Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Bedir Muhaberesi

3 sene önce
574 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

Bedir Muhaberesi
(Hicret ‘in 2. senesi 17 Ramazan / Milâdî 13 Mart 624 Cuma)
KUREYŞ’İN TİCARET KERVANI
Hicret’in 2. senesinde Kureyş müşrikleri, bir ticaret kervanı hazırlamışlardı.
Şam pazarına gönderilen kervana, Mekke’den kadın erkek
hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana
gelen ve sermayesi 50 bin dinar olan bu büyük ticaret kervanının satılan
malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervanın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervanla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi. Peygamberimizin Durumu Haber Alması Resûli Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticaret kervanının Mekke’ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) sahabîyle yola çıkmaya hazırlandı.
Sa ‘d ve Babası
Sahabîler, Bedir Seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ, bu
hususta kur’a çekenler bile vardı. Ensâr’dan Sa’d, babası Hayseme’ye,
“Eğer bu seferin mükâfatı Cennet’ten başka bir şey olsaydı, senden geri
kalırdım! Ben, bu seferde bana şehidlik nasîb olmasını umuyorum.” diyerek
sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen, rahatsız
olan hanımının yanında kal da ben gideyim.” diye cevap vermişti. Ama
Sa’d bunu kabul etmemiş ve aralarında kur’a çekilmesine karar vermişlerdi.
Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de
şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail oldu.
Ümmü Varaka
Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir
istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka binti Abdullah,
Resûlullah’ın huzuruna vararak, “Yâ Resûlallah!.. Bana müsaade
et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedavi eder, hastalananlarınıza
bakarım. Olur ki Allah, bana şehidlik nasîb eder.” dedi. Resûli
Ekrem Efendimiz, bu fedakâr kadınr, “Sen evinde otur, Kur’ân oku!
Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasîb eder.” diye cevap verdi.
Bu hâdiseden sonra Resûli Kibriya Efendimiz, onu hep “şehide” diye anardı.
Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek
diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak
şehid edildi. Katiller, yakalanarak, asılmak suretiyle cezalandırıldılar.
Medine’de, asılmak suretiyle cezalandırmanın ilkini bu hâdise teşkil eder.
Medine ‘den Hareket
Peygamber Efendimiz, yerine Mescid’de namaz kıldırmakla Abdullah
İbni Ümmî Mektum’u vazifelendirdi. Ensâr’dan Ebû Lübabe Hazretlerini
ise, şehre nâib [vekil] tâyin etti. Ramazan ayından 12 geceyi geride bıraktıkları,
oldukça sıcak bir Cumartesi gününde mücâhidlerle Medine’den hareket etti.
Resûli Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus’ab b. Umeyr (r.a.)
taşıyordu. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali’nin, diğeri ise
Ensâr’dan Sa’d b. Muaz Hazretlerinin elindeydi.5
Kervan, Bedir* mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü, burası, Mekke, Medine
ve Suriye’ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine’den yola çıkmışlardı;
üstelik, Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı.
Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu hâlde yol almak
oldukça güçtü. Bu sebeple, Resûli Ekrem Efendimiz, orucunu açtı,
mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.
Yaşları Küçük Olanların Geri Çevrilmesi
Henüz Medine’den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûli Ekrem, küçük yaşta
olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük
mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine
Peygamberimiz, bir ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:
“Resûlullah’ın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim
Umeyr’in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
‘”Kardeşim, sana ne oldu?’ diye sordum.
Bedir, Medine’den 120 fersah (takriben 145 km) uzaklıkta, Medine’nin
güneybatı yönüne düşen bir ovanın adıdır. Etrafı yüksek dağlarla çevrilir.
Câhiliyye devrinde burası bir panayır yeri olarak kullanılıyordu.
Akar suyu ve muz, üzüm gibi meyveleri bol olan bir
yerdi.”‘Resûlullah’ın, beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum!
Hâlbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah’ın bana şehidlik nasîb etmesini
umuyorum.’ diye cevap verdi.
“Kendisi Resûlullah’a arzedilince küçük görüp, ona, ‘Sen geri dön.’ dedi.
“Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti.
Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım
ederek bağlamıştım.”
Allah yolunda savaşıp şehidlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr,
harb esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.

Develere Nöbetleşe Binilmesi
Müslümanlarla beraber iki at, 70 deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu.
Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan
kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed b. Ebî Mersed ile
bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde,
diğer iki sahabî, “Yâ Resûlallah!.. Sen bin; biz, senin yerine yürürüz.” diyorlardı.
Ancak, Peygamber Efendimiz bunu kabul etmiyor, “Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim.” diye cevap veriyordu.
Bu hareketiyle Resûli Kibriya, İslâm’ın getirdiği adalet ve müsavat
düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
Kureyş Kervanının Yol Değiştirmesi
İslâm Ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu.
Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan, başından beri endişe duyduğu
hususu haber aldı: “Müslümanlar, kervanı ele geçirmek için yola çıkmışlar!”
Mekke’ye derhâl bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan
kervanın istikametine değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir’e
uğramadan Mekke’ye doğru yol aldı.

Kureyş ‘in Harbe Hazırlanması
Ebû Süfyan’dan önce Mekke’ye varan haberci Zamzam, acayip bir
kılıkla, devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu: “Ey Kureyş
topluluğu!.. Ticaret kervanınıza, Ebû Süfyan’ın yanındaki mallarımıza
Muhammed ve ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!”
Haliyle, bu haber Kureyş’in infialine sebep oldu. Zîra, kervanda hemen
hemen her ailenin malı vardı. Kureyşliler derhâl toplandılar.
Sür’atle hazırlığa başladılar. Alelacele hazırlanan müşrik ordusunun
mevcudu 950’yi buldu. Bunların 100’ü atlı, 700’ü develi idi. Bu rakam,
sayıca, kervanı takibe çıkan Müslümanların üç katı demekti. Aynı
zamanda, Kureyş Ordusu, silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü.
Bu arada, müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû
Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirak etmek
zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Leheb, hasta olduğunu bahane etti
ve yerine bedelle birini göndererek Mekke’de kaldı.
Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkılar, kadınların
çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke’den Bedir’e doğru hareket etti.
Yolda, kervanını Bedir’den arızasız geçiren Ebû Süfyan’dan kendilerine şu haber geldi:
“Siz kervanınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı
muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi.
Artık dönünüz!” Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
“Vallahi, Bedir’e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer
boğazlayıp yemekler yeriz. Şaraplar içeriz. Cariyelere şarkılar söyleterek
eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler.
Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi, ilerleyiniz!”
Müşrik ordusu Bedir’e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû
Süfyan’ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden
memnun olmadı: “Yazık oldu kavmime! Bu, Amr b. Hişam’ın, Ebû
Cehil’in işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla
yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir.” dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
“Eğer Muhammed’in ashabı onlara rastlarsa, işleri tamamdır!”
Ebû Cehil’in bütün şirretliğine ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan
ayrılanlar da oldu: Ahnes b. Şerik, müttefiki bulunan Zühre Oğullarını
ikna ederek beraberce Mekke’ye döndüler. Daha sonra bunları, Hz.
Ömer’in kabilesi Adiyy b. Ka’b Oğulları takib etti.
Müşrik ordusuna Haşîm Oğullan da katılmıştı. Kureyş’ten bazıları,
kendilerine, “Vallahi, ey Haşîm Oğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne
kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed’ledir.” deyince,
Ebû Tâlib’in oğlu Tâlib de bir grupla birlikte geri döndü.
İslâm Ordusu, Zefıran Mevkiinde
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefıran mevkiine
vardığında, Kureyş’in büyük bir orduyla gelmekte olduğunu haber
aldı. Böyle bir hareketle karışılacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda
ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zîra, niyetleri
harb etmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik, alınan
istihbarata göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.

