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyor, tozdan göz gözü görmüyor, Âd kavminin insanları, ağızlarını güçlükle açıyor ve zor nefes alıyorlardı. Hepsi perişan bir vaziyette bulunuyordu. Âd kavmine gelen müthiş kuraklık ortalığı kavururken, Hûd aleyhisselâm, hiç durmadan sabır ve merhametle onları dine davet ederek, sıkıntı- ların, bu zor şartların, daha büyük bir azabın habercisi olduğunu söylü- yor, bütün bela ve musibetlerin, kendini dinlemeyip, karşı çıkmaları sebebiyle geldiğini bildiriyordu. Böylece, onların küfür ve inattan vazgeçmelerine çalışıyordu. işin şaşılacak tarafı, bu hâlde bile onlar, Hûd aleyhisselâmın söylediklerini kabul etmedikleri gibi, işkence etmeye, hatta onu öldürmeye kalkışıyorlardı. Meydana gelen bu müthiş kuraklık sebebiyle, Âd kavminin hepsi perişan oldu. Sonunda Hazreti Hûd’a gelerek yalvardılar: – Sen doğru sözlü, du- âsı makbul, yardımsever, iyilik sahibi, emin bir zatsın. Duâ et de, bundan sonra davarlarımız kırılmasın. Yağmurlar yağsın. Bolluk meydana gelsin. Hazreti Hûd, onlara cevaben dedi ki: – Ben duâ edip de yağmur yağarsa, siz benim bildirdiğim şekilde iman edip, günahlarınıza tevbe eder misiniz? Bu durum karşısında, hemen geri dönüp, bu teklifi kabul etmediler. Âd kavmi üç seneden beri devam eden kuraklık sebebiyle perişan olup, mecalsiz kaldı.

              Hûd aleyhisselâm, bu hâlin bir fırsat olmasını diliyor, böylece artık yola gelebileceklerini tahmin ediyordu. Fakat, durum tam tersine cereyan etti. Hûd aleyhisselâ- mın daveti devam ettikçe, Âdlılar, yumuşayacakları yerde, aksine diş biliyorlar ve inkâr, yalanlama, kaba ve sert cevap vermede pek aşırı gidiyorlardı. Hatta, kuraklık ve kıtlık sebebiyle, bu hâle düşmelerine Hazreti Hûd’un sebep olduğunu ileri sürerek, ona daha çok düşman oluyorlar, kinleri de gittikçe artıyordu. Kendilerinin çok zâlim ve âsi olmaları sebebiyle, başlarına gelen bu belayı Hazreti Hûd’a yükleyerek, nihayet onu tuzağa dü- şürmeye ve öldürmeye karar verdiler. Kendi aralarında aldıkları bu kararı uygulayabilmek için, bir de tuzak hazırladılar. Bu çirkin plânlarına göre, Hazreti Hûd’a güya, cevap veremeyeceği sorular soracaklar, ondan gü- cünün yetmeyeceği bazı şeyler isteyecekler, cevap veremeyince de, etrafta bulunanlara; “Gördünüz mü? işte bakın, bu yalancının biridir. Söyledikleri, eskilerin yalanlarından ibaret uydurma ve düzme şeylerdir” diyeceklerdi. Böylece, diğer insanları da tahrik edip, Hûd aleyhisselâma saldıracaklar, öldüreceklerdi. Âdlılar bu bozuk niyetlerini tatbik etmek üzere yola çıktılar. Hûd aleyhisselâmın yanına geldiler. O, kavmini yine Allahü teâlâya iman etmeye, yalnız Ona ibadet etmeye davet etti. Onlar dediler ki: – Ey Hûd! Sen bize, senin davanın doğru oldu- ğunu gösteren deliller getirmedin ki! Aslında Hûd aleyhisselâm mucizeler göstermişti. Fakat onlar kibir ve gururları sebebiyle kabul etmemişlerdi. fiimdi de, asıl maksatları mucize istemek ve mucize gösterilirse iman etmek değil, Hazreti Hûd’u zor durumda bırakmaktı. Hûd aleyhisselâm, kendinden birçok mucize gördükleri hâlde, yine mucize isteyenlere sordu: – Ne mucize istersiniz? Âd kavmi, mucize olarak, büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd aleyhisselâmın duâsı ile bu kayalar toprak oldu. Bu ve başka mucizeleri gördükleri hâlde inanmayıp, hırçınlık ve kabalıklarına devam ettiler. Açıkça birçok mucize görünce, Âdlıların çirkin plânları suya düştü. Üstelik birbirlerine karşı mahcup oldular. Bundan doğan şaş- kınlıkla, mağlubiyetlerini telafi etmek için dediler ki: – Ey Hûd! Sen bize nasihat ederek; “Ey kavmim! Rabbinize iman edip istigfarda bulunun! Sonra Ona tevbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket ve yağmur indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınızda ısrar ederek imandan yüz çevirmeyin” diyorsun. Sana bir şey demiyoruz. Sen bizim aramızda yetiştin. Seni çok iyi tanıyoruz. Doğru, emin bir kimsesin. Fakat sen putlarımıza hakaret ediyorsun. Hatta daha da ileri giderek, bizleri, putlara ibadet etmekten alıkoymak istiyorsun. Ey Hûd! Biz, senin bu sözünle putlarımıza ibadeti terkedecek değiliz. Ve sana iman da etmeyeceğiz. Biz sana ancak şunu söyleyebiliriz ki, sen, bizim putlarımıza dil uzattığın, onlara ibadeti terketmemizi istediğin için, putlarımızdan birisi seni fena hâlde çarpmış. Aklımızın almadığı hayale gelmez bir davada bulunduğuna göre, sana putlarımızdan delilik ârız olmuş. Onların bu sözlerini dinleyen Hûd aleyhisselâm, böyle sözlerle halka kendisini deli gibi göstermeye kalkışmalarına üzülerek, onlara şöyle cevap verdi: – Ben kendime, şu kâ- inâtı yaratan, her nimetin sahibi olan ve sizin gibi zâlim kavimleri de yerle bir edip, geriye ibret için sadece harabelerini bırakan Allahü teâlâyı şahit tutarım ve siz de şahit olun ki, ben, Allahü teâlâ- ya ortak koştuğunuz putlardan uzağım. fiayet o putlarınızda başkalarına tesir edecek, sizin dediğiniz gibi başkalarını çarpacak, delilik yükleyecek, zarar verecek bir kuvvet varsa, putları- nız da dahil olmak üzere, hepiniz toplanın. Beni helâk etmek için istediğiniz tuzağı kurun. Beni yok etmek için elinizden geleni yapın. Hem bana mühlet de vermeyin. Ben, Allahü teâlâya güvendim ve Ona tevekkül ettim. Bütün kuvvetinizi seferber etseniz, bana zarar veremezsiniz. Buna gücünüz yetmez. Allahü teâlâ bütün mahlûkat üzerine tasarruf edici, onları dilediği şekilde kullanıcıdır. Benim Rabbim hak ve adalet üzeredir. Eğer iman etmezseniz, siz bilirsiniz. Ben, peygamberlik vazifemi size tebliğ ettim. Eğer iman etmezseniz, Rabbim sizi helâk eder ve yerinize başka bir kavim getirir de, hiçbir şeyle Ona zarar veremezsiniz. Rabbim her şeyi hakkıyla görüp gözetendir. Hûd aleyhisselâmın, son derece cesaret ve şecaat timsali olarak, gayet vakur bir şekilde cevap vermesi, orada bulunanlara çok tesir etti. Hiçbiri, değil ona saldırmak, herhangi bir söz ile cevap bile veremedi. Hepsi donup kaldılar. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Çünkü, onun, kendilerinden korkmadan, çekinmeden böyle sözler söyleyebileceğini, kendilerine meydan okuyabileceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Hûd aleyhisselâm ise, onların şaşkınlıklarını daha da artıracak şekilde sözlerine şöyle devam etti: – Hani ne oldu sizlere? Olduğunuz yerde kalakaldınız. Siz kalabalık bir grupsunuz. Ben ise yalnız başımayım.

