Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

Efendimizin Medine’ye Hicreti

3 sene önce
715 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

Efendimizin Medine’ye Hicreti
Efendimizin Hicreti
PEYGAMBER EFENDİMİZE, HİCRET İZNİNİN VERİLMESİ
Kureyş müşrikleri, Resûli Ekrem Efendimizin vücudunu ortadan
kaldırmak için kat’î karar almışlardı ve bunun için faaliyetlerini
sürdürüyorlardı. Bu sırada Cenâbı Hakk, Sevgili Resulüne hicret emrini verdi.
Peygamber Efendimiz, Hz. Bekir’in evine her gün sabah veya akşam
vakitlerinde uğrardı. Fakat, hicret emrini aldığı gün, öğle vakti
sıcağında, âdeti olmadığı bir saatte başını sararak Hz. Ebû Bekir’in evine
vardı. Efendimizin geldiği haber verilence, Hz. Ebû Bekir şaşırdı ve,
“Vallahi, Resûlullah, bu saatte hiç gelmezdi. Bu gelişinde mutlaka bir iş
var!” diye konuştu. Sonra Efendimizi içeri alıp minderinin üzerine
oturttu ve, “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Ne haber var?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Yüce Allah, bana Mekke’den çıkmaya ve
Medine’ye hicret etmeye izin verdi.” buyurdu. Hz. Ebû Bekir, merakla, “Senin refakatinle şereflenecek miyim yâ Resûlallah?..” diye sordu.
Peygamber Efendimiz “Evet… ” deyince, gönlüne sürür, gözlerine sevinç gözyaşları doldu.
Hz. Âişe, “O güne kadar, bir insanın sevincinden böylesine ağladığını
görmemiştim!” diyerek, muhterem babasının o andaki sevincini dile
getirmek istemiştir.Resûli Ekrem ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye kadar
kendilerine kılavuzluk etmek üzere, henüz müşrik, fakat güvenilir,
sözünde durmasıyla tanınmış biri olan Abdullah b. Ureykit’le anlaştılar.
İki binit devesini kendisine teslim ettiler. Üç gece sonra Sevr Dağı
eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in yanından ayrılarak Hânei Sâadine döndü.

Hz. Cebrail ‘in İhbarı
Bu sırada vahiy meleği Cebrail (a.s.) gelip, Peygamber Efendimize
müşriklerin kararını bildirdi ve başvuracağı tedbiri de şöyle açıkladı:
“Şimdiye kadar yattığın yatağında, bu gece yatma!”
Bunun üzerine Resûii Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’yi çağırdı ve,
“Yatağımda bu gece yat, uyu! Şu yeşil, geniş aba hırkamı da üzerine ört!
Korkma, sana hiçbir zarar erişmeyecektir!” dedi.
Ayrıca, Hz. Ali’ye, kendisine teslim edilen emanetleri sahiplerine verinceye
kadar da Mekke’de kalmasını emretti.
Mekkeliler, “Muhammedû’1Emin” lâkabını verdikleri Resûli Kibriya
Efendimize, son derece güvenirler ve en kıymetli eşyalarını, saklayamamaktan
korktukları için ona teslim ederlerdi. Kureyş ileri gelenlerinin,
hakkında ölüm kararı aldıkları sırada da kendilerinde emanet olarak
birçok kıymetli eşya vardı. Ama o, bu karara rağmen, emanetlerin sahiplerine
verilmesini Hz. Ali’ye emretmekle, bir kere daha büyüklüğünü ve
emanete sadâkatini ortaya koyuyordu.

Peygamberimizin Evinin Kuşatılması
Plân gereği her kabileden seçilmiş eli kılıçlı 200’e yakın müşrik, gecenin
üçte biri geçince, Resûli Kibriya Efendimizin evinin önünde toplandılar.
İçlerinde Ebû Cehil, Ebû Leheb ve Ümeyye b. Halef gibi
azılıları ve elebaşıları da vardı. Katiller, gecenin geçmesini, aydınlığın
etrafı sarmasını ve Fahri Alem’in evinden çıkmasını bekliyorlardı. Zîra,
âdetlerine göre, bir adamı evinin içinde katletmek, korkaklığın en âdisi sayılırdı!