MÜCÂHİDLERLE İSTİŞARE
Resûli Ekrem, ashabını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa
müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda
onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücâhid, kervanın takib edilmesinin
uygun olacağını ifade etti. Resûli Ekrem, bundan hoşlanmadı. O
sırada Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp, müşriklerin üzerine yürümenin,
onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda
konuşunca, Peygamberimiz bundan memnun oldu.
Daha sonra, Ensâr’dan Mikdat b. Esved Hazretleri, “Yâ Resûlallah!..
Rabbin sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi, biz, İsrail Oğullarının Hz. Musa’ya dediği gibi ‘Git, Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız.’ tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz.”” diye konuştu.
Feragat ve cesaret timsâli bu sahabînin sözlerinden memnun olan
Resûli Ekrem, kendisine hayır duada bulundu.
Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı.
Fakat Ensâr’ın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu.
Çünkü, onlar Medine dâhilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına
dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.
Resûli Ekrem, onların bu konudaki görüşlerini sordu.
Ensâr nâmına Sa’d b. Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
“Yâ Resûlallah!.. Biz sana îman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin
de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itaat etmek
üzere sana kesin sözler de verdik.
“Yâ Resûlallah!.. Nasıl bilirsen öyle yap; biz, seninle beraberiz. Seni
hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip
dalarsan biz de seninle birlikte dalarız! Bizden bir kişi dahi geri kalmaz.
Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!.”
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid, her şeye rağmen,
kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silâhça kat kat fazla olan müşrik
ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü
kahraman sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kur’ân’ın ifadesiyle, “ölümün
ağzına girmeyi” seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah’ın yardımına
güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrakinde olarak, Din
Sahibinin, yardımını esirgemeyeceğine gönülden inanıyorlardı.
Mücâhidlerin sayısı az, ama îmanları ve cesaretleri sıradağlar gibiydi.
İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi, reisleri Kâinatın Efendisi Hz.
Muhammed (s.a.v.) idi. Böyle bir bir ordu, elbette her şeyi göze alarak,
müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
Sa’d b. Muaz’in (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûli
Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir seda ile, mücâhidlere,
“Yürüyün ve Allah’ın lûtfuyla şâd olun! İşte, Kureyş’in tek tek düşüp uzanacağı
yerleri şimdiden görür gibiyim!” diye hitab etti.
Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını
kat kat artırdı. Bedir’e doğru şevkle yol almaya başladılar.
Düşman Ordusu Sayısının Tahmin Edilmesi
İslâm Ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Şu küçük tepe yanındaki kuyu başında birtakım
bilgiler elde edeceğimizi umarım.” buyurduktan sonra, Hz. Ali,
Zübeyr b. Avvam ve Sa’d b. Ebî Vakkas gibi bazı sahabîleri o tarafa gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun
başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
Huzura getirildiklerinde, Efendimiz, kendilerine, “Bana, Kureyş
hakkında malûmat veriniz!” dedi. Onlar, “Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar.” dediler.
Resûli Kibriya Efendimiz, “O topluluk ne kadar vardır?” diye sordu.
“Pek çok.” diye cevap verdiler. Efendimiz tekrar, “Onların sayıları ne
olabilir?” dedi. “Bilmiyoruz.” cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, “Onlar, her gün kaç deve kesiyorlar?” diye sordu.
“Bir gün dokuz, bir gün 10… ” dediler.
Sonra, “İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?” diye sordu.
Müşrik sucuları, Kureyş ileri gelenlerinden birçoğunun ismini
sıralayınca, Resûli Ekrem Efendimiz, ashabına dönerek şöyle buyurdu:
“İşte, Mekke, ciğerparelerini size feda etti!”
Sonra, yine adamlara, “Gelirken, Kureyş’ten geri dönenler oldu mu?” diye sordu.
“Evet.” dediler, “Benî Zühre’ler, Ahnes b. Serik’le geri döndüler.”
O zaman Peygamber Efendimiz, “O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah
ve Kitab’ı bilmezken, Zühre Oğullarına doğru yolu göstermiştir.” buyurdu.
Müşrik İleri Gelenlerin Vurulacakları Yerler
Bedir’e vardığı gece Peygamber Efendimiz, “İnşallah, yarın sabah
filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup
düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır, şurasıdır!” buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
Hz. Ömer der ki:
“Onlardan hiçbirisi de, Nebîyyii Ekrem’in elini koyduğu yerlerin ne
ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler!”
İslâm Ordusunun Bedir ‘e Önce Gelişi
Resûli Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir’e
vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının
daha uygun olacağını ashabıyla görüştü.
O zaman, 33 yaşlarında bulunan Hubab b. Münzir ayağa kalktı ve, “Yâ
Resûlallah!.. Biz harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su
menbaı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm.” diye konuştu. Sonra
da, “Yâ Resûlallah!.. Burası, sana Allah’ın inmesini emrettiği, bizim için
ileri gidilmesi veya geri çekilmesi caiz olmayan bir yer midir?
Yoksa,şahsî bir görüş neticesi, bir harb tedbiri olarak mı seçildi?” diye sordu.
Resûli Kibriya Efendimiz, “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harb tedbiri
icabı olarak seçildi.” buyurdu.
Bunun üzerine Hubab, “Yâ Resûlallah!.. Burada karargâh kurmak pek
muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin
konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim.
Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları
kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu suyla dolduralım. Sonra da
müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su
bulup içemezler, zor duruma düşerler.” diye konuştu.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Ey Hubab!.. Doğru olan görüş, senin işaret
ettiğindir.” buyurarak hemen ayağa kalktı. Mücâhidler de derhâl ayağa
kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun
yanına kadar gittiler. Sonra, Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz
yapılıp içerisi kuyu suyuyla dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.17

Peygamberimiz İçin Gölgelik Yapılması
Bu arada, Sa’d b. Muaz Hazretlerinin teklifiyle, Resûli Ekrem Efendimiz
için, hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber
Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir’le birlikte girdi.
Sa’d b. Muaz Hazretleri de, kılıcını takınıp, Ashabı Kiram’dan birkaç
zâtla birlikte, gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.

ORDUNUN HARB NİZAMINA SOKULMASI
Resûli Ekrem Efendimiz, Bedir’e gelir gelmez ordusunu harb nizamına
soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Müslüman kuvvetler;
Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısma ayrılmışlardı.
Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin
sancağını Mus’ab b. Umeyr, Evslilerinkini Sa’d b. Muaz, Hazreçlilerinkini
ise Hubab b. Münzir Hazretleri tutuyordu.”
Resûli Ekrem Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
“Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde
sebat ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman
size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı
zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha
da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunca düşmanla
göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.”
Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaa
harbinde bulunacakları için, bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan
mahrumdu; çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla, hücum
esnasında çok çok birkaç taş taşıyıp atabilirlerdi.

Dua ve İbâdet İle Geçirilen Gece
Harbten bir önceki gece idi.
Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikteydi. Bütün gecesini
Kadîri ZülcelâPe ibâdetle geçirmişti. Arkasından, Rabbi Rahîmine
ellerini açarak, kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semâya gözyaşı
döktürecek kadar tesirli şu duasını yaptı:
“Allah’ım!.. Bana yaptığın va’dini yerine getir!
“Allah’ım!.. Bu bir avuç Müslüman mücâhid helak olursa, artık sana
yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz.”
Resûli Kibriya Efendimiz, vakit namazlarında da aynı duayı tekrarlıyordu.
Bu duayı duyan mücâhidler ise, heyecanlarından yerlerinde duramaz hâle gelmişlerdi.

İKİ ORDU KARŞI KARŞIYA
Resûli Ekrem, ordusuna âit hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada,
müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.
Manzara oldukça düşündürücü ve ibretli idi. Zîra, birbirleriyle
amansızca çarpışacak olanların çoğu akraba idi. Kardeş kardeşle, baba
oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.
Düşman ordusu artık saf bağlamıştı.
Peygamber Efendimiz de, gölgeliğinden çıkarak, ordusunu son bir
defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı
idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zahire bakılırsa,
müsâvî bir mücadele verilemeyeceği kanaatini uyandırıyordu. Ama
mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde
neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.

MUHACİRLERDEN İLK ŞEHİD
Harb âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya
çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Amir b.
Hadremî, harb usûlüne muhalefet ederek, mücâhidlere doğru bir ok attı.
Ok, Muhacir Müslümanlardan Mihca Hazretlerine isabet etti ve orada
İslâm Ordusu ilk şehidini verdi. Resûli Ekrem, “Mihca, şehidlerin efendisidir.”
buyurarak İslâm’ın bu ilk şehidini tebcil etti.
Mihca Hazretlerinin şehâdeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu
sırada müşrik ordusundan, Rabia Oğulları Utbe ve Şeybe ile Utbe’nin
oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.
Benî Neccar’dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu
vardı ve yedisi de Bedir’de hazır bulunuyordu. Onlardan ikisi, Muaz ve
Avf ile Resûlullah’ın şâiri Abdullah b. Ravaha Hazretleri onlara karşı çıktılar.
Resûli Kibriya Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk
çarpışmada, Ensâr’ın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu.
Müşrikler, “Siz kimlersiniz?” diye sordular.
Onlar, “Ensâr’dan filân ve filânız.” diye cevap verdiler.
Müşrikler, “Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdûlmuttâlib Oğullarından,
amcalarımızın oğullarıyla çarpışacağız.” dediler. Sonra da Peygamber
Efendimize hitaben, “Yâ Muhammedi Sen, bizim karşımıza, kavmimizden
dengimiz olanı çıkar!” diye konuştular.
Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, Ensâr gençlerine saflarına
dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine dua etti. Sonra da, “Kalk yâ
Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!” diye emretti.
Müşriklerin Yere Serilmeleri
Resûli Kibriya Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman sahabî,
derhâl kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için, Utbe onları tanıyamadı.
“Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığınızı bilelim! Dengimiz
iseniz sizinle çarpışalım.” diye seslendi.
Üç kahraman sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince, müşrikler,
“Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz. Buyurun!” deyip kılıçlarını sıyırdılar.
Ubeyde b. Haris, Utbe b. Rabia’yla; Hz. Hamza, dengi Şeybe b. Rabia’yla ve Hz. Ali ise, Velid b. Utbe’yle çarpışacaktı. Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri, o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerden
sayılırdı. Buna binâen, iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve
kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu hâlde, bu bahadırların vuruşmasına
göz dikip temaşaya durdular. Teke tek vuruşma şimşek sür’atiyle başladı. Hz. Hamza ile Hz. Ali, birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Hasımlarını bir hamlede
öldüren Hz. Hamza ile Hz. Ali, bu sefer dönüp Hz. Ubeyde’nin
yardımına koştular. Utbe’nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp
Resûli Kibriya Efendimizin huzuruna getirdiler.
Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin
huzuruna geldiğinde, “Yâ Resûlallah, ben şehid miyim?” diye sordu.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Evet, şehidsin.” buyurdu ve yerinin
Cennetü’l Firdevs olduğunu müjdeledi.
Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri, ayağının kesilmesini hiçe saydı ve
memnun olup, dini İslâm uğrunda çektiği eza ve cefalardan dolayı asla
üzülmediğine dair güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır
olduğundan, Bedir’den dönülürken yolda vefat etti. Oraya defnedildi.24
Adamlarının bir bir yere serildiğini gören müşrikleri, büyük bir dehşet
sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hâle geldiler. Ebû Cehil ise, onları
teselli etmeye, toparlamaya çalışıyordu.
Allah yolunda çarpışmayı “en büyük şeref telâkki eden Müslüman
mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hâle gelmişlerdi. Bir an evvet muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.
Resûli Kibriya Efendimiz, âdeta mücessem îman hâlini almış bu bir
avuç mücâhidin hâline bakarak, Cenâbı Hakk’a şöyle içli niyazda bulundu:
“Allah’ım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar; Sen, onlara binecek ver!
“Allah’ım! Onlar çıplaktırlar; Sen, onları giyindir. “Allah’ım! Onlar
açtırlar; Sen, onları doyur!
“Allah’ım! Onlar fakirdirler; Sen, onları fazlın ve keremin ile zengin eyle!”
Sonra da, dilinden düşürmediği duasını tekrarladı: “Allah’ım! Bana
yaptığın va’dini yerine getir! Allah’ım! Bu bir avuç mücâhidi helak edersen,
artık Sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!”
Hz. Ebû Bekir ile Oğlu
Manzara oldukça ibretli idi.
Mus’ab b. Umeyr Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken,
kardeşi Ebû Azîz İbni Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarıydı.
Daha garibi de vardı: Hz. Ebû Bekir, oğlu Abdullah’la Müslümanlar
safında bulunurken; diğer oğlu Abdurrahmân ise, Kureyş müşrikleri
arasındaydı. Cesareti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan
Abdurrahmân, bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa
kalktı; Hz. Resûlullah’tan, oğluyla çarpışmak üzere müsaade istedi.
Fakat, Resûli Kibriya Efendimiz, “Yâ Ebâ Bekir!.. Bilmez misin ki sen,
benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin!” buyurarak izin vermedi
ve yanından ayırmadı. Hz. Resûlullah’tan, oğluyla kılıç kılıca dövüşmek için izin alamayan Ebû Bekiri Sıddık (r.a.), hiddetli hiddetli oğluna, “Ey Abdurrahmân!..
Bana olan münâsebetin nerede kaldı?” diye seslendi.
Abdurrahmân ise, “Aramızda silâhtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan
başka bir şey kalmadı.” diye cevap verdi.