                      Hep birden üzerime saldırsanıza. Benim gibi yalnız bir kimsenin, sizin gibi kalabalık topluluğa meydan okumasına şaşırmadınız mı? Hûd aleyhisselâm, Âd kavmine bazı mucizeler göstermiş olmakla beraber, onlara böyle söyleyerek meydan okuması da bir mucizedir. Çünkü, Âd kavminin insanları, bedenen güçlü, kuvvetli, bununla beraber çok kibirli ve pek zâlim kimselerdi. Bu hadisede olduğu gibi, bir kimsenin kendilerine meydan okuması şöyle dursun, karşılarında durup herhangi bir şey söylemesine bile tahammül edemezlerdi. Devamlı cebr ile hareket eder, sırf eğlenmek, gülmek için adam öldürürler, kızdıkları birini, yapmış oldukları çok yüksek binaların tepesinden aşağıya atıverirlerdi. Bu kadar acımasız olan bu kimselere, biri çıkıp da ters bir şey söyleyecek olsa, onu linç edip hemen oracıkta öldürürlerdi. işte Hazreti Hûd’un yukardaki sözlerine hiç cevap verememeleri, susup kalmaları onun bir mucizesidir. Hûd aleyhisselâm tebliğ vazifesine devam ederek birgün kavmine buyurmuştu ki: – Ey kavmim! fiu putlara ibadet etmekten vazgeçip, Allahü teâlâya iman edin ve Ondan magfiret dileyin. Bana tâ- bi olur, dediklerimi yaparsanız, Allahü teâlâ sizi affeder ve bol bol yağmur verir. Çok rahmet edip, kıtlığı giderir. Mallarınıza ve kendinize bereket ihsan eder. O sıralarda, Âdlıların memleketlerini kasıp kavuran müthiş bir kıtlık ve kadınlarında da kısırlık vardı. Ziraatçi bir kavim olduklarından bol yağmura ve kendilerini muhafaza için çok nüfusa ihtiyaç- ları vardı. O böyle nasihat ederken, kavmin meliki olan Halcan ismindeki zâlim de orada idi. Hûd aleyhisselâm bu sözleri, Allahü teâlâdan gelen bir ihsan ve ince bir duygu ile coşarak söyleyince, ta uzaklarda bulunan kuşlar ve vah- şî hayvanlar bile huzuruna gelip dediler ki: – Buyur, biz emrinize hazırız ya Hûd aleyhisselâm! Sen vazifeni tebliğ et! Bunu yaparken, Allahü teâlânın mahlûklarından hiç korkma! Bu hâli büyük-küçük herkes gördüğü hâlde yine inanmadılar. Bu sırada, kavmin ileri gelenlerinden olan bir şahıs itiraz edip, cevap verecek oldu ise de, o anda dili tutuldu, konuşamadı. Âd kavminin insanları, bu apaçık mucizeleri gördükleri hâlde yine inat ediyor ve karşı çıkıyorlardı. Hûd aleyhisselâm ise büyük bir sabır ve metanetle, belki akıllanırlar ve uyanırlar diye hiç durmadan sabırla nasihat ediyordu. Kendi anlayışlarına göre, kim kuvvetli ise haklı odur diyen, maddî ve dünyevî zevk ve menfaat nerede ise orada bulunarak hak, hukuk, adalet ve mâneviyattan tamamen uzaklaşan Âd kavmi, Hûd aleyhisselâmın peygamberliğinde de, maddî bir menfaat aradı. Çünkü maksatları ve ölçüleri bu idi. Azgın ve taşkın Âdlıların aralarında yetişip, peygamber olarak gönderilen Hûd aleyhisselâm, her türlü inkâr, yalanlama, kaba ve sert cevaplara, sıkıntı ve azarlamalara rağmen, anlaşılması mümkün olmayan bir sabır, tatlı dil ve yumu- şaklık gösteriyor; yılmak bilmeyen kuvvetli bir azimle davasına devam ediyordu. Bütün kavim karşı çıktığı hâlde, o, davasından vazgeçmediği gibi, yaymak hususunda da en küçük bir gerilemede bile bulunmuyordu. O hâlde, Âdlıların ölçü- lerine göre, bu mücadelenin altında mutlaka çok yüksek bir ücret, maddî bir menfaat bulunması icabederdi. Bu gibi bozuk düşüncelerini kendi aralarında konuştukları gibi, nihayet birgün Hûd aleyhisselâma da söylediler. Nitekim, kendisinden evvel peygamber olan Nuh aleyhisselâma da, kavmi, böyle bir isnadda bulunmuşlardı. Hazreti Hûd; kavminin, bu mesnetsiz iddia ve ithamlarını kesinlikle reddedip, böyle bir maksadının bulunmadığı- nı, ücretini âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâdan beklediğini bildirdi. Onun bu hâli, Kur’an-ı kerimin fiuara suresinin 123. ve daha sonraki ayeti kerimelerinde şöyle bildirilmektedir: “Âd kavmi de peygamberleri olan Hûd (aleyhisselâmı) ve diğer peygamberleri tekzip ettiler, yalanladılar. Nesep bakımından kardeşleri olan Hûd (aleyhisselâm) onlara şöyle dedi: Allahü teâlâdan korkmaz mısınız da, Ondan başka şeylere, putlara ibadet edersiniz? Ben size Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş emin bir peygamberim. O hâlde, Allahü teâlâdan korkun ve bana itaat edin! Sizi Allahü teâlâya iman etmeye davet ve sizlere çok nasihat ettiğim için, sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ve mükâfatım, ancak, alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya mahsustur. Siz her yüksek yerde bir köşk bina eder, geçenlerle alay mı edersiniz? Ve içlerinde ebedî kalacakmış gibi muazzam kaleler ve havuzlar ediniyorsunuz. Bir kimseyi yakaladığınız zaman zorbaca, merhametsizce yakalıyorsunuz. Artık Allahü teâlâdan korkun ve bana itaat edin! Size bildiğiniz nimetlerle yardım eden ve size davarlar, oğullar, cennet misali çok güzel bahçeler, pınarlar ihsan eden Allahü teâlâdan korkun! Ona şirk koşmaktan, karşı gelmekten sakının! Gerçekten ben, üzerinize büyük bir günün azabının eriş- mesinden korkuyorum. (Âdlılar karşılık olarak) dediler ki: Sen bize nasihat etsen de, etmesen de birdir. Biz bu hâlimizden vazgeçecek, eski hâlimizi değiştirecek değiliz. Senin bu söylediğin şeyler, eskilerin yalanlarından başka bir şey değildir. Biz, azaba uğratılacak da de- ğiliz.” Âd kavminin kuraklığa mâruz kalması Hûd aleyhisselâm, bir defasında, kavminin toplu bulunduğu bir sırada yanlarına gitmiş ve onları imana davet etmişti. Kavmin reisi olan Halcan da, Hazreti Hûd’a karşı demişti ki: – Sen bize gâlip geleceğini mi zannediyorsun. Günde bizim bin çocuğumuz oluyor! Onun bu sözü gayret-i ilâhiyeye dokunup, Allahü teâlâ o günden sonra, onlara evlat vermedi. Çocukları olmadı. Ne yaptı- larsa, bir çaresini bulamadılar. Ne yapacaklarını şa- şırmışlardı. Bu hâllerin, Hazreti Hûd’un sözlerine itiraz etmeleri sebebiyle başlarına geldiğini tahmin edip, durumu Halcan’a bildirdiler. O ise, ihtimalden ziyade, apaçık bir hakikat olan bu durumu hemen kapatmak istedi. Kuru kuruya bir inat ile, ne pahasına olursa olsun inanmamak, kabul etmemek istiyordu. Yanına gelenlere dedi ki: – Hayır, durum sizin bildiğiniz gibi değildir. Ben rüyada bir şey gördüm. Eğer onu yaparsanız çocuklarınız olur. Sonra da şöyle devam etti: – Putlarınızı çıkartıp, onları vesile ederek çocuk isteyeceksiniz. Hem ihtiyaçlarınız giderilecek, hem de Hûd’a karşı böylece zafer kazanmış olacaksınız.