Peygamberimizin Hânei Saadetinden Çıkması
Resûli Kibriya Efendimiz, eli kılıçlı katillerin Hânei Saadetinin etrafını
sardıkları sırada evinden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı başlarına
attı ve Yasin Sûresinin ilk sekiz âyetini okudu. Hiçbiri onu görmedi ve içlerinden çıkıp gitti. Bir müddet sonra yanlarına bir hemşehrileri uğradı; “Burada ne
bekleyip duruyorsunuz?” diye sordu.
“Muhammed’i bekliyoruz.” dediklerinde, “Muhammed, sizin başınıza
toprak saçıp ve içinizden çıkıp gideli hayli vakit olmuş. Hele bir kere
üstünüze başınıza bakınız!” diyerek, gözü dönmüş katillerle âdeta alay etti!
Birbirlerine baktılar. Üzerlerinin toz toprak içinde kalmış olduğunu
gördüler. Şaşırıp kaldılar. Derhâl Hânei Saadet’in içerisine baktılar.
İçeride birinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce, “İşte,
Muhammed yatıyor!” diyerek beklemeye devam ettiler; tâ ortalık ağarıncaya kadar!..
Sabahleyin Resûli Kibriya Efendimiz yerine Hz. Ali’nin yataktan
doğrulup kalktığını görünce, bütün bütün şaşırdılar ve, “Vallahi, bize
söylenen doğru imiş!” dediler. Sonra da Hz. Ali’ye, “Muhammed nerede?” diye sordular.
Hz. Ali, “Bilmem!” diye cevap verince, hayrette kalıp ne yapacaklarını şaşırdılar.
Cenâbı Hakk, bu münâsebetle indirdiği âyeti celîlede şöyle buyurdu:
“Hani bir zamanlar o küfredenler, seni tutup bağlamaları, ya seni
öldürmeleri yahut seni (yurdundan zorla) çıkarmaları için sana tuzak
kuruyor(lar)dı. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da onun karşılığını
yapıyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.”

SEVR MAĞARASINA GİDİŞ
Hânei Saadetinden çıkan Resûli Ekrem Efendimiz, doğruca Hz. Ebû
Bekir’in evine vardı. Kendileri için acele sefer malzemesi hazırlandı ve
bir dağarcığa bir miktar azık kondu.
Sonra, Resûli Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir, evin arkasındaki
küçük kapıdan çıktılar ve Mekke’nin aşağısındaki, güneybatısına düşen,
şehre üç mil (takriben bir saat) uzaklıkta bulunan Sevr Dağına doğru yol aldılar.
Hz. Ebû Bekir, Resûli Kibriya Efendimizin kâh önüne geçerek yürüyor,
kâh arkasında kalarak yol alıyordu. Efendimiz, “Yâ Ebû Bekir!.. Niçin
böyle yapıyorsunuz?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir, “Önünüzü arkanızı gözetlemek, sizi korumak için yâ Resûlallah!..” diye cevap verdi.

Hz. Ebû Bekir ‘i Yılanın Sokması
Cuma gecesi Sevr Mağarasına vardılar.
Mağara oldukça ıssızdı. Önce Hz. Ebû Bekir içeri girdi. Yeri temizleyip
düzeltti. Mağaradaki delikleri, izarını yırtarak tıkadı. İzan yetmeyince,
geriye kalan bir deliğe de ayağını dayadı. Sonra Fahri Âlem Efendimizi içeriye davet etti.
Resûli Ekrem içeri girdi ve mübarek başını Sıddıkı Ekber’in dizine dayayarak uyudu.
Az sonra, Hz. Ebû Bekir, deliğe dayadığı ayağında müthiş bir acı hissetti.
Yılan ısırması olduğunu anladı. Fakat, delikten ayağını çekmedi.
Hattâ, Kâinatın Efendisi uykudan uyanabilir diye yerinden bile
kımıldanmadı! Canı öylesine acıdı ki, gözlerinden ister istemez yaş aktı.
Akan gözyaşlarının birkaç damlası mübarek yüzlerine damlayınca
Resûli Kibriya Efendimiz uyandı ve, “Ne var yâ Ebû Bekir?..” diye sordu.
Sadâkat timsâli Hz. Ebû Bekir, “Yâ ResûlallahL Ayağımı bir şey soktu.
Ama mühim değil! Anam babam sana feda olsun!” diye cevap verdi.
Resûli Kibriya, yılanın soktuğu yeri mübarek tükrüğüyle meshetti.
Allah’ın lûtfuyla acı derhâl kayboldu ve Sıddıkı Ekber şifa buldu.