HARB BAŞLADI
Tarih, 17 Ramazan, Cuma günü sabah saatleri…
Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırmaya geçmişti.
Resûli Kibriya Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik
eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet
olacağını müjdeliyordu. “Zafer bizimdir!” diyerek de, her zaman
mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam
gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini
göstererek, mücâhidlerin de cesaretini artırıyordu.
Hz. Ali der ki:
“Bedir günü harb şiddetlendiği zaman, Resûlullah’a sığınmıştık! O
gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi! Müşriklerin saflarına
ondan daha yakın kimse yoktu!”
Haris b. Süraka’nın Şehid Düşmesi
Hazreç Kabilesinden Haris b. Süraka adındaki genç, ordunun gerisinde
su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temâşâ ediyordu.
Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden
geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte, Ensâr’dan ilk şehid düşen, bu zâttır.
Harb safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, gerideki
Haris’e isabet edip onu şehid etmesi, hepsi için bir ibret dersi oldu.
Peygamberimizin Mücâhidleri Harbe Teşviki
Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûli Ekrem ise, durmadan
mücâhidleri harbte sebat etmeye çağırıyordu: “Muhammed’in varlığı
kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bugün Allah’ın rızasını
umarak sabır ve sebat göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden
ilerlerken öldürülenleri, Allah muhakkak cennetine koyacaktır!”

Umeyr ‘in Şehid Düşmesi
Ensâr’dan Umeyr b. Humam Hazretleri, elinde hurmasını yerken
Resûlullah’ın bu müjdesini işitti ve, “Ne iyi, ne iyi! Cennet’e girmek için,
şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş.” dîye
konuşarak elindeki hurmaları yere attı ve hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin
faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dair müessir beyitler
söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş, o gidiş oldu. Bir daha geri
dönmeyen Umeyr, birçok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı
şehâdet mertebesine ulaştı.
Bir Mucize
Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûli Kibriya Efendimiz,
yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve, “Yüzleri
kara olsun! Allah’ım, kalblerine korku sal, ayaklarına titreme ver!” diye dua etti.
“Yüzleri kara olsun!” sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına
gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti.
Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.
Kur’ânı Azîmüşşan, bu mucizeyi şu âyetiyle ilân eder:
“Onları siz değil, Allah öldürdü! Onları (kumları) attığın zaman da,
sen atmadın, Allah attı!”Evet, Resûli Kibriya’nın avucunda küçücük
taşlar zikir ve teşbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük
taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu!

PEYGAMBERİMİZİN MÜNÂCÂTI VE MELEKLERİN YARDIMA GELMESİ
Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada
olan aşk ve şevklerini artırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da kıbleye
yönelerek Yüce Mevlâsına yalvarıyordu: “Allah’ım! Bana va’dettiğin yardımı lütfet!”
Bu münâcâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki, ridâsı
mübarek omuzlarından kayıp düştüğü hâlde farkına varmadı. Yanından
ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ridâsını yerden alıp mübarek omuzlarına
koydu ve, “Yâ Resûlallah!.. Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz, O,
sana olan va’dini yerine getirecektir.” diye konuştu.
Bir müddet sonra Resûli Kibriya Efendimiz, “Müjde ey Ebû Bekir!
Sana Allah’ın yardımı geldi. İşte, şu, Cebrail’dir. Kum tepeleri üzerinde
atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir bekliyor!” diye buyurdu.
Kur’ânı Azîmüşşan, bu vak’ayı da şöyle hatırlatır:
“Siz, (sayı, silâh ve binekçe düşmandan çok) az ve zaîf iken, Allah, size
Bedir’de kat’î bir zafer verdi. Allah’tan sakının; tâ ki şükretmiş olasınız!
“O vakit sen, mü’minlere, ‘İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size imdat
etmesi yetişmez mi?’ diyordun.”
Rivayet edilmiştir ki, o esnada, benzeri görülmedik, gayet şiddetli bir
rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci
bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.
Bu, Cebrail (a.s.) emrindeki (üç bin) meleğin gelip Resûli Kibriya
Efendimizin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.
Melekler, başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise
arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız, Hz. Cebrail’in (a.s.) sarığı sarı idi.
Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.
Mücâhidlerin Kahramanca Çarpışmaları
Parolaları “Yâ Mansur! Emit” olan mücâhidler, düşmanla kahramanca
çarpışıyor, hücum ve hamleleriyle düşman saflarını yarıyorlardı.
Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.), son derece kahramanca ve cesurca
müşriklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum
etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir
hamlede yere seriyordu. Bu iki kahraman sahabî, müşrik ileri gelenlerinden
birçok kimseyi kılıçlarıyla öldürdüler.

EBÛ CEHİL’İN ÖLDÜRÜLMESİ
Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehil’i öldürmek bir iftihar
vesilesi olacağından, mücâhidlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu.
Hattâ, Ebû Cehil zannıyla, Hz. Hamza, müşriklerin reislerinden,
Mahzum Oğullarından Hâlid b. Velid’in biraderi olan Ebû Kays İbni
Velid’i ve Hz. Ali yine Benî Mahzum’dan Abdullah İbni Münzir’i
öldürmüşlerdi. Ebû Cehil, 70 yaşında, pek gözlü, korkunç yüzlü, inatçı ve mütemerrid
bir İslâm düşmanıydı. “Anam beni bugün için doğurmuş!” diyerek
cesaretini izhar ediyor ve askerini harbe sürüyordu.
Mahzum Oğullan, müşriklerden birçok kimsenin öldürüldüğünü
görünce, Ebû Cehil’in etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına
olursa olsun onu koruyacaklardı. Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu.
Hz. Abdurrahmân b. Avf, harb safında sağına soluna bakınca, Ensâr
gençlerinden iki delikanlıyı gördü. Onlardan biri kendisine yaklaşarak, “Ey amca!.. Sen Ebû Cehil’i tanır mısın?” diye sordu.
Abdurrahmân b. Avf, “Evet, tanırım. Ne yapacaksın onu?” deyince,
genç şu cevabı verdi: “Allah’a söz verdim: Ebû Cehil’i gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya
onu öldüreceğim yahut bu uğurda şehid olacağım!”
Abdurrahmân b. Avf Hazretleri, gencin bu azim ve kahramanlığını
hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.
Abdurrahmân b. Avf, önceleri kendi kendine, “Harb safında iki çocuk
arasında kaldım!” derken onların bu cesurca sözlerine hayret etti.
Bu iki genç, Afra Harun’un harbe iştirak etmiş yedi oğlundan ikisi
olan Muaz ve Muavviz idiler.
O sırada Abdurrahmân b. Avf in (r.a.) gözü, müşrikler arasında
dolaşıp duran ve Mahzun Oğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû
Cehil’e ilişti. Soran gençlere göstererek, “İşte, aradığınız Ebû Cehil!..” dedi.
İki kahraman fedaî, derhâl kılıçlarını sıyırıp, Ebû Cehil’in bulunduğu
tarafa doğru yürüdüler. Bu iki genç gibi birçok mücâhid de Ebû Cehil’i öldürme fırsatını
kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehil’e yetişmesinden önce, onu başından
beri gözetleyip duran, Ensâr’dan Muaz b. Amr b. Cemuh, o esnada bir
fırsatını bulup Ebû Cehil’in ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehil’in
oğlu İkrime de, kılıcıyla, onun elini kolunu yaraladı. Bu kahraman sahabî der ki:
“Elim, derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu.
O gün kesik elimi arkama atıp, hep çarpıştım durdum. Bana fazla
zahmet verince de, ayağımla üzerime bastım, sallanan kolumu koparıp
attım!” Muaz b. Amr b. Cemuh’un yaralanmasından sonra iki genç kardeş
olan Muaz ile Muavviz de, Ebû Cehil’in yanına vardılar. Üzerine hücum
ederek kılıç darbeleriyle yere serdiler, öldü zannıyla da bırakıp gittiler.
“Ebû Cehil, Bu Ümmetin Firavunudur!”
O esnada Resûli Kibriya Efendimiz, “Acaba Ebû Cehil, ne yaptı, ne
oldu? Kim gidip bir bakar?” buyurarak, ölüler arasında onun araştırılmasını
emretti. Mücâhidler aradılar, fakat bulamadılar.
Peygamber Efendimiz yine, “Arayınız! Benim, onun hakkında sözüm
var. Eğer siz, onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine
bakınız.” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:
“Bir gün onunla Abdullah b. Cud’a’nın ziyafetinde bulunuyorduk.
Ben, ondan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkışınca, onu ittim. İki dizi
üzerine düştü. Dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, uru dizinden
kaybolmadı!”” Bunun üzerine Abdullah İbni Mes’ud Hazretleri, Ebû Cehil’i aramaya
gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, “Ebû Cehil sen
misin?” dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve, “Ey Allah’ın düşmanı!..
Nihayet Allah, seni, hor ve hakir etti! Gördün mü?” dedi.
Can çekiştiği hâlde Ebû Cehil, “Ey koyun çobanı!.. Pek sarp yere çıkmışsın.
Büyük bir kişinin, kavim ve kabilesi tarafından öldürülmesi, hemen
şimdi olan bir şey değildir! Sen, bana, bugün zafer ve galebenin
hangi tarafta olduğunu haber ver.” dedi.
İbni Mes’ud Hazretleri, “Nusret ve galebe, Allah ve Resulü tarafmdadır!”
diyerek, son nefesinde onu ye’se düşürdü. Böyle bir cihetten
mey’us olan Ebû Cehil, bir kere daha küfrünü kustu:
“Muhammed’e söyle ki, şimdiye kadar onun düşmanı idim; şimdi düşmanlığım
bir kat daha arttı!” Bunun üzerine, İbni Mes’ud Hazretleri, hemen başını kesti.
Böylece, Ebû Cehil, son nefeste bile îmana gelmedi, küfür ve dalâlette
ısrar edip Cehennem’i boyladı.
İbni Mes’ud (r.a.), başını alıp huzuru Nebevî’ye getirdi. “İşte, Allah’ın
düşmanı Ebû Cehil’in başı!” dedi.
Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, “Kuluna yardım eden, dinini
üstün kılan Allah’a hamdolsun!” dedikten sonra, “Bu ümmetin firavunu,
işte budur!” buyurdu.
Ebû Cehil’in öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara
karşı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye b.
Halef de, Mekke’de merhametsizce işkenceye uğrattığı Bilâli Habeşî (r.a.)
tarafından yere serilince, Kureyş Ordusu fena hâlde bozuldu. Müşrik
askerleri gerisin geri kaçmaya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular,
ele geçirilenler ise esir alındılar.