                       Halcan’ın, samimî olmayan bu uydurma sözlerini dinleyen Âdlılar, yine de onun söylediği şekilde davrandılar, buna rağmen çocukları olmadı. Hazreti Hûd da bir taraftan onlara diyordu ki: – Ey kavmim! Sizi yaratan, her nimeti veren Allahü teâlâdan korkun! Ona itaat edin ki, isteğinizi kabul etsin. Size çocuk versin. Mülkünüze mülk, kuvvetinize kuvvet katsın. Ben sizi, Allahü teâlâya iman ve yalnız Ona ibadet etmeye davet ediyorum. Eğer icabet eder, davetimi kabul ederseniz, nimete kavuşursunuz. fiayet icabet etmezseniz, Allahü te- âlâ size azap eder. Hazreti Hûd böyle söyleyince, Âdlılar onun üzerine hücum edip, dövmeye başladılar. Hatta mü- barek başından çıkan kanlar yüzüne aktı. O sırada iman etmiş olanlardan biri gelip, Âdlılara dedi ki: – Peygamberimize hakaret hususunda çok ileri gidiyorsunuz. Onun haber verdiği azaptan korkunuz. Âdlılar onun mümin olduğunu bilmiyorlardı. “Sen bizim aleyhimizde bir şey söylemeye cesaret edersin ha” diyerek ona ve tekrar Hazreti Hûd’a dil uzattılar. Sataşıp, terslediler. Hazreti Hûd o kimseye teşekkür etti. Onu övdü ve buyurdu ki: – Sen kavmine nasihatte bulundun. Allahü teâlâ dilediğini dalalette bırakır. Âd kavmi, kendilerini perişan eden kuraklığa dört yıl müddetle tahammül ettiler. Nihayet dayanamayacak hâle gelince, melikleri olan Halcan’ın yanına geldiler. ileri gelenleri vasıtasıyla, Halcan’a dediler ki: – Artık daha fazla dayanamıyoruz. Hûd’un (aleyhisselâm) söylediklerinin, haber verdiklerinin doğru olmasından korkuyoruz. Yani ona iman etmekten başka çaremiz kalmadığı- nı hissediyoruz. Âd kavmindekilerin kuraklığa dayanamayıp, iman edeceklerini söylemeleri üzerine, Halcan, o kadar zulüm ve haksızlıklarına, aşağılık ve alçaklıklarına, şirk ve isyanlarına, küfürdeki inat ve ısrarları- na bir yenisini daha ekleyerek, kavminin bu sözlerine şiddetle karşı çıktı ve, “içinde bulunduğunuz zorluklar sebebiyle Hûd’un dinine girmeyi mi düşünü- yorsunuz? Kumları yemek ve idrarlarınızı içmek pahasına da olsa, onun dinine girmeyeceksiniz. O çok yalan söyleyen sihirbazın biridir” gibi hezeyanlarla Hazreti Hûd’a dil uzattı. Bu saçma sözlerini kendi bozuk mantığı ile güya şöyle ispat etmeye çalışıyordu: – Bu bela bize, ona itaat etmediğimiz için isabet etmiş ise, o hâlde niye davarlarımız, ehlî ve vahşî hayvanlar açlıktan helâk oldular? Onların böyle bir günahları yok ki. Bize isabet eden, aynen onlara da isabet etti. fiüphesiz, bu bela size ve sizin dışı- nızda olanların hepsine isabet etmiştir. Siz bu hâ- le bir miktar daha sabredin. Bu böyle devam edecek değil ve siz de hep bu hâlde kalacak değilsiniz. Halcan’ın bu sözlerinden sonra, Âdlılar, Hazreti Hûd’a tâbi olmaktan yine vazgeçtiler. Halcan’ın sözlerine aldanarak, olanca güçleri ile açlığa tahammül etmeye, bu sıkıntılara göğüs germeye çalıştılar. Bu esnada Hazreti Hûd, yüksek bir tepeye çı- karak şöyle nida etti: – Ey Âdlılar! Beni inkâr etmeye devam ediyorsunuz. Ama biliniz ki, şu içinde bulunduğunuz hâl, benim, sizi, kendisiyle korkuttuğum azabın baş- langıcıdır. Benim sözlerime iltifat etmez, inanmazsanız, o azaba yakalanırsınız. fiayet Allahü teâlâya iman ederseniz, gökten size yağmur yağ- dırması, yerden ot bitirmesi için, Ona duâ ederim. Musibetten kurtulmak için, Hûd aleyhisselâma uymanın şart olduğunu bir türlü anlayamayan Âdlılar, bunu dinledikten sonra, birbirlerine dediler ki:  Bu dört sene içinde yapabildiğimiz kadar güçlüklere göğüs gerdik. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Korkarız ki, bu hâl bizim aleyhimize devam edecek. Yağmur duâsı için heyet gönderelim. Çünkü nerede ise helâk olacağız. Bunun üzerine, bir heyetin yağmur duâsı için Mekke’nin bulunduğu yere gitmesine karar verdiler. O zamanda, mümin, müşrik hangi din ve milletten olursa olsun; herhangi bir kimsenin bir sı- kıntısı olsa, başı darda kalsa, haksızlığa uğrasa veya bir şey isteyecek olsa, Kabe-i muazzamanın bulunduğu yere gelerek duâ ederdi. Burası, yapılan duâların mutlaka kabul olması sebebiyle, Âdem aleyhisselâmdan beri Beytullah olarak tanınmış ve hürmet yönü daima gözetilmiştir. Bu yüzden Mekke hiç boş kalmazdı. Değişik beldelerden gelen çeşitli insanlar toplanırlar ve duâda bulunurlardı. Beytullah’ın yerinde, o zaman kırmızı bir tepeciğin olduğu söylenmektedir. Azap bulutunun gelmesi Hûd aleyhisselâm zamanında Mekke’de oturanlar, Nuh aleyhisselâ- mın oğlu Sam’ın torunu olan Amalik’in neslinden gelenlerdendi. Bu sebeple bunlara Amalika denilmiştir. Amalika kabilesi- nin reisi Âd kavminden idi. Bu sebeple Âd kavminden duâ etmek için gelenleri iyi karşıladı. Mekkelilerle günlerce yiyip içtikten sonra, duâ için Harem’e gittiler. Duâ ettiler. Ancak bu duâları yağmur bulutu yerine, azap bulutunun davetçisi oldu. Gökyüzünde bir siyah bulut, Mekke’den, Âd kavminin bulunduğu Hadramut bölgesine doğru gitmeye başladı. Ufuktaki bulutu, ilk önce Âd kavminden Mehder adlı bir kadın gördü. Mehder, buluttaki azabı görür görmez, bir çığlık attı ve bayılıp düştü. Bir zaman sonra kendine geldiğinde, kadına dediler ki: – Sana ne oldu? Ne gördün de birdenbire bayılıp düştün? Kadın, bunun üzerine şu cevabı verdi: – fiu bulutu görüyorsunuz ya! Onu, parıldayarak etrafa kıvılcım saçan korkunç bir ateş şeklinde gördüm. Ve onun içinde, heybetli ve güçlü, kuvvetli birtakım kimselerin, o ateş bulutunu alarak, bizim bulunduğumuz yere doğru ilerlediklerini