Örümceğin Ağ Germesi, Güvercinlerin Yuva Kurması
Sevr Mağarası
İbni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 228; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 260; İbni Seyyid,
Uyûnû’lEser, c. 1,s. 182.
O anda Allah’ın emriyle bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağını
gerdi, bir çift güvercin ise gelip yuva kurdu. Bu hayvanlar, Resûli
Kibriya ve Hz. Ebû Bekir’i bütün Kureyş’e karşı korumak için nöbettarlık
etmeye başlıyorlardı!
Mekke ‘nin Köşe Bucak Aranması
Resûli Kibriya Efendimizi Hânei Saadetinde bulamayan müşrikler,
fazlasıyla sıkılıp üzüldüler. Derhâl Mekke’nin her tarafını didik didik aramaya koyuldular. Hz. Ebû Bekir’in evine vardılar. Onu da bulamayınca büsbütün öfkelendiler.
Mekke’de Resûli Kibriya Efendimizi bulamayınca, bu sefer tellal çağırttılar: “Muhammed’i veya Ebû Bekir’i bulup getirene veya öldürene 100 deve veririz!”
İçlerinde ne kadar hırsız, cânî ve gözü dönmüş var ise, bu ilânı duyunca,
kimi eline kılıç, kimi de sopalar alarak Mekke’nin dışına çıktılar ve
etrafta koşuşturmaya başladılar.
Arayıcılar, yanlarına Müdlic Oğullarından iki iz takib edici de
almışlardı. Resûli Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir’in izlerini buldular.
Takib ede ede gelip Sevr Dağının eteklerine dayandılar. İzcilerden biri, “Vallahi,” dedi, “onlar, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir! İz burada kesiliyor!”
İçlerinden bir kısmı, Ümeyye b. Halefle beraber mağaranın ağzına kadar geldiler.

Hz. Ebû Bekir ‘in Hüznü
Bu sırada Sevgili Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir onları görüyor,
fakat müşrikler onları göremiyorlardı.
Hz. Ebû Bekir, fazlasıyla telâşa kapıldı ve üzüldü. “Yâ Resûlallah!..”
dedi, “Beni öldürseler de gam çekmem! Ben, nihayet bir ferdim. Amma,
Allah göstermesin, sana bir zarar ve ziyan eriştirecek olurlarsa, bu,
bütün ümmetin helakine sebep olur!”
Resûli Kibriya, kemâli emniyet içinde,”Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
buyurarak ona teselli verdi.
Hz. Ebû Bekir, yine, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Onlardan birisi eğilip de
ayaklarının dibinden bir bakıverse, bizi görür!”
Fahri Âlem Efendimiz, yine emin ve mütevekkil bir şekilde, “Yâ Ebû
Bekir!.. İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen akıbetin ne olacağını zannediyorsun?
Yakalanacağımızı mı sanırsın?” buyurdu. Sonra da Hz. Ebû Bekir’in iç ferahlığa kavuşması için Cenâbı Hakk’a dua etti.
Yüce Allah, Kur’ânı Kerîminde bu hâdiseye şu âyetiyle işaret eder:
“Eğer siz ona (Resulüme) yardım etmezseniz, (hatırlayın ki) kâfirler
onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman bizzat Allah ona yardım etmişti.
Yine de O, nusretini esirgemez. O öyle bir zamandı ki, Resûlullah
(ancak) ikinin ikincisinden ibaretti (bir tek yanında Ebû Bekir vardı). O
zaman onlar, (Sevr Dağının tepesindeki) mağaradaydılar. Peygamber, o
vakit arkadaşına, ‘Mahzun olma! Allah, hiç şüphe yok, bizimle beraberdir.’
diyordu. Allah o (arkadaşının) üzerine (kalbine) sekînetini (kuvvei
mânevîyesini) indirmiş, onu (habibini) görmediğiniz (manevî) ordularla
te’yid etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfürlerini) alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi
(tevhid kelimesi) ise, çok yücedir. Allah, mutlak gâlibtir, yegâne
hüküm ve hikmet sahibidir.”