Bedir Muhaberesi Neticesi
NETİCE
Birkaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde,
Resûli Kibriya Efendimizin kumandanlığını yaptığı İslâm Ordusu,
parlak bir muzafferiyet elde etmişti. Mücâhidler, 14 şehid vermişlerdi;
müşriklerden öldürdüklerinin sayısı ise 70 kadardı; bir o kadarını da esir
almışlardı. Öldürülenlerden 24 kişi, müşriklerin ileri gelenlerindendi.
Mücâhidler, Peygamberimizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini
toptan bir çukura gömdüler.
Resûli Ekrem, şehid olan mücâhidlerin cenaze namazını da Bedir’de kıldı.
Bedir şehidleri
Resim altı: Bedir Savaşında şehid düşenlerin medfun bulundukları kabristan.
Bu parlak zaferle, şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı, Müslümanların
cesaretlerine bir kat daha cesaret katılmış oldu. Peygamber Efendimiz,
derhâl yola iki haberci çıkararak, bu şanlı zaferin bir an evvel
Medine’ye duyurulmasını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında,
diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.
ESİRLER VE GANİMETLER
Büyük bir hezimete uğrayan Kureyş Ordusu, geride birçok mal ve 70
esir bırakmıştı. Ganîmet malları, 150 deve, 10 at, külliyetli miktarda
kırmızı kadife, harb âlet ve edevatı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.
Esirler arasında, Resûli Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası
oğullarından Ukayl b. Ebî Tâlib ve Nevfel b. Abdülmuttâlib ile kerîmeleri
Hz. Zeyneb’in kocası Ebû’lÂs İbni erRebî de vardı. Yine, Mus’ab b.
Umeyr’in kardeşi ve müşrik ordusunun başbayraktarı olan Ebû Azîz İbni
Umeyr de esirler arasındaydı. Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına, Hz. Ömer memur edildi. Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple
de gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
“Yâ Resûlallah!.. Ne diye uyumuyorsunuz?” dediler. “Abbas’ın inlemesi
yüzünden… ” diye cevap verdi. Resûli Kibriya Efendimizin rahatsız ve müteessir olmasını istemeyen Ashabı Güzin’den bazıları, gidip Abbas’ın bağını çözdüler.
İniltinin kesildiğini gören Efendimiz, “Abbas’ın iniltisini ne diye işitmiyorum?”
diye sordu. Sahabîler, “Onun bağını çözdük.” dediler.
Bunun üzerine Efendimiz, “Bütün esirlerin bağını çözünüz!” buyurduktan sonra uyudu.”
Ganimet Mallarının Dağıtılması
Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedir’den ayrılan Resûli Kibriya
Efendimiz, Medine’ye doğru gelirken, Safra Boğazını geçtikten
sonra, Seyer denilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganîmet
mallarını müsâvî bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.
Peygamber Efendimiz, ganîmet malları arasından, Ebû Cehil’in devesini
“kumandanlık hakkı” olarak aldı. Süvarilere ikişer hisse, piyadelere
birer hisse verdi. İzinli olup veya vazifeli bulunup Medine’de kalan sekiz
kişi ile Bedir’de şehid düşenlere de hisse ayrıldı.
Münebbih b. Haccac’ın kılıcı “Zûlfikâr” da Peygamber Efendimizin hissesine
düştü. Resûli Ekrem Efendimiz, Zûlfikâr’ ı bilâhare Hz. Ali’ye hediye etmiştir.
Esirler Hakkında Meşveret
Esirler hakkında ne türlü muamele yapılacağına dair henüz İlâhî vahiy
gelmiş değildi. Bu sebeple onlar hakkında reyle karar vermek gerekiyordu.
Reyle, yâni görüş beyan etmek suretiyle karara bağlanacak
meselelerde ashabıyla meşveret etmesi, Resûli Ekrem Efendimizin mübarek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbestçe ve açıkça beyan ederdi.
Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair, Peygamber Efendimiz,
sahabîlerle istişare buyurdu.
Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah!.. Bunlar bizim akrabamızdırlar. Benim
reyim, onlardan fidyei necat alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan
alacağımız fıdyei necatlar, kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet
olur. Allah’ın onları hidâyete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur.”
diye fikir beyan etti. Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, “Ey Hattab’ın oğlu!.. Senin fikrin nedir?” diye sordu. Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah!.. Onlar, seni yalanladılar, seni memleketinden çıkardılar. Hepsinin boynunu vurdur!” cevabını vererek görüşünü açıkladı. Resûli Kibriya Efendimiz, şefkat ve merhameti bu şekil bir muameleye
rıza göstermediğinden, sualini tekrarladı. Ancak, Hz. Ömer, aynı
fikrinde ısrar etti ve, “Onlar, müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı!”
Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu, sonra da
kalkıp çadırına girip bir müddet orada durdu.
Sahabîlerin bir kısmı Hz. Ebû Bekir’in görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz.
Ömer’in fikrine iştirak ediyordu.
Bir müddet sonra Resûli Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû
Bekir’e hitaben, “Yâ Ebâ Bekir!” dedi, “Senin hâlin, Hz. İbrahim’in hâline
benzer: O, Allah’a, ‘Kim bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı
gelirse, şüphe yok ki, Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zîra, Sen,
Gafur ve Rahîm’sin.’ demişti. Ey Ebû Bekir! Senin hâlin, Hz. İsa’nın
hâline de benzer: Hz. İsa, Allah’a, ‘Eğer, onları azaba uğratırsan, onlar
Senin kullarındır. Eğer onları affedersen, şüphe yok ki, kudretiyle her
şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan Sensin.’
demişti.” Sonra Hz. Ömer’e dönerek, “Ey Ömer!..” dedi, “Senin hâlin de,
Hz. Nuh’un hâline benzer: O, Allah’a, ‘Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden
yurt tutan hiçbir kimse bırakma!’ demişti. Senin hâlin, ey Ömer, Hz.
Musa’nın hâline de benzer: ‘Yüreklerini şiddetle sık; ki,onlar, inletici azabı
görünceye kadar îman etmeyeceklerdir!’ demişti.”
Bu konuşmalardan sonra Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in
görüşünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini
emretti. Bu arada, durumlarına göre, kendilerinden bedel
olarak üç bin, iki bin ve bin dirhem alınması kararlaştırılanlar da oldu.
En mühimmi de şu idi:
Fidyei necat vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirlerin,
Ensâr’dan 10’ar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları,
Resûli Kibriya Efendimiz tarafından kararlaştırıldı. Zeyd b. Sabit
Hazretleri, bu suretle okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi. Bu
sayede Medine’de de okuma yazma bilenlerin sayısı çoğaldı.
İnen Ayetler
Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu âyeti kerîmeler nazil oldu:
“Hiçbir peygamberin, bulunduğu yerde düşmanlarını ağır bir
mağlûbiyete uğratıp kımıldanamaz bir hâle getirmedikçe, onlardan
esirler alması lâyık ve vâkî değildir.
“Siz dünyayı (düşmanı ezmeden esirler tutup onlardan faydalanmayı)
istiyorsunuz. Allah ise, sizin için âhiret sevabını ister.
“Allah, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapandır.
“Eğer, (Levhi Mahfuz’da) Allah’ın geçmiş bir yazısı olmasaydı,
aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azab dokunurdu.
“Artık, aldığınız o ganimetten helâl ve temiz olarak yiyiniz. Allah’tan
korkunuz. Şüphe yok ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.”
Hz. Ömer, konuyla ilgili bir hâtırasını şöyle anlatır:
“Sabahleyin Resûlullah’ın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû
Bekir’i oturmuş, ağlıyor gördüm.
‘”Yâ Resûlallah!.. Sen ve arkadaşın, niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan
şeyi bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de
ağlayayım! Ağlanacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine
katılırım!’ dedim. “Resûlullah, ‘Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları fidyei necattan
dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın, şu yakıninizdaki
ağaçtan daha yakın olduğu, bana gösterildi.’ buyurdu.”
Peygamberimizin Esirler Hakkında Müslümanlara Tavsiyesi
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle, esirlerden bir gün önce Medine’ye geldi.
Bir gün sonra Medine’ye gelen esirleri ashabı arasında dağıttı ve onlara,
“Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.” buyurdu.
Esirler arasında bulunan Mus’ab b. Umeyr’in (r.a.) kardeşi Ebû Azîz der ki:
“Esirler Bedir’den Medine’ye getirildikleri zaman, ben de Ensâr’dan bir
ailenin yanına düşmüştüm. Resûlullah, biz esirler hakkında Müslümanlara
tavsiyelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde
ekmeği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan
birinin eline bir ekmek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de,
utandığımdan, o ekmek parçasını, veren kimseye iade ederdim. Fakat o
yine ekmeğe dokunmadan tekrar bana verirdi!”