görünce, bu dehşetli hâlden bayılıp düştüm. Buna rağmen, Âd kavminin insanları, bu hâle hiç ehemmiyet vermiyorlar, gelenin yağmur yüklü bir bulut olduğunu zannettiklerinden, çok sevinip, birbirlerine müjde veriyorlardı. Nitekim ayet-i kerimede mealen buyuruldu ki: (Onlar, kendi vadilerine doğru gelen azabı, bir bulut parçası olarak gö- rünce, memnun olup sevinerek; “işte, şu görülen şey, bize çok yağmur yağ- dıracak bir buluttur” dediler. Hûd (aleyhisselâm) da onların bu sözlerine karşı, “Hayır, o, yağmur yağdı- rıcı bir bulut değil, bilâkis sizin acele gelmesini istediğiniz azaptır. O bulut zannettiğiniz şey, kendisinde azab-ı elim bulunan bir rüzgârdır. O rüzgâr, Rabbimin emriyle, uğradığı her şeyi helâk eder” dedi.) [Ahkaf suresi: 24] Hûd aleyhisselâm, devamlı olarak, onları, Allahü teâlânın şiddetli azapları ile korkuttukça, Ahkaf suresinin 22. ayetinde bildirildiği gibi; “Haydi, bizi korkutmakta olduğun azabı getir de görelim” diyerek taşkınlıkta daha ileri giderlerdi. işte Âdlıların yağmur yüklü bulut zannettikleri o şiddetli azabın, Magis vadisi tarafından geldiği görülünce, müşriklerin sevinmelerine karşı, Hûd aleyhisselâm, onların, “Azabı getir de görelim” şeklindeki sözlerine cevap olmak üzere; “O, sizin acele gelmesini istediğiniz azaptır” buyurdu. Artık bu apaçık sözleri duyduktan sonra, iman etmeye koşmaları, böylece iki cihanda saadete kavuşmaları gerekirken, inat ve inkârlarında ısrar edip, taşkınlıkta bulundular ve bozuk yoldan ayrılmadılar. Gördükleri bulut, bir taraftan yaklaşırken, Âd kavminin insanları sevinç ve neşe içerisinde, onu karşılamak üzere toplanmışlardı. Bunun yağmur yüklü bir bulut olmadığı, şiddetli bir azap taşıdığı hususunda, Hûd aleyhisselâmın ve bulutu görür görmez bayılıp düşen kadının sözlerine hiç aldırış etmeyen Âd kavminin insanları, onun yağmur yüklü olduğunu zannediyorlardı. Âd kavminin helâkı Nihayet, o buluttan şiddetli bir gürültü ve fırtı- na çıktı. Allahü teâlâ, rüzgâr ile vazifeli meleğe, rüzgârın normalden çok esmesini emretti. Cebrail aleyhisselâm, rüzgâra şöyle emir verdi: – Ey rüzgâr! Âd kavmine azap olarak, Hûd aleyhisselâm ve ona tâbi olanlara da rahmet olarak es! Hazreti Hûd, yanında müminler bulunduğu hâlde, yüksek bir dağdan kavmine seslendi: – Ey Âd kavmi! Sizi gölgeleyen ve bulut şeklinde gelen azabı görmü- yorsanız, yazıklar olsun! Başınıza bela gelmeden ve azaptan kurtuluş için kaçacak yer kalmayacağı zamandan önce, Allahü teâlâya iman ediniz! Buna karşılık, bu insanlar, onun sözlerine hiç önem vermeyip dediler ki: – Sabredelim. Bu, yağ- mur öncesinde görülen bir rüzgârdır ve arkasından çok yağmur yağaca- ğına işarettir. Azap bulutu vadiyi ge- çip, üzerlerine doğru ilerleyince, kendilerine pek güvenen mağrur Âdlılar, birbirlerine dediler ki: – Gelin! Hep beraber oraya gidelim. Üzerimize gelen kasırgayı, vadiyi kaplayan uğultuyu berta- peygamberler tarihi ansiklopedisi 174 HÛD ALEYHiSSELÂM raf edelim. Mehder’in dedikleri ve gördükleri doğ- ru ise, o rüzgâr bulutunda bulunan ve ellerinde ateş- lerle gelen kimseleri geri çevirelim. içlerinde reisleri Halcan’ın da bulunduğu bu adamlar, hep beraber gelmekte olan buluta doğru gidip, yakınına vardıklarında, buluttan korkunç sesler, çöl fırtı- nasına benzer, kuvvetli rüzgârlar, çok kuvvetli esen kasırgalar zuhur etti. Âd kavminden oraya gelen insanların hepsini yere seren bu kuvvetli rüzgârın müthiş bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Fırtına, hiç mağlubiyete alışmamış, birinin kar- şısında yenilmek nedir bilmeyen Âdlıların hepsini yere serdi. Kızarak geri geri kaçmaya başladılar. Evlerine çekildiler ve ortalık biraz sakinleşince, bol yağmura kavuşmak ümidiyle tekrar çıktılar. Hûd aleyhisselâm bunları görüp, “Olanlardan sonra herhâlde us- peygamberler tarihi ansiklopedisi 175 HÛD ALEYHiSSELÂM landılar. iman etmeye, tâ- bi olmaya geliyorlar” diye düşündü. Hâlbuki onlar, inatlarında ısrar edip, Hûd aleyhisselâmı yalanlamaya devam ettiler. Tayin olunan vakit gelince, vazifeli melekler, bulut ile beraber, bu kavmin etrafını kuşattılar. Bu hâlde, bulut ve melekler, Allahü teâlânın emrini beklerken, Hûd aleyhisselâm ve ona tâbi olan mü- minler de bu şaşkın kavmin imana gelmesini istiyorlardı. Onların bu hâli Fussilet suresi 15. ayet-i kerimesinde, mealen şöyle anlatılıyor: (Onlar bilmediler mi ki, onları yoktan yaratan, kendilerine kuvvetli olmak hususiyetini veren, üzerlerine azap gönderip, hepsini helâk etmeye kâdir olan Allahü teâlâ, kuvvet ve kudrette, onların hepsinden daha üstün, daha şiddetlidir. Onlar, Allahü teâlânın her şeye kâdir olduğunu, başkalarının yapmaya kâdir olamadıkları şeylere gücünün yettiğini, pek kuvvetli olduğunu düşünmediler mi? Fakat onlar, bizim ayetlerimizin hak olduğunu bildikleri hâlde, bile bile inkâr ediyorlardı.) Âd kavmi, boy ve cüsse bakımından, başkalarından daha kuvvetli iseler de, onları yaratan, onlardan elbette daha kuvvetlidir. O hâlde onlara layık olan, kuvvetleriyle zayışarı ezmek değil, kendilerinden çok daha kuvvetli olan Allahü te- âlâya itaat etmek idi. Fakat onlar kibir ve inkâr yolunu tutmuşlardı. Kat’iyen o bozuk yoldan dönmediler. fiiddetli azabı hakettiler. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde onların bu hâllerini haber verdi ki, insanlar ibret alsınlar, kavuş- tukları dünyalık nimetlere aldanmasınlar, ahirete yönelsinler, orası için hazırlıkta bulunsunlar.