Örümcek ve Güvercinlerin Nöbettarlığı
Sevr Mağarasına oldukça yaklaşan müşrikler, “Şu mağarayı da arayalım.” dediler.
Konuşulanları Fahri Kâinat Efendimizle Sıddıkı Ekber duyuyorlardı.
İçlerinden biri mağaranın ağzına geldi; fakat, içeri girip bakma lüzumu
hissetmeden geri döndü.
“Neden girip içeri bakmadın? ” diye sordular.
“Mağaranın ağzında iki yabanî güvercinin yuva kurduğunu gördüm.
Orada olduklarına asla ihtimal vermem!” diye cevap verdi.
Azılı müşrik Ümeyye b. Halef ise, arkadaşlarına hiddetli hiddetli şöyle seslendi:
“Hâlâ mağaranın orada ne dolaşıp duruyorsunuz? Orada örümceğin
ağ bağladığını görmüyor musunuz? Vallahi ben, bu ağın Muhammed
doğmadan önce gerilmiş olduğu kanaatindeyim!”
Bunun üzerine mağaranın yanından uzaklaştılar.
Böylece Cenâbı Hakk, nöbetçi tâyin ettiği bir örümcek ve iki yabanî
güvercinle, Sevgili Resulünü bütün Kureyş’e karşı korumuş oluyordu!

Mağarada Geçen Günler
Perşembe günü geceleyin Sevr Mağarasına, Hz. Ebû Bekir’le birlikte
giren Sevgili Peygamberimiz, Cuma, Cumartesi ve Pazar gecelerini
orada geçirdi. Üç gün üç gece mağarada gizlenmeleri, tedbir içindi.
Müşrikler bu zaman zarfında, onların Mekke civarından uzaklaşmış
olduklarına kanaat getirecek ve bir derece takiblerini gevşetmiş olacaklardı.
Nitekim de öyle oldu. Mağarada gizlendikleri zaman zarfında, Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, aldığı talimat üzere gündüzleri Kureyşliler arasında dolaşıyor, ne
konuştuklarını, neler düşündüklerini öğrendikten sonra, geceleri gelip
Resûli Ekrem’e haber veriyordu. Geceyi oraya geçiriyor ve aydınlık
tamamıyla etrafı sarmadan Mekke’ye geri dönüyordu. Diğer taraftan, Hz. Ebû Bekir’in kölesi Âmir b. Fuheyre de, o civarda koyunlarını güdüyor, hem Abdullah’ın izlerini yok ediyor, hem de onlara süt götürüyordu.
Böylece, üç gün üç gece hayat da geride kalmış oluyordu. Kureyşlilerin
Resûli Ekrem ve Hz. Ebû Bekir hakkındaki arama taramaları da bir
derece gevşemişti. Hz. Abdullah’ın Mekke’den getirdiği haber bu meyandaydı!
Bu arada, daha evvel kararlaştırıldığı üzere kılavuz olarak tutulan Abdullah
b. Üreykit de, kendisine teslim edilen iki deveyle birlikte kendi
devesi de yanında bulunduğu hâlde Pazartesi günü seher vakti Sevir
Dağının eteğinde göründü.

Hz. Esma ‘nın Yol Azığı Getirmesi!
Peygamber Efendimiz ve beraberindekilere yol azığı olarak bir koyun
kesilmiş, eti pişirilmişti. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma (r.a.), bunu bir dağarcığa
koyup bir tulum suyla birlikte mağaraya getirdi.
Hz. Esma, dağarcık ve tulumun ağzını bağlamak için bağ getirmeyi
unutmuştu. Mağaradan hareket edileceği sırada civarda bağlayacak bir
şey bulamayınca belindeki kuşağı yırtıp iki parçaya ayırdı. Bir parçasıyla
yemek dağarcığının, diğer parçasıyla su tulumunun ağzını bağladı.
Bunun üzerine Resûli Ekrem, “Esmâ’ya Cennet’te iki kuşak var!” buyurdu.
Bu sebeple, Hz. Esmâ’ya “Zatû’nNıtakayn [İki