PEYGAMBERİMİZİN, SAKLADIĞI ALTINLARI ABBAS’A HABER VERMESİ!
Esirler arasında bulunan, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, oldukça zengin bir zâttı.
Resûli Ekrem, “Ey Abbasî.. Kendin, kardeşinin oğlu Âkil b. Ebî Tâlib
ile Nevfel b. Haris için fidyei necat öde! Çünkü sen, servet sahibisin.” dedi.
Hz. Abbas, müşriklerle Bedir’e çıkıp gelirken beraberinde asker için
sarfetmek üzere 800 dirhem altın alıp getirmişti. Harb esnasında bu da
elinden alınmış ve ganîmet malları arasına katılmıştı. Bunun için Peygamber Efendimize, “Bari, harb esnasında elimden alınan o altınları, fıdyei necatlara say.” diye teklif etti.
Peygamber Efendimiz, “Hayır… O, bizim aleyhimizde sarfetmek için taşıdığın ve Allah’ın sonunda bize nasîb ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz.” buyurdu.
Hz. Abbas, “Benim ondan başka param yok! Yâ, beni avuç açtırıp da dilendirecek misin?” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas!.. Ya o altınlar
nerede kaldı?” diye sordu.
Hz. Abbas, “Hangi altınlar?..” dedi. Resûli Kibriya Efendimiz ferman etti:
“Hani sen, Mekke’den çıkacağın gün, zevcen Ümmü Fadl’a teslim ettiğin
altınlar!.. Onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da
kimse yoktu. Sen, Ümmü Fadla, ‘Bu seferde başıma ne geleceğini
bilmiyorum. Şayet herhangi bir felâkete uğrayıp da dönemezsem, şu
kadarı senin içindir, şu kadarı Fadl içindir, şu kadarı Abdullah içindir, şu
kadarı Ubeydullah içindir, şu kadarı da Kuşem içindir!’ demiştin. İşte o altınlar!..”
Hz. Abbas, hayretle, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Allah haber verdi!” buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Abbas, şehâdet getirerek kemâli îmanı kazanıp
Müslüman oldu. Fidyei necatını ödedikten sonra da Mekke’ye döndü.
Hz. Abbas, Mekke’ye dönünce Müslümanlığını izhar etmeyip hep gizli
tutum ve davranışları Peygamber Efendimize yazar ve Mekke’deki
Müslümanlara yardım ederdi.
Hz. Zeyneb ‘in Gerdanlığını Göndermesi
Bedir esirleri arasında, Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zeyneb’in
kocası Ebû As b. Rebi de vardı.
Hz. Zeyneb (r.a.), kocası Ebû Âs’ın fidyei necatı olmak üzere
boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medine’ye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz.
Zeyneb’e, evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.
Resûli Kibriya’nın bu güzide kerîmesinin gerdanlığını fidyei necat
olarak göndermesi, Ashabı Kiram’a fazlasıyla tesir etti.
Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve, “Eğer münasip görürseniz, Zeyneb’in esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz.” buyurdu.
Bunun üzerine sahabîler, Ebû’1Âs’ı serbest bırakıp gerdanlığı da geri
çevirerek Resûli Kibriya Efendimizin mübarek kalbini memnun ettiler.

BEDİR ZAFERİNİN AKİSLERİ
Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müsbetmenfî
akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudî ve
putperestlerin gözleri yıldı. Hattâ, Yahudilerden bazıları, “Evsafını kitaplarımızda
okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulamaz. Galib
olacak hep odur.” diyerek îmana geldiler. Bir kısmı ise, korkularından îman
etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fesad çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.
Habeş Necâşîsi de, Peygamberimizin bu muzafferiyetini haber alanlar
arasındaydı. O da ülkesinde bulunan Muhacir Müslümanlara, “Allah,
Resulüne Bedir’de yardım etmiştir. Bundan dolayı hamdederim.” diyerek
memnuniyet ve sevincini izhar etti.
Medine’de Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken,
Mekke’de müşrikler ise tam bir matem havasına bürünmüşlerdi.
Bedir galibiyetiyle civarındaki kabîlelere de gözdağı verilmiş oldu.

EBULEHEB’İN ÖLÜMÜ
Ebû Leheb, Bedir’e katılmamış ve yerine Âsî b. Hişam’ı göndererek Mekke’de kalmıştı.
Kureyş Ordusu, İslâm Ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp
Mekke’ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan b. Haris’i yanına çağırarak,
“Ey kardeşimin oğlu!.. Halkın işi nasıl oldu? Bana anlat.” dedi.
Ebû Süfyan İbni Haris, “Vallahi,” dedi, “biz o cemaatle karşılaşınca
bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler.
Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam; zîra, kır atlara binmiş, ak benizli
bir alay süvariyle karşılaştık ki onlara karşı koymak mümkün değildi!”
O sırada Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Refı de orada
bulunuyorlardı. Ebû Refi, “Vallahi, o gördüğün süvariler, melekler idi!”
deyince, Ebû Leheb, hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi, sonra
da üzerine çöküp dövmeye başladı. Ümmü Fadl, gayrete geldi.
“Bîçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun!” diyerek bir
çadır direğiyle Ebû Leheb’in başını yardı.
Ebû Leheb, zelil ve perişan bir hâlde kalkıp gitti.
Gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Resûlullalra ve
Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.
Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.
Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, “Yazıklar olsun size!.. Babanız
evinde koktuğu hâlde, onun yanma uğramamaktan utanmıyor musunuz?” dedi.
Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz!” deyince, adam, “Haydi, gelin! Ben size yardım edeyim.” diyerek gittiler. Fakat, yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de ona el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşka kapattılar.