        Nihayet sabah, buluttan rüzgâr esmeye başladı. Rüzgâr estikçe şiddetleniyordu. Esmeye başladığının ikinci gününde, ağaçları köklerinden söküp, havaya fırlatacak kadar oldu. Fırtına gittikçe şiddetlendiği gibi, uğultusu ve soğuğu da devamlı artıyordu. Fırtınadan; yağ- mur yerine, tarifi mümkün olmayan şiddetli bir ses ve soğuk geliyordu. Âdlılar, bu rüzgârın çok şiddetli olduğunu, develeri ve iri cüsseli insanları havaya uçurduğunu görünce, koşuşarak pek muhkem ve çok emin bildikleri muazzam köşklerine girip, kapılarını kilitlediler. Fakat rüzgâr çok şiddetli estiğinden, ne ev, ne de ağaç bırakıyordu. O muazzam evleri, muhteşem köşkleri söküp söküp havaya fırlattı ve içindekileri helâk etti. O uğultulu fırtına, Âd kavminin insanlarını tutundukları büyük ağaç ve kocaman kayalarla birlikte göz açıp kapayıncaya kadar, yerden kaldırıp, göklere çıkarıyor ve çok yükseklerden bırakıveriyordu. Bu dayanılmaz rüzgâr; “Bizden daha kuvvetli kim olabilir ki” diye büyüklük taslayanları, saman çöpleri gibi havada uçuruyor, onları yükseklere kaldırıyor, sonra her birini, o kadar yükseklikten yere, yüzüstü çarpıyordu. Sonra Allahü teâlâ rüzgâra emretti. Rüzgâr, Âdlıların etraşarında bulunan kum tepelerini, onların üzerlerine yığdı. Yedi gece ve sekiz gün, bu kum yığınlarının altında inlediler. Allahü teâlâ yine rüzgâra emredince, rüzgâr, onların üzerlerinden kumları kaldırdı ve hepsini denize attı. Allahü te- âlâ, Âd kavmine gelen şiddetli azabı bildirerek mealen buyuruyor ki: (Hûd’u (aleyhisselâm) ve dinde ona tâbi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim ayetlerimizi yalanlayıp, mümin olmayanların ise silsile ve köklerini kestik.) [A’raf: 72] (Vakta ki, azap emrimiz geldi. Hûd’u (aleyhisselâm) ve ona iman edenleri rahmetimizle kurtardık ve ahiret azabından da necat, kurtuluş verdik.) [Hûd: 58] (Biz de üzerlerine, dünya hayatında zillet ve rüsva olmak azabını tattırmak için, uğursuz günlerde çok soğuk, kavurucu bir rüzgâr gönderdik. Onların ahiretteki azapları ise dünyadaki azaplarından elbette daha şiddetlidir. Onlar dünyada ve ahirette yardım da görmezler.) [Fussilet: 16] Âd kavmini helâk eden rüzgâr, uzun boylu ve iri cüsseli insanları kaldırıp kaldırıp çarpıyor, kendilerini korumak için tutundukları büyük kayalar ve içlerine sığındıkları muazzam binaların hiçbiri işe yaramıyordu. Çünkü azap fırtınası, bu kavmin insanlarını tutundukları kayalarla ve içine girdikleri evlerle birlikte, havaya, çok yükseğe kaldırdığı gibi, birden bırakıveriyordu. Yedi gece ve sekiz gün süren, o soğuk ve uğultulu, şiddetli azap rüzgârı, Âd kavminin insanlarını, çok feci şekilde helâk etmiş; onlardan hiçbiri, değil baş- kalarını, kendilerini bile koruyarak, azaptan kurtarmaya muvaffak olamamıştır. Nitekim Zâriyât suresinin 41 ve 42. ayet-i kerimelerinde mealen buyuruldu ki: (Âd kavminin helâk edilmesinde de bir ibret vardır. Hani üzerlerine o helâk edici rüzgârı göndermiştik. Her nereye uğ- radıysa, mallarından, hayvanlarından ve canlarından hiçbir şeylerini bı- rakmayıp, hepsini kül gibi savurdu, helâk etti.) Ayrıca Hakka suresinin 6, 7 ve 8. ayet-i kerimelerinde de mealen buyuruldu ki: (Âd kavmine gelince, onlar da, kasıp kavuran, uğultulu, azgın ve şiddetli bir kasırga ile helâk edildiler. Allahü teâlâ o rüzgârı, yedi gece ve sekiz gün devamlı olarak, onların üzerlerine musallat etti. Öyle bir hâle geldiler ki, o vakit orada bulunsaydın, bu müddet zarfında onların, köklerinden kopup, yere serilen kof hurma kütükleri gibi, nasıl ölüp, yıkılıp kaldıkları- nı görürdün. fiimdi onlardan bir kalan görebiliyor musun?) Ayet-i kerimelerde açıkça bildirildiği gibi, kendilerine peygamber olarak gönderilen Hûd aleyhisselâma inanmayıp, müşriklikte ısrar eden, azgınlık ve taşkınlıkta, kibir ve gururda haddi aşan, hatta Allahü teâlâ- nın emir ve yasaklarını tebliğ eden zata hücum ederek inciten, azgın Âd kavmi, şiddetli rüzgâr ile helâk edilmiştir. Bir hadisi şerifte buyurulmuştur ki: (Ben saba rüzgârı ile yardım olundum. Âd kavmi ise rüzgâr ile helâk edildi.) Tabiînin büyüklerinden fiehr bin Havşeb’in, Abdullah ibni Abbas’tan naklettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Allahü teâlânın gökten indirdiği hiçbir yağmur ve esen rüzgâr yoktur ki, öl- çüsüz olsun. Ancak Nuh tufanında ve Âd kavminin helâk edildiğinde böyle olmadı. Nuh tufanı günü su, Allahü teâlânın emri ile haznelerinden taştı ve ona hiçbir yol, ölçü olmadı. Âd kavminin helâk edildiği zaman da rüzgâr, Allahü te- âlânın emri ile hiçbir ölçü ve yol olmadan, her yerden korkunç bir şekilde esti.) Ad kavmini helâk etmek için esen rüzgâr, Allahü teâlâya âsi olan ve Onun emirlerini hiçe sayıp, alay eden o azgın kavmin insanlarını yok etti. Ancak peygamberlerine tâbi olanlar kurtuldular. Âd kavminden iman etmeyip, cehalet ve şirkte inat edenlerin hepsi helâk olurken, en son, reisleri Halcan kalmıştı. Halcan can korkusuyla, bir taraftan dağa doğru kaçarken, bir yandan da, kavminin başına gelen bu felaketi anlayamamanın ve hakikati kabul edememenin verdiği hayretle, karışık bir korku içinde mırıldanı- yordu. O, bu zavallılık hâ- linde ve acınacak durumda iken bile, iman etmeyi düşünmüyor ve ahmaklı- ğında ısrar ediyordu. O sırada, Hazreti Hûd onu gördü ve dedi ki: – Kendine yazık ediyorsun ey Halcan! Bile bile ebedî felakete gidiyorsun. Gel, iman et! Ancak bu şekilde kurtulursun. – iman edersem, Rabbinin katında benim için ne var? – Cennet var… – Peki, kavmimi helâk eden şu bulutun içinde gördüğüm çok heybetli kimseler kimdir? – Rabbimin melekleridir. – fiayet iman edersem, Rabbin beni onlardan korur mu? – Yazık sana! Sen hiç sultan gördün mü ki, o, bir kimseyi ordusundan, askerinden koruyamıyor olsun? Hazreti Hûd’un bu sözleri üzerine, Halcan, “Keş- ke Rabbin, benim razı olduğumu yapıp, kavmimi helâk etmeseydi. Güç ve kuvvetimiz, mal ve servetimiz devamlı olsaydı” dedi ve yine iman etmedi. Nihayet, şiddetli rüzgâr gelip, onu da helâk etti. Hazreti Aişe validemiz buyurdu ki: Peygamber efendimiz, semadan yağmur yüklü bir bulut görünce, ona karşı yönelir, geri döner, eve girer, çıkardı. Endişeli olduğundan, mübarek yüzünün rengi değişirdi. Gökten yağmur yağdığında, Ondaki bu hâl kaybolurdu. Ben bu hâlin sebebini, anlamak, öğrenmek istedim. Bana, (Bilmiyorum ki, belki o bulut, Âd kavminin dediği gibi bir buluttur) buyurup, sonra; (Âdlılar kendi vadilerine karşı gelen azabı, bir bulut parçası şeklinde gö- rünce, memnun olup, sevinerek; “işte şu görülen şey, bize çok yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hûd (aleyhisselâm), onların bu sözlerine karşı; “Hayır, o bulut, yağmur yağdırıcı bir bulut değildir. Bilâkis o, sizin acele gelmesini istediğiniz azaptır. O bulut zannettiğiniz şey, kendisinde elem verici, şiddetli azap bulunan bir rüzgârdır. O rüzgâr, Rabbinin emriyle uğradığı her şeyi helâk eder” dedi) mealindeki Ahkaf suresinin 24 ve 25. ayet-i kerimelerini okudu. Ahkaf denilen kum tepeleri Âd kavmi bu korkunç azap ile müthiş bir şekilde helâk olurken, Hûd aleyhisselâm ve ona iman edenler, hep birlikte avlu gibi bir yerde bulunuyorlardı. Zaten, Hûd aleyhisselâma azabın geldiği bildirilince, o gün, gün ağarırken, eshabını bir yere toplamıştı. insanları havalara uçurup, evleri harap eden, dağları deviren, “Ahkaf” denilen kum tepelerini, Âdlıların üzerlerine yığan o şiddetli kasırga, Allahü teâlânın izni ile, Hûd aleyhisselâ- mın ve ona tâbi olanların yüzlerine gayet hoş gelen, tatlı ve serinletici bir rüzgâr şeklinde esmişti. Hazreti Hûd’a iman edenlerin dört bin kadar oldu- ğu rivayet olunmuştur. Eski zamanlarda, azan ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin insanlarına, Allahü teâlâ peygamber gönderir; onlar, gelen peygambere inanmaz, eziyet ve hakarette bulunup, azgınlık ve taşkınlıkları son haddine ulaşınca, bir musibet ile onları helâk ederdi. Bu durumdaki peygamber ve kendisine iman edenler, bulundukları beldeden ayrılıp, Mekke-i mükerremeye gelirler, hac yaparlar, bir müddet veya vefatlarına kadar orada kalıp, ibadetle meşgul olurlardı. Âd kavmi o korkunç rüzgâr ile helâk edilince, Hûd aleyhisselâm, iman edenlere dedi ki: – Burada yaşayanlar, Hak teâlâ hazretlerinin kahrına, gadabına uğradıkları için, artık bizim burada durmamız uygun değildir. Bu sebepten, bu yerlerden gitmemiz gerekir. iman edenlerle birlikte Mekke-i mükerremeye geldiler ve Kâbe-i muazzamanın bulunduğu yerde, ibadet ve taatla meş- gul oldular. Hûd aleyhisselâm, orada vefat etti. Bütün hadiselerde olduğu gibi, Âd kavminin helâk olmasında da, mü- minlerin ibret almaları ve sakınmaları gereken hususlar vardır. Bunlardan bazıları şöyledir: fiirk ve küfürden, putlara ve başka mahlûklara ibadet etmekten çok sakınmalıdır. Hakikat apaçık meydanda iken, körü kö- rüne, inat ederek cehenneme gitmemelidir. Bu hususta kendini haklı göstermek için, baba ve dedelerinin yolunda olduğunu söylemek, insanı azaptan kurtarmakta, helâkine mâni olamamaktadır. ister küfrü icabettirsin, ister büyük günah olsun, dinde hiçbir bid’at ortaya çıkarmamalıdır. Nitekim Âd kavmi, putlara tapmayı çıkardılar. Bu bid’atleri müşriklik, yani küfür idi. Bu hâlleri, kendilerine peygamber gönderilerek ikaz edildi. Fakat onlar, şirk ve isyanda ısrar ettiler. Bu sebepten Allahü teâlâ onların kökünü kesti. Yeryüzü onlardan temizlendi ve haberleri, kendilerinden sonrakilere ibret olarak kaldı. Doğruluğu ile tanınmış kimseleri yalanlamaktan ve yalan söylemekten çok sakınmalıdır. Bilindiği gibi, bütün peygamberler, peygamberliklerinin bildirilmesinden önce ve sonra, kavimleri arasında sadık ve emin olarak bilinen, meşhur kimselerdir. Peygamber olduğu bildirildikten sonra, bunlar; Allahü teâlâ- dan, kıyamet ve ahiret hâllerinden anlatmaya, insanları saadete davet etmeye başlayınca; inanmayanlar tarafından yalancılıkla, sihirbazlıkla, ak- lını kaybetmek gibi sıfatlarla itham edilmişlerdir. iman edenlerin dışında herkes bu hataya düş- müş, bundan dolayı yalan; bütün dinlerde haram kılınmıştır. Hak ve doğru olan zâ- hir olup, açıkça meydana çıktıktan sonra, bâtılda ısrar etmekten sakınmalıdır. Çoğu defa; bir kavme peygamber geldiğinde, o zatın peygamber olduğunu kabul etmeyenler; “Peygamberlik iddiasında sadık isen, bize açık deliller getir, bunu biz de anlayalım” diyerek mucize isterlerdi. Peygamber olan zat, Allahü teâlânın izni ile onlara mucize gösterince de, insafı olanlar, bu apaçık delil karşısında iman ile şereşenirlerdi. Kuru kuruya bir inat ve bâtılda ısrar edenler ise, hakikat bu derece ortada iken, yine kabul etmeyip, üstelik o peygamberi bir de yalancılık ve sihirbazlıkla itham ederlerdi. Âd kavminin helâk olmasından alınacak derslerden bazıları da şunlardır: Allahü teâlânın rızası için, insanlara vaaz ve nasihat veren, onları Allahü teâlânın azabı ile korkutan bir zatın, bu işi, mutlaka dünyalık menfaat elde etmek için yapıyor olduğunu tahminden ve böyle düşünmekten çok sakınmalıdır. Bu şekilde bir dü- şünce, o yüce kişiyi dünya menfaatine düşkün olmakla itham etmek olaca- ğından, bunun çirkinliği hemen ortaya çıkar. Hazreti Hûd da kavmine, maksadının onlara nasihat etmek olduğunu, bunun için kendilerinden bir ücret talep etmediğini, vazifesine karşılık mükâfatın, Allahü teâlâ tarafından verileceğini söylerdi. istisnasız olarak bütün peygamberler, Allahü te- âlânın emir ve yasaklarını, karşılıksız olarak, ücret almadan öğretmişlerdir. Yani onların hiçbiri, bu hususta ücret ve karşılık almamış ve böyle bir şey beklememişler, her zaman bundan uzak durmuşlardır. Günah işlemekte ısrar etmekten, tevbe ve istigfârı geciktirmekten veya terketmekten de çok sakınmalıdır. Nitekim Hazreti Hûd’un davetine icabet etmeyen Âd kavmine, Allahü teâlâ uzun müddet yağ- mur vermedi. Kur’an-ı kerimde Hûd suresi 52. ayetinde mealen, (Rabbinize istigfâr edin! Sonra Ona tevbe edin) buyurulduğu gibi, onlara nasihat etti. Bu ayet-i kerime, istigfâr etmenin belayı uzaklaştırdı- ğını ve pek çok faydalar temin ettiğini; günahta ısrarın ise rızka mâni olduğunu göstermektedir. Âd kavminin, şiddetli rüzgâr ile helâk edilip; köklerinin kazınmasına sebep olan ahlâk ve amellerinden bazıları özetle şöyledir: Âdlılar, Allahü teâlânın dostlarından, sevdiklerinden yüz çevirip, onlara buğzediyorlar ve sevdiği peygamberine karşı geliyorlar, onlarla birlikte bulunmaktan kaçınıyorlardı. Kötülerle beraber olmayı üstün görüp, onlara uyuyorlar, onların yaptıkları işlere meylediyorlardı. Allahü teâlânın peygamberi olan Hazreti Hûd’a ve ona tâbi olanlara eziyet ederler, kötülük yaparlardı. Onların kıymetlerini alçaltıcı hareketlerde bulunurlardı. Putlara ibadet ederler, onların fayda ve zarar vereceklerine inanırlardı. Allahü teâlânın kendilerine ihsan ettiği güç ve kuvvetlerini beğenirler, buna güvenirler ve bu hâlleriyle övünüp, kibirlenirlerdi. Üstünlük hususunda, daha doğrusu; övünmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak gibi çok kötü olan şeylerde âdeta yarış ederlerdi. Nitekim hadis-i şerifte, Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Bu din yayılır. Hatta, denizleri bile aşar. Allah yolunda denizlere atlarla girilir. Sonra Kur’an-ı kerim okuyan bir kavim gelir; “Biz Kur’an-ı kerimi okuduk. Onu bizden daha iyi okuyan, bizden daha âlim kim var?” derler. Onlarda hiç hayır var mıdır?) Bunun üzerine eshab-ı kiram, “Hayır ya Resulallah! Onlarda hiç hayır yoktur” deyince, Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Onlar, bu ümmetin içerisindedirler. Onlar, cehennemin yakacaklarıdır.) Âd kavmi, insanlara zulüm ve onlara karşı azgınlık ve taşkınlık yaparlar, mallarını zorla alırlar ve haksız yere döverler, hatta öldürürlerdi. insanlara karşı büyüklenmekten, zorbalık yapmaktan zevk alırlardı. Güç ve kuvvetlerine güvendikleri için aldanırlar, hiç ihtiyaçları olmadığı hâlde, yüksek yerlere muhteşem binalar yapmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Âd kavminin insanları gayet dik kafalı, inatçı ve çok kibirli olmalarının yanında, uzun emel sahibi idiler. Allahü teâlâya ibadet ve taatla vakit geçirmeyi bilmediklerinden, bilseler de kabul etmediklerinden, oyun ve eğlenceye dalıp, boş ve uygunsuz işlerle zamanlarını ziyan ederlerdi. Garip ve zavallı kimselerle, yoldan gelip geçenlerle eğlenirler ve Allahü teâlânın lutfettiği nimetlere nankörlük ederlerdi. Hûd aleyhisselâm, kavmine; hâllerini, gittikleri yolun iyi olmadığını, böyle devam ederse, akı- betlerinin pek fena olaca- ğını haber verirdi. Onlara, Allahü teâlânın ihsan etti- ği nimetleri hatırlatır, kendilerini Allahü teâlânın azabı ile korkuturdu. Allahü teâlâya iman etmelerini, Ondan korkmalarını, Ona itaat ve ibadet etmelerini söylerdi. Allahü te- âlânın, çok mal, evlat, bahçeler ve sular vererek ihsanda bulunduğunu, bütün bunlara nankörlük etmeye devam ederlerse, kendilerine, büyük bir azabın gelmesinden korktuğunu bildirdikçe; Âdlı- lar, gaşet ve cehalet uykusuna tamamen dalmış olduklarından, onun vaaz ve nasihatlerine kulak asmazlar; hatta, “Sen bize nasihat etsen de, etmesen de bizim için farketmez. Bu hâl, bizden öncekilerin, baba ve dedelerimizin ahlâkıdır. Biz bunları terkedip de, senin söylediklerine tâbi olacak de- ğiliz” derlerdi. Hazreti Hûd, tebliğ vazifesine devam ederek, kavmine, Allahü teâlânın ihsan ettiği nimetleri, bunlara karşı olanların yaptıkları kötülükleri anlatır, maksadının, onları gaşetten uyandırmak olduğunu bildirirdi. Bütün bunlara rağ- men, Âdlıların gaşeti, kalblerinin kör oluşu, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmamaları, bu dünyada yapmış olduklarının karşılığını ahirette görmeyi inkâr etmeleri ve Hazreti Hûd’u yalanlamaları, onların ebedî felaketlerine sebep oldu. Nitekim, fiuara suresinin 139. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: (Böylece Hûd’u [aleyhisselâm] yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Muhakkak ki, onlara yaptığımız bu işte, sonrakiler için bir ibret vardır.) Âd kavminin hususiyetlerinden birisi de, çok şımarık, azgın, kendini beğenmiş, kibirli, Hakkı, doğruyu kabul etmeyen kimseler olmaları idi. Tamamen oyun, eğlence ve kumara dalmışlar, böylece hak ve hakikatten büsbütün uzaklaşarak, söz dinlemeyen, nasihat kabul etmeyen bir hâle gelmişlerdi. Bu hâl, onların şiddetli rüzgâr azabı ile helâk edilmelerine sebep oldu. Âd kavmi mensupları- nın kötü huylarından biri de, çok iftiracı olmaları idi. Doğru yoldan, o kadar ayrılmış, hak ve hakikatten o kadar uzaklaşmış- lardı ki, akıl ve kemâl sahiplerini cahil görürlerdi. işlerinde doğru olup isabet edenleri, hataya düş- mekle ve kusurlu olmakla itham ederlerdi. Nitekim Hazreti Hûd, Âd kavmini imana davet edip, onları, Allahü teâlâ- nın azabı ile korkuttuğu zaman, kabul etmemişler; üstelik, A’raf suresinin 66. ayet-i kerimesinde mealen bildirildiği gibi; “…Gerçekten biz seni sefahet, akıl azlığı, çılgınlık içinde görüyoruz ve seni hakikaten yalancılardan zannediyoruz” demişlerdi. Kendilerini hak mabud olan Allahü teâlâya iman ve yalnız Ona ibadet etmeye davet eden bir peygambere böyle söylemeleri, onların, büyüklere karşı cüretkâr davrandıklarını ve hitap ederken edebi gözetmediklerini göstermektedir. Üstelik, aklı kemâlde ve irfanı zirvede olan Hazreti Hûd’u sefih olmakla itham etmeleri, onların pek düşük, bayağı ve al- çak kimseler olduklarının göstergesidir. Bir kimsenin, kendisinde bulunan aşağı ve bayağı bir vasfı, kâmil bir zata isnat etmesi, gülünç olmasının yanında, ne kadar garip ve ne derece cü- retkâr bir davranıştır. Hâl böyle iken, Hûd aleyhisselâm, onlara; “Hayır! Bilâkis sefihler sizlersiniz” veya; “Sefihlik ancak sizde bulunur” diye cevap vermedi. Çünkü böyle cevap vermesi, onları tamamen ürkütür ve uzaklaştırırdı. O yine, A’raf suresinin 67 ve 68. ayet-i kerimelerinde mealen bildirildiği gibi, kavmine şu hikmetli cevabı verdi: “…Ey kavmim! Bende çılgınlık, akıl azlığı ve cahillik yoktur. Ben ancak, âlemlerin Rabbi tarafından size gönderilmiş bir peygamberim. Ben, Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Size nasihat ediyorum. Ben, sizin için, güvenilir, emin bir nasihatçiyim.” Hûd aleyhisselâm kavminin karşı çıkmalarına, yalanlamalarına karşı, kendi hâline en uygun şekilde böyle cevap verirdi. Daha değişik bir tarzda cevap vermiş olsaydı, bu durum onlara ağır gelirdi. Hem böyle bir cevap, nasihat edenin sabırsızlığına delalet eder. Hâlbuki emr-i mâruf ve nehy-i münker yapanın, sabır yolundan ayrılmaması lazımdır. Sefihin sefihliğine, cahilin cahilliğine, onun sö- zünün ve işinin benzeri ile karşılık vermek, akıllı kimseye yakışmaz. işte, kötü kimselere cevap verirken, öyle bir cevap vermelidir ki, verilen cevapla, hem onlar, hak ve hakikate davet edilmiş; hem de kötülüklerden men edilerek, cehaletleri de en iyi şekilde yok edilmiş olsun. Âdlılar, nefslerine uyarak, yaptıkları bozuk amellerine itimat edip, nefse güvenirler ve bu kötü işlerine ceza verileceğini dü- şünmedikleri gibi, üstelik bu çirkin amellerine sevap ve mükâfat beklerlerdi. Nitekim, Ahkaf suresi 24. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: (Onlar, kendi vadilerine karşı gelen azabı, bir peygamberler tarihi ansiklopedisi 189 HÛD ALEYHiSSELÂM bulut parçası olarak gö- rünce, memnun olup, sevinerek ve birbirlerine müjde vererek; “işte şu görünen şey, bize çok yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler.) Abdullah ibni Abbas şöyle nakletmektedir: “Ne zaman bir rüzgâr esse, Resulullah efendimiz mübarek iki dizleri üzerine çöker; (Ey Allahım! Onu rahmet eyle! Onu azap kılma! Allahım, onu nimet getirici kıl, azap getirici kılma) buyururdu. Âd kavminden olanlar, Allahü teâlânın ayetlerini gördükleri, kendilerine gelen azabı ayan beyan bildikleri hâlde, günahları terketmemeye, kat’î karar vermiş gibi bir hâl ile bozuk işlerine devam ederlerdi. Kendilerinde bulunan, büyüklenmek sıfatları son haddine varmıştı. Hazreti Hûd’un gösterdiği mucizeleri gördükleri, böylece, onun söylediklerinin doğru olduğu iyice anlaşıldığı hâlde, yine inanmayıp, yalanlamışlardı. Kendi sözlerinin bâtıl ve yanlış olduğunu, hasım saydıkları Hazreti Hûd’un ise doğru söyledi- ğini bildikleri hâlde, habis ve alçak tıynetleri icabı, yine de kabule yanaşmazlar, inat ve muhalefete devam ederlerdi. Tefekkür etmeyip, hiçbir şeyden ibret almazlar, sadece kuvvetlerine ve kalabalık olmalarına güvenirler ve bunda aşırı giderlerdi. Mesela, onları helâk eden rüzgâr, bir bulut şeklinde gelip, esmeye başlayınca, ailelerini ortalarına alıp, kendileri, onların etrafında halka oldular. Elbiselerinin eteklerini birbirlerine bağlayarak, ayaklarını yere kuvvetlice dayayıp, ellerini de birbirlerine kenetleyerek durdular. Güya, rüzgâr ne kadar kuvvetli ve şiddetli eserse essin, onlara bir şey yapamayacak, yerlerinden oynatamayacaktı. Nitekim bu hâlde iken, Hazreti Hûd’a; “Bizim ayaklarımızı buradan kim kaldırabilir” dediler. Biraz sonra rüzgâr bunları yerden alıp, havaya fırlattı ve her biri, içi boş, kof hurma kütükleri gibi yerlere atıldı- lar. Akıllı insan, böyle hâller karşısında, her şeyin sahip ve mâlikinin yalnız Allahü teâlâ olduğunu anlar. Ondan korkar. Daima uyanık olup, hep Onun razı olduğu, beğendiği amelleri yapar. Resulullah efendimiz zamanında, Medine-i mü- nevverede zelzele olmuş- tu. O zaman Resulullah buyurdu ki: (Muhakkak Rabbiniz, sizden, rızasını kazanmanızı istiyor. Öyleyse Allahü teâlâdan, razı olduğu şeylere dönmeyi isteyiniz.) Yine Resulullah efendimiz, gök gürültüsü ve yıldırımları duyunca; (Allahım! Bizi gadabınla öldürme! Azabınla helâk etme! Bundan önce bize afiyet ver) diye duâ ederdi. Hazreti Hûd’un mucizeleri Hûd aleyhisselâmın belli başlı mucizeleri dört nevi idi: Allahü teâlânın izni ile rüzgârları istediği tarafa döndürürdü. Bu mucizenin meydana gelmesine sebep şudur: iman etmek için, kavmi, kendisinden mucize istediklerinde, Hazreti Hûd kavmine sordu: – Nasıl mucize istersiniz? – Rüzgârı istediğimiz tarafa çevir, döndür. Hazreti Hûd da Allahü teâlâya duâ etti. Vahiy gelip, Allahü teâlâ buyurdu ki: – Ne tarafa istersen, elinle işaret et! Bundan sonra Hazreti Hûd, rüzgârı sağ tarafa döndürmek isterse sağ eliyle, sol tarafa döndürmek isterse sol eliyle işaret ederdi. Böyle işaret etmesiyle, rüzgârın o tarafa dönmesi bir olurdu. Âd kavmi, bir mucize gösterirsen iman ederiz dedikleri ve bu mucizeyi gördükleri hâlde, iman etmedikleri için, yine rüzgâr cinsinden ve ayet-i kerimede rih-ı sarsar diye bildirilen şiddetli rüzgâr ile helâk olundular. Âd kavminin insanları güçlü, kuvvetli, iri cüsseli kimseler idi. Gelip geçmiş bütün insanlar içinde boy, cüsse ve kuvvet bakımından en ileride olanlar, Âd kavmine mensuptu. Bu kadar iri cüsselerine ve kuvvetlerine rağmen, şiddetli rüzgâr onları helâk etti. Öylesine kaldırıp yere vurdu ki, onlardan hiçbiri, asla karşı koyamadı; zaten buna güçleri de yetmezdi. Ayet-i kerimelerde, onların her birinin, rüzgâr kendilerine çarptıktan sonra, rüzgârlara tahammülü pek az olan hurma ağaçları gibi yere devrildikleri haber verilmiştir. Âd kavminin bulundu- ğu havalide, taş ve kayalıklardan ibaret bir dağ vardı. Bu dağda ne bir ot biter, ne de bir su çıkardı. Âd kavmi, Hazreti Hûd’a peygamberlik iddiasında sadık oldu- ğuna delil olarak, koyunlarını ve diğer hayvanlarını otlatmak üzere, bu dağı mera hâline çevirmesini söylediler. O da bunun için Allahü teâlâya duâ etti. Duânın hemen akabinde, o kayaların hepsi, bir anda temiz, verimli toprağa dönüşüverdi. Üstelik bu dağ, yemyeşil olup, her taraf çi- çeklerle donanmıştı. Etrafta güzel çeşmeler peyda olmuş, her yer gönül alıcı bir güzellikle, güllük gülistanlık hâline gelmişti. Bu mucizeyi de gözleriyle gören Âdlıların kalbleri, toprak hâline gelmiş olan kayalardan daha katı olduğundan, yine iman etmediler. Hazreti Hûd’un mucizelerinden biri de, duâsı bereketiyle yünün, ibrişim (ipekten işlenmiş bir çeşit iplik) şekline gelmesidir. Âd kavmi, mucize olarak, ondan, koyunlarının yünlerini ibrişim hâline getirmek için cenab-ı Hakka duâ etmesini istemişlerdi. O da duâ edip, bütün yünler, Allahü teâlânın izni ile ibrişim hâline gelmiş idi. Hazreti Hûd, Hazreti Âdem’e çok benzerdi. Orta boylu, gür saçlı ve nur yüzlü idi. Mübarek yüzü çok güzel idi. Mübarek çehresi ay misali parlardı. Hazreti Hûd’un sıfatı; zühd, ibadet, seha, cö- mertlik ve şefkat idi. Fakirlere çok sadaka verirdi. Helal yoldan geçimini temin etmek için, zaman zaman ticaretle meşgul olurdu.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.