Münafıkların Ortaya Çıkışı
Peygamber Efendimiz, Medine’ye teşrif ettiklerinde, orada başlıca Müslüman Araplar, müşrik Araplar, ehli kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.
Resûli Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine’de
daha yaygın bir hâle geldi. Medineliler grup hâlinde Müslüman oldular.
Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.
İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı: Kalben inanmadıkları
hâlde Müslüman gözüken bir grup münafık!
Peygamberimizin Medine’ye teşriflerinden az önce, aralarında
senelerce süren dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine’nin
yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah b. Übey b.
Selül’ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına
giydirecekleri hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.
Fakat, Abdullah b. Übey’in hükümdar olma hayâlleri, Resûli Ekrem
Efendimizin Medine’ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zîra, Evs ve Hazreçlilerin
hemen hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmanlarının icabı
olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.
Bu durum, reislik hayâlleri suya düşen Abdullah b. Übey b. SelüPün
fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını
görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü.
Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu,
bizzat kendisi de ifade etmiştir. Müreysi Gazası esnasında
Muhaeir’le Ensâr’ı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve,
“Bir Medine’ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zaîf olanı
oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır.” diyecek kadar da ileri gitmişti.
Bunun üzerine münafıklar hakkında Münâfıkûn Sûresi nazil olmuştu.
Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah b. Übey’e, “Ey Ebû Hubab!..*
Senin hakkında pek şiddetli âyetler nazil oldu. Resûlullah’a (s.a.v.) git
de, senin için Allah’tan af dilesin!” denilince şu cevabı vermişti:
“Benim îman etmemi emrettiniz, îman ettim. Malımın zekâtını vermemi
emrettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden başka hiçbir şey kalmadı!”
Abdullah b. Übey’in reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar
müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:
Bir gün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d b. Ubade
Hazretlerini ziyarete gidiyordu. Yolda, Abdullah b. Übey’in, evinin
gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudilerden birtakım
kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu.
Onlara Kur’ân’dan bir parça okudu; iyi hareketlerden dolayı Cennet’e
kavuşulacağını müjdeledi, kötü hareketlerden dolayı da Cehennem’e
girileceğini anlatarak korkuttu.Peygamber Efendimiz sözlerini bitirince,
Abdullah b. Übey, “Ey konuşan kişi!.. Eğer söylediklerinde doğru isen,
onlardan daha güzel bir şey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana
gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların
toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!” dedi.
Peygamber Efendimiz bundan müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı.
Yoluna devam ederek Sa’d b. Ubade Hazretlerinin evine gitti.
Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa’d b. Ubade Hazretleri, “Yâ Resûlallah!..
Sen İbni Übey’in kusurunu affet. Hem onu mazur gör. Sana
Kur’ân’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın iradesi sana peygamberlik
vermek suretiyle tecellî etti. Hâlbuki, şu beldenin halkı, İbni
Übey’in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu
kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan
buyurduğu peygamberlikle onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hâle
getirince, İbni Übey bundan son derece müteessir olmuş, o gördüğün çirkin
hareketi bunun için yapmıştır. Münafıkların reisliğini Abdullah b. Übey b. Selül yapıyordu. Etrafında birçok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körükörüne bunlara uyan, sıradan birçok kimse de
vardı. Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün
değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında Abdullah b. Übey’e uyarak
ayrılanların sayısı, 300 kadardı. Yâni, bin kişilik İslâm Ordusunun üçte
biri kadar… Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî
hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Resûli Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine’ye
dönünce, İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı.
Bunun üzerine Medine’deki bir kısım Yahudî, “Tevrat’ta sıfatlarını bulduğumuz
zât budur! Artık, bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o
galib gelir!” diyerek îman ettiler. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu.
Böylece,Yahudilerden de münafıklar türedi. Yahudî münafıklarının
çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine
nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâm’ı küçük
düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtida
etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi
meşgul etmek, akıllarınca müşkîl duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak
maksadıyla birçok karışık ve dolaşık soru sorarlardı.
“Bedevî” diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münafıkların bulunduğunu
Kur’ânı Kerîm’den öğreniyoruz: “Çevrenizdeki bedevilerden
ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır ki, onlar nifak üzerinde
idman yapmışlardır. Sen, bunları bilmezsin. Onları biz biliriz.”
Bütün bu münafıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ irken
ayrı olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları,
“kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti.” Yâni, içten inanmadıkları
hâlde, inanmış gibi görünmeleriydi. Böyle görünerek Müslümanlar
arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, sûreti haktan görünerek
onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece, Müslümanların
birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsmak, aralarını açmak, onları
birbirine düşürmek suretiyle za’fa uğratmak gayesini güdüyorlardı.
Bütün maksat ve gayeleri, Müslümanlar arasına fesad ve tefrikaya
götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve bin bir
türlü iftirayla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus
emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyorlar, her şeyi mubah
sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.
Resûli Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takib ettiği
siyaset ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslâm kalesini içten sarsmak
sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize birçok defa
intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhâl harekete geçip bu tür faaliyetlerde
bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar,
her defasında, hiçbir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz
olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelimei şehâdet getirerek
mü’min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı. Nitekim, Abdullah b.
Übey’in, “Medine’ye varırsak, en şerefli ve kuvyetli olan, en zelil ve
güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır.” sözünü Hz. Zeyd b. Erkam,
Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz, İbni Übey’i huzuruna
çağırmış ve, “Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?” diye sormuştu.
Abdullah b. Übey’in cevabı aynen şu olmuştu:
“Hayır! Sana Kitab’ı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki ben, o sözlerin
hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak yalancıdır!”
Kur’ânı Kerîm, münafıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret eder:
“Münafıklar, sana geldikleri zaman ‘şehâdet ederiz ki sen muhakkak
ve mutlak Allah’ın peygamberisin.’ dediler. Allah da bilir ki, sen elbette
ve elbette O’nun peygamberisin. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz,
yalancılar olduğunu da biliyor!” Onlar suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber
Efendimize bildiriyordu. Buna rağmen Resûli Ekrem Efendimiz, onlara
karşı sabır, müsamaha ve af ile mukabele ediyordu.Daha önce de bahsettiğiniz
gibi, Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Übey’le birlikte oturan
bir kısım kimseye Kur’ânı Kerîm’den bir parça okuyup onlara nasihat
edince, Abdullah b. Übey buna dayanamamış ve, “Sen bunları, git, sana
gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme!” demişti.
Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu
durumu ziyaretine gittiği Sa’d b. Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa’d
da “Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet.” deyince, Peygamber
Efendimiz de affetmişti.Münafıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de, Müslümanlara rastgeldikleri zaman riyakârlık ederek ve yaltaklanarak, “îman ettik.”
demeleri, şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman ise, “Emin olun ki biz
sizinle beraberiz. Biz ancak (onlarla) alay edicileriz.” demeleriydi.
Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.
Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misâli, bizzat reisleri olan Abdullah
b. Übey göstermiştir. Bir gün avanesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashabı
Kiram’dan birkaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni
Übey, “Bakınız, ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım.” der. Yaklaştıkları
zaman da, Hz. Ebû Bekir’in elini tutar, “Merhaba Benî Tamim
Efendisi!.. Resûlullah’ın mağarada arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah
uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan sıddık!” der. Sonra Hz. Ömer’in
elini tutar, “Merhaba Benî Adiyy Efendisi!.. Dininde kuvvetli, nefs ve
malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!” der.
Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, “Abdullah! Allah’tan kork, münafıklık
etme! Çünkü, münafıklar Allah’ın en şerir mahlûklarıdır.” diye konuşur.
Bunun üzerine İbni Übey, “Ey Ebû’lHasan!.. Benim hakkımda böyle mi
söylüyorsun? Vallahi, bizim îmanımız sizin îmanınız gibi ve bizim tasdikimiz
sizin tasdikiniz gibidir.” deyip ayrılır.
Sonra Abdullah b. Übey arkadaşlarına dönerek, “Gördünüz mü nasıl
yaptım? İşte, siz de bunları görünce benim gibi yapınız!” der.
Bir rivayete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti, bu hâdise üzerine nazil olmuştur.
Münafıklar, Müslümanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına âit bütün
hususlara zahiren iştirak ederlerdi; fakat, el altından da entrika
çevirmeye çalışırlardı. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı
olan şeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman
göründüklerinden İslâm cemaatinden tard olunamazlardı. Bu sebeple
kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahilî düşmanlara karşı İslâm’ın tesanüt
ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahilî
düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zîra, içteki düşman, kuvveti dağıtır,
cesareti azaltır; hâriçteki düşman ise, aksine tesanüt ve salâbeti artırır. Bu
sebeple Kur’ânı Azîmüşşan, münafıklar üzerinde çokça durmuştur.
Mü’min ve Müslümanların onlara karşı dâima uyanık bulunmaları ve
onların oyunlarına gelmemeleri hususunda birçok îkaz yapılmıştır.
Cenâbı Hakk’ın bildirmesiyle, Resûli Ekrem Efendimiz onları tanıyor
ve bazı sahabîlere de bildiriyordu. Fakat umuma açıklanamıyordu. Kabahatlerini
de açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.
İslâm’ın ve Müslümanların menfaatine bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin
bu tarz davranmasında göz önünde bulundurduğu
mühim bir husus daha vardı. O da, onların işledikleri kötülüklerden,
fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü,
bâzan kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması ihtimali
vardır; fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini
tahrik eder, fenalığı daha fazla yapmasına sebep olur.
Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ın bu hususta ortaya
koyduğu, münafıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar
gibi muamelede bulunup, İslâm cemaati hâricinde tutmamasında şu
hususları da göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:
İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâdlarmdan
ciddî mü’minlerin yetişmesine imkân bırakmak.
Onları, kalben inanmadıkları İlâhî hükümleri zahiren yaşamak
suretiyle duydukları manevî sıkıntıyla baş başa bırakmak ve bundan pişman
olup hâlis mü’minlerin safına geçmelerini temin edebilmek.”
Münafıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsîyetini mü’min ve
Müslümanlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar,
karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir.
Bu hususta birçok hâdise cereyan etmiştir.
Mirba b. Kayziyy’in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.
Resûli Ekrem Efendimiz, Uhud’a ordusuyla giderken bu azılı münafık
onu bostanından geçirmek istememiş ve, “Yâ Muhammedi Şayet sen bir
peygambersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz.” demiş,
sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmişti: “Vallahi, bu toprağın
başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!”
Azılı münâfıkın bu küstahça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman,
onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, “Bırakınız onu!
O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür.”
Peygamber Efendimizin bu müdahalesinden önce, bu azılı münafık,
Said b. Zeyd’den de bir darbe yer.
Münafıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misâl de, Tebük
Harbi esnasında cereyan eder.
Bir konaklama ânında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün
aramalara rağmen bulunamaz. Münafıklar derhâl harekete geçerek,
“Eğer Muhammed gerçekten bir peygamber olsaydı, devesinin nerede
olduğunu bilirdi!” derler. Bu sözlerini duyan Efendimiz, “Evet… Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilebilirim. Şimdi, devenin nerede olduğunu bana gösterdi.
Deve filânca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın.” buyurur. Resûli Kibriya Efendimizin dediği vadide ve tarif ettiği şekilde deve bulunur.
Peygamberimiz zamanındaki münafıklar zümresinin göze çarpan belli
başlı muzır bir faaliyetleri, en kritik anlarda Müslümanları terk etmeleridir.
Böylece onları sayıca zaîf ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine
de menfî yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apaçık bir
örneği, Uhud Harbi esnasında İslâm Ordusunu terk etmeleridir. Baş
münafık Abdullah b. Übey’in reisliğinde İslâm Ordusunu terk eden bu
münafıklar, 300 kadar idiler. Yâni, İslâm Ordusunun üçte biri. Münafıklar
bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslümanların sayılarını azalttıkları
gibi, mücâhidlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu
hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme
hasıl olmuştu; hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak, Resûli
Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâbı Hakk’ın da inayetinin eseri olarak
bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.
Aynı şekilde, Hendek Harbinin en kritik ânında bu münafıklar, “Bize
izin ver, evlerimize gidelim; çünkü, evlerimiz müdafaasızdır.” diyerek
Peygamberimize müracaat etmişlerdi.
O sırada Sa’d b. Muaz Hazretleri, Peygamber Efendimizin huzuruna
gelerek, “Yâ Resûlallah!.. Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir
musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak, onlar hep
böyle yaparlar.” diye konuşmuştu.
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, münafıklar en kritik anlarda
Resûlullah’ı ve Müslümanları bir nevi zor durumda bırakmak için İslâm
Ordusunu terk etme yoluna gitmişlerdir.
Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar
yapıldığı sırada, onlardan bir cemaat, “Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın!”
diye konuşarak Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları
gibi, Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katılmamak için
izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur’ânı Kerîm, onların bu
durumlarından şöyle bahseder:
“Tebük Savaşına iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, Resülullah’a
muhalefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler. Allah yolunda mallarıyla
ve canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve, ‘Bu sıcakta harbe
çıkmayın.’ dediler. De ki: ‘Cehennem’in ateşi daha sıcaktır. Fakat gidecekleri
yeri bilseler!’ Artık, kazandıklarının cezası olarak az gülsünler,
çok ağlasınlar!” Yine aynı seferde Abdullah b. Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle
birlikte İslâm Ordusuna katılıp Seniyyetû’lVeda Tepesine kadar
gelip orada karargâh kurduğu hâlde, sonradan İslâm Ordusuyla gitmekten
vazgeçti ve beraberindekilerle Medine’ye döndü. Kendisine tâbi olan
münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi,
mücâhidlerin de cihad aşkını aklınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu:
“Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda
Benî Asfarlarla [Bizanslılarla] savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla
çarpışmayı oyuncak sanıyor! Vallahi, onun ashabını, bir sabah, ikişer
ikişer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!..”
Bütün bu yıkıcı, Müslümanları birbirine düşürücü, onların arasına
fesad tohumu atıcı, Müslümanları ve Resûli Ekrem’i küçümseyici muzır
davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve
Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takib
etmiştir. Çoğu zaman Abdullah b. Übey’i toplantılara çağırmış ve onunla istişare etmiştir.
Onlara karşı muamelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde
olmuştur. Ancak bu af ve müsamahalı davranışına rağmen,
ihtiyatı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek
şekilde, hareket ve davranışlarını dâima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.
Benî Müstalık Gazasında, reisleri Abdullah b. Übey, Resûlullah ve
Müslümanları kastederek hakaretvârî konuşunca, bu duruma dayanamayan
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah!.. Müsaade buyur da İbni Übey’in
boynunu vurayım!” dediği zaman, Resûlullah’ın cevabı şu olmuştu:
“Hayır!.. Olmaz yâ Ömer!.. İşin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muhammed,
ashabını öldürüyor!’ diye konuşmaya başladıkları zaman hâl nice olur?”
Bir başka rivayette ise, Resûlullah’ın şu cevabı verdiği kaydedilir:
“Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok
geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!”
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz, küçümsenmeyecek
bir sayıda olan münafıkların Müslümanlar arasında dahilî bir
çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde
bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.
Yine, Benî Müstalık Seferi esnasında İbni Übey’in oğlu samimî Müslüman
Hz. Abdullah, Resûlullah’ın huzuruna gelip, “Yâ Resûlallah!..
Babamı öldüreceğini haber aldım! Eğer bu işi gerçekten yapacaksan,
bırak, onu ben öldüreyim!” diye teklifte bulunduğu zaman da Efendimizin
cevabı şu olmuştu: “Hayır… Ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe
de ona iyi arkadaşlık ederiz.”
Gerçekten de, Resûli Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son
derece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ, ölümü ânında
bile, ona iyilik etmekten geri durmamış, gömleğini kefen olarak sarılmak
üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım sahabînin
itirazlarına rağmen cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve, Resûli
Kibriya Efendimiz, hem Abdullah b. Übey’e, hem de şâir münafıklara
karşı takib ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini
de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Übey’in cenaze namazını
kıldırdığını gören bine yakın münafık, hulûsı kalble gerçek Müslümanlar safına geçmiştir.
Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresini cemiyet içinde serbest
bırakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da
asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiyle
bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor,
böylece her davranışlarının kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.
Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice
konuştuklarını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, “Siz, şu şu maksatla
bir araya geldiniz, şunları söylediniz. Kalkın, Allah’tan af dileyin.
Ben de sizin için af diliyorum.” demişti.
Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâbı Hakk, Sevgili Resulüne bildirecek
diye her zaman korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak
bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve
korkulu yaşıyorlardı. Kur’ânı Kerîm, onların bu durumlarını da bize haber verir:
“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıplan hoşuna gider ve söz
söylerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar, duvara dayanmış
idraksiz odun kütükleri gibidirler. Her gürültüyü (korkularından) kendi
aleyhlerinde sanırlar.”
Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların
nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine
mâni olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine
imkân vermek gayesine matuftu.
Mescidi Dırar’ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi
aslında içinde ibâdet etmek için değil, İslâm cemaatinin aleyhinde
bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı plânların serbestçe kurulması için inşa
etmişlerdi. Resûli Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhâl yıktırılmasını
emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.
Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresine
karşı takib ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin
meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sayesinde, onların İslâm cemaatinden
koparak müşriklerin safına iltihaklarına mâni oldu. Müslümanların
birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı
başkaldırmalarını önledi.

Beni Kaynuka Gazası
(Hicret ‘in 2. senesi Şevval ayı / Milâdî 624)
Müslümanların Bedir Harbinden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları,
Medine’deki Yahudilerin endişelerini büsbütün artırdı. Peygamberimizle
aralarında sulh anlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuğa
ve kışkırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efendimiz,
her şeye rağmen, ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine
müsamahalı davranıyordu. Ancak onlar hâl ve hareketleriyle bu insanî
muamelelere lâyık olmadıklarını açıkça gösteriyorlardı. Şâirleri, Peygamberimizi
hicvediyor, Müslümanları küçük düşürücü mısralar düzüyorlardı.
Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medine’de üç Yahudî kabilesi vardı: Benî
Kurayza, Benî Nadir ve Benî Kaynuka… İçlerinde en çok fitne ve fesad
çıkaran ve en cür’etkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul
olurlardı. Bu bakımdan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer
Yahudî kabîleleri gibi Peygamber Efendimizle anlaşmaları vardı.
Müslümanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış
taarruz karşısında Müslümanlarla beraber Medine’yi müdafaa edeceklerine
ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine
dair sözleşmişlerdi. Ancak, onlar, gözle görülür tarzda açık
açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmeye çalışma,
her vesileyle Kureyş müşrikleriyle iş birliği yapma gibi uygunsuz
hareketleriyle bizzat anlaşmayı bozmuş oluyorlardı. Bu arada meydana
gelen çirkin bir hâdise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:
Medineli Ensâr’dan bir zâtın hanımı, yüzü örtülü olduğu hâlde, bir
Yahudî kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer.
Yahudîler, kadının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta
ısrar eder. Derken, Yahudînin biri, kadına hissettirmeden, arkasından,
elbisesinin eteğini bir dikenle beline iliştirir. Kadın ayağa
kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Yahudîler eğlenerek kahkahayla
gülerler. Bu hâl karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan
bir Müslüman, çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslü-manla
Yahudî boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman, Yahudîyi öldürür.
Bunu gören oradaki Yahudîler de Müslü-manın üzerine çullanarak onu
şehid ederler.62 Böylece, Yahudî-lerle Müslümanlar arasında kan
dökülmüş olur. Hâdiseye sebebiyet verenler, Yahudîlerdi. Haliyle, verdikleri
sözlere aykırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı
da ihlâl etmiş oluyorlardı.
Şehid edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulununca,
Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahu-dîlerini bir araya
topladı. Kendilerini İslâm’a davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri
gerektiğini, aksi takdirde Bedir’de müşriklerin uğradıkları akıbete
kendilerinin de uğrayabileceklerini anlattı. Fakat, dessas Yahudîler,
Efendimizin bu konuşmasını alaya alıp, “Ey Muhammedi.. Sen
muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp galib gelmene aldanıp
güvenme! Biz onlar gibi değiliz; savaşmayı çok iyi biliriz. Eğer bizimle
çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar olduğumuzu anlardın!”
63 diye küstahça cevap verdiler, sonra da dağıldılar.
Benî Kaynuka Yahudilerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine
inen âyet-i kerîme, akıbetlerini şöyle ilân etti:”Ey Resulüm!.. O kâfir olan
Yahudilere de ki: ‘Siz muhakkak mağlûb olacaksınız ve toplanıp
Cehennem’e sürüleceksiniz. O Cehennem ne kötü bir yerdir!'”
Aynı hâdiseyle ilgili olarak nazil olan bir başka âyet-i kerîme ise, Peygamberimize,
ahdini bozan bu Yahudilerle çarpışmaya izin verdi: “Eğer seninle muahede yapan bir kavimden de sözleşmeye aykırı bir hainlik alâmeti duyarsan, savaş yapmadan önce ahitlerini reddettiğini doğruca kendilerine ilân et. Çünkü, Allah hainleri sevmez!”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kesin kararını verdi: Benî Kaynuka
Yahudileri üzerine gidilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medine’de yerine Lübabe b. Abdi’l-Münzir’i vekil tâyin etti ve beyaz sancağını da Hz.
Hamza’ya vererek Kaynuka Oğulları üzerine yürüdü.
Bu Yahudilerin, kuvvetli ve sağlam bir kalesi vardı. Peygamberimizin
üzerlerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem
onları muhasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim
olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını
emir buyurdu. Elleri bağlandı.
Abdullah b. Übey ‘in Peygamberimize Müracaatı
O sırada Kaynuka Oğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi
Abdullah b. Übey b. Selül çıkageldi. Peygamberimizin yanına vararak,
“Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et.” diye konuştu.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu münafığın sözlerini duymazlıktan geldi.
Bunun üzerine Abdullah b. Übey aynı sözlerini tekrarladı:
“Yâ Muhammedi Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!” Peygamber
Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi. Fakat, Abdullah b. Übey, aynı şeyleri
tekrarlamaya devam etti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
“Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lanet etsin!”
buyurdu ve Kaynuka Oğullarının öldürülmelerinden vazgeçip
Medine’den Şam’a sürülmelerini emretti.
Übade b. Sâmit ‘in Sözleri
Avf Oğullarından Übade b. Sâmit de, öteden beri Kaynuka Oğullan
Yahudilerinin müttefiki idi. Onları bıraktırmak için Peygamber Efendimizin
yanına gelmişti. Efendimizle Abdullah b. Übey arasında geçenleri
görünce, “Yâ Resûlallah!.. Ben, Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost
tuttum. Şu kâfirlerin müttefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım.” diyerek
Benî Kaynuka Yahudîleriyle olan müttefikliğini ve dostluğunu
bıraktığını ilân etti. Bunun üzerine inen âyette şöyle buyuruldu:
“Ey îman edenler!.. Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr ve dost
edinmeyiniz! Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdır.*
İçinizden kim onları dost edinirse, onlardan olur. Şüphe yok ki, Allah,
o zalimler güruhunu doğru yola çıkarmaz.”
Kaynuka Oğullarının Medine ‘den Çıkıp Gitmeleri
Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı, Yahudilerin fitne ve fesadını
Medine’den uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mâni olmaktı.
Medine’den sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.
“Gayrimüslimlerle dostluk ve münasebet kurmakta ölçü nedir?
Günümüzde olduğu gibi, sâdece askerî ve iktisadî sahaya dönük ittifaklar
kurmanın Kur-ân’daki nehiyle ilgisi var mıdır?” gibi akla gelebilen
suallere Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat adlı eserinden muknî bir
izah getirmiştir. Aynen alıyoruz: “Sual: ‘Yahudî ve Nasara ile muhabbetten
Kur’ân’da nehy vardır.
“Bununla beraber nasıl ‘Dost olunuz.’ dersiniz?’
“Cevap: Evvelâ: Delil kat’iyyülmetin olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak
gerektir. Hâlbuki, te’vil ve ihtimalin mecali vardır. Zîra, nehy-i
Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman,
bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de
hüküm müştak üzerine olsa, mehaz iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek
bu nehy, Yahudî ve Nasara ile Yahudîyet ve Nasranîyet olan âyineleri
hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez; belki muhabbet, sıfat
veya san’atı içindir. Öyle ise, her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman
olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve
san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı
veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın?
Ehl-i Kitap’tan bir haremin olsa elbette seveceksin!
“Saniyen: Zaman-ı Saadet’to bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi.
Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o
noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için
gayrimüslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi
âlemdeki, bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zapt ve
bütün ukûlü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakkî ve dünyadır. Zâten
onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binâenaleyh,
onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini istihsanla iktibas etmektir
ve her saadet-i dünyevîyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte,
bu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kurânîye dâhil değildir.” (Bediüzzaman
Said Nursî, Münazarat, s. 26-27).
Kaynuka Oğullarına Medine’yi terketmeleri için tanınan süre üç gün
idi. Üç gün mühlet bitince, Şam’a doğru yola çıktılar. Vadi’l-Kura’ya
gelince orada bir ay oturdular. Burada oturan Yahudiler, onların yayalarına
binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî
Kaynuka Yahudileri, Ez-ruat’a kadar gidip oraya yerleştiler. Çok
geçmeden de nesilleri kesildi.

Sevik Gazvesi
(Hicret ‘in 2. senesi 5 Zilhicce Pazar)
Kaynuka Oğulları Yahudîlerinden 700 kişinin Medine’den sürgün
edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Peygamberimizin
bu hareketi, İslâm’ın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir
hâdiseydi. Eğer fesad şebekesi durumunda olan bu Yahudiler, İslâm’ın
merkezi Medine’de bırakılmış olsalardı, Müslümanlara birçok haince
plân tertipleyecekleri şüphesizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden
alınmış oluyordu. Şehrin dâhilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi.
Ancak, hâricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Kureyş müşrikleri, Bedir
mağlûbiyetinin ağır acısını unutmamışlardı, unutmak da istemiyorlardı.
Nitekim, Kureyş ileri gelenlerinden birçoğunun öldürülmesiyle, Ebû
Süfyan kendisini âdeta Kureyş müşriklerinin reisi makamında görmeye
başlamış ve Bedir mağlûbiyetinin intikamını almak için harekete
geçmişti. Peygamberimiz ve Müslümanlardan intikal almadıkça kadınlara
yaklaşmayacağına, koku sürünmeyeceğine ve yıkanmayacağına and içmişti.
Bu andını yerine getirmek için, Ebû Süfyan, 200 kişilik bir süvari
kuvvetiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir
kuvvetle Müslümanlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu.
Sâdece, yaptığı yemini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak
için buraya kadar çıkıp gelmişti.
Gece vakti, henüz Medine’de ikamet eden Yahudi kabilesi Benî Nadir
reisinin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında birçok gizli malûmat aldı.
Daha sonra, Medine’ye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz
adındaki mevkiye kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir
hurmalık ve iki evi ateşe verdiler. Bu arada tarlasında işiyle meşgul,
müdafaasız, Ensâr’dan bir Müslümanı, işçisiyle birlikte şehid ettiler.
Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan,
takib edilip yakalanma korkusundan, beraberindekilerle birlikte sür’atle
oradan uzaklaşarak Mekke’ye doğru yol aldı.
Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensâr ve Muhacirun’dan 200 kişiyle,
müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kimseyle karşılaşmadı. Müşriklerin
sür’atle kaçıp gittiklerini öğrendi.
Müşrikler kaçarken beraberlerinde yiyecek olarak getirdikleri “sevik”
denilen kavrulmuş buğday ununu, torbalarıyla birlikte, ağırlık yaptığı ve
sür’atle uzaklaşmalarına mâni olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı.
Mücâhidler, bu sevik torbalarını topladılar. Gaza da adını buradan aldı.

Hicretin 2. Senesinin Diğer Mühim Bazı Hadiseleri
Ramazan Orucunun Farz Kılınması
Ramazan orucu, kıblenin Kabe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Peygamberimizin
Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şaban ayında
farz kılındı. Bu hususta indirilen âyetlerde meâlen şöyle buyuruldu:
“Ey îman edenler!.. Sizden önceki(ümmet)lere farz kılındığı gibi, size
de—takvaya eresiniz, nefsinize hâkim olasınız diye—oruç, farz kılındı.
“Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, açık
âyetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırt eden Kur’ân, onda indirildi.
“O hâlde, sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin. Kim de
hasta olur yahut seferde bulunursa, tutmadığı günler sayısınca başka günlerde kaza etsin.
“Allah, size kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da, o sayıyı ikmâl ve
size olan hidâyetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir. Gerek ki, şükredersiniz!”
Ramazan orucu, İslâm dininin beş şartından birisidir.
İbni Ömer (r.a.), Resûlullah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bildirir:
“İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve
Muhammed’in O’nun Resulü olduğuna şehâdet getirmek, namaz kılmak,
zekât vermek, haccetmek, Ramazan orucunu tutmak.”

Sadakai Fıtr ‘ın Vâcib Kılınması
Bu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadakaı fıtr vermek vâcib oldu.
Resûli Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin
Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)* veya arpadan
bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’)
fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.

İlk Bayram Namazının Kılınması
şevval hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûli Ekrem
Efendimiz, oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını
Müslümanlara emretti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak
üzere musallaya [namazgaha] çıktı. Hutbeden önce, ezansız ve kametsiz
olarak cemaatle bayram namazı kılındı.
Nebîyyi Muhterem Efendimiz, Medine’ye teşrif buyurdukları zaman,
Medinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara,
“Allah Teâlâ, size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır (Ramazan) ve
Kurban Bayramı günlerini verdi.” buyurdu.
Resûli Kibriya Efendimiz, bayram namazlarını namazgahta kılardı.
Medine’nin namazgahı, şehrin Şark kapısı üzerindeydi.
Bir dirhem 3 gramdır. 75 Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 103.
Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgaha
yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan
dönerdi. Ramazan Bayramı namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi.
Ekseriya bunlar birkaç hurma olurdu.

Zekâtın Farz Kılınması
Zekât, Hicret’in 2. yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve
fıtır sadakasının vâcib kılınışından sonra farz kılındı.
Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mallarının
bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerinden ibaret mâlî bir ibâdettir.
Zekât, İslâm dininin beş temel esasından biridir. Kur’ânı Kerîm’ie
(Nur, 56; Müzzemmil, 20; Hacc, 78; Bakara, 110) emredilmiştir. Kur’ânı
Kerînı’de 32 yerde namazla birlikte zikredilmiştir.
Bir hadîsi şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Her gün, her sabah, iki melek inip birisi, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını
vererek, malını (Allah rızası için) harcayana, harcadığının yerine yenisini
ver.’ der. Diğeri de, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını
sıkana da malını telef et.’ der!”
Hz. Rukiyye ‘nin Vefatı
Peygamber Efendimizin Hz. Osman’la evli kerîmeleri Hz. Rukiyye,
Bedir Seferi sırasında hastalanmıştı. Hz. Osman, Peygamber Efendimizin
emriyle ona bakmak üzere Medine’de kalmış, Bedir’e gidememişti. Zeyd
b. Harise Hazretleri, Bedir Zaferinin haberini Medine’ye getirdiği sırada
Hz. Rukiyye vefat etmişti. Onu Ümmü Eymen yıkadı. Hz. Osman cenaze namazını kıldırdı ve Bakî Kabristanına defnetti.
Hz. Rukiyye, Resûli Ekrem Efendimiz 33 yaşlarında bulundukları
sırada, Hz. Zeyneb’ten sonra doğan kerîmeleridir. Annesi Hz. Hatice’yle
birlikte Müslüman olmuştu. Daha sonra Hz. Osman’la evlenmişti. Hz.
Osman, onunla birlikte Habeşistan’a hicret etmişti. Resûli Ekrem Efendimiz,
onların beraber hicret ettiklerini görünce, “Osman, Lût’tan (a.s.)
sonra, Allah yolunda, ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir.” buyurmuştu.

Ebûdderda ‘nın Müslüman Olması
Ebûdderda Uveymir b. Salebe, Bedir Seferi sırasında Müslüman oldu.
Şöyle ki: Abdullah b. Ravaha (r.a.), öteden beri Ebûdderda’nın kardeşliği idi. Bir
gün, eline keseri alıp Ebûdderda’nın evindeki putunu kırdı. Ebûdderda
evine döndüğü zaman, hanımı durumu ona haber verdi. Bunun üzerine
Ebûdderda düşünmeye başladı ve kendi kendine, “Eğer, bu putta bir
hayır olsaydı, kendisini korurdu!” diye konuştu. Sonra da Müslüman olmak
için Peygamberimizin yanına gitti.
Abdullah b. Ravaha, uzaktan geldiğini görünce, “Yâ Resûlallah!..
Gelen, Ebûdderda’dır. Herhalde bizi görmeye geliyor!” dedi.
Resûli Ekrem Efendimiz, “O, Müslüman olmak için geliyor. Çünkü
Rabbim, Ebûdderda’nın Müslüman olacağını bana bildirmişti!” buyurdu.
Huzura varan Ebûdderda, orada Müslüman oldu. Ev halkı, kendisinden
önce Müslüman olmuşlardı.
Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin Evlenmesi
Hz. Fâtıma, ResûlI Ekrem Efendimizin Medine’ye teşriflerinden beş ay
sonra Receb ayında Hz. Ali’yle nikahlandı. Hicret’in 2. yılında Bedir
Gazasından sonra Zilhicce ayında evlendiler.
Hz. Fâtıma, Resûli Kibriya Efendimizin en küçük kızı ve kızlarının en
sevgilisi idi. Peygamber Efendimiz, bir gazadan veya bir seferden geldiği
zaman ilk önce Mescid’e gidip iki rekât namaz kılar, sonra Hz. Fâtıma’ya
uğrar, daha sonra da Ezvacı Tâhirat’ın yanına giderdi.
Hz. Âişe (r.a.) der ki:
“Ben, Fâtıma kadar, sözü ve konuşması Resûlullah’a benzeyen bir
kimse görmedim. Fâtıma girdiği zaman, Resûlullah onu şefkatle karşılar,
‘Hoş geldin.’ diyerek selâmlardı. Ben, Fâtıma’dan daha doğru sözlü bir
kimse de görmedim.” Hz. Fâtıma’nın (r.a.) yürüyüşü de Nebîyyi Muhterem Efendimizin
yürüyüşüne pek benzerdi. Bir gün, Hz. Âişe’ye, “İnsanların, Resûlullah’a en sevgili olanı kimdi?” diye soruldu.
Hz. Âişe, “Fâtıma idi.” dedi.
“Erkeklerden kimdi?” diye sorulunca da, “Fâtıma’nın kocası.” cevabını verdi.
Peygamberimizin, Kızı Hz. Zeyneb ‘i Mekke ‘den Getirtmesi
Bedir esirleri arasında Peygamberimizin damadı ve Hz. Zeyneb’in
kocası Ebû Âs b. Rebî’de bulunuyordu. Bedir Harbi esirleri konusunda
bahsettiğimiz gibi, Ebû As serbest bırakılınca Mekke’ye gitti. Daha önce
Hz. Zeyneb’in hicret etmesine mâni olan Ebû As, bu sefer kendisini serbest bıraktı.
Resûli Kibriya Efendimiz de, Bedir Harbinden bir ay veya bir aya
yakın bir zaman sonra Zeyd b. Harise ile Ensâr’dan bir zâtı göndererek
Hz. Zeyrıeb’i Mekke’den getirtti.82
Muhacir Müslümanlardan Osman b. Maz ‘un ‘un Vefatı
Bakî Kabristanına, Muhacir Müslümanlardan ilk defnedilen bir zâttır.
İlk Kurban Bayramı Namazının Kılınması
Resûli Kibriya Efendimiz, Zilhicce’nin dokuzunda Sevik Gazasından
dönerek Medine’ye kavuşmuştu. Ertesi günü, yâni Zilhicce’nin 10. günü
Müslümanlarla birlikte namazgaha çıktı. Ezansız ve kametsiz olarak iki
rekât Kurban Bayramı namazı kıldırdı. Namazdan sonra bir hutbe îrad
etti. Bu hutbelerinde, kurban kesmelerini Müslümanlara emretti.
Kendileri de iki kurban kesti. Satın aldığı semiz, boynuzlu beyaz koçtan
birini keserken, “Allah’ım! Bu, Senin birliğine ve Senden bana gelenlere
şehâdet eden bütün ümmetim nâmınadır.” dedi. İkincisini keserken ise,
“Allah’ım! Bu da, Muhammed ve Muhammed’in ev halkı içindir.” buyurdu.
Bundan, kendileri, ev halkı ve yoksullar yediler.
İslâm’da ilk Kurban Bayramı budur!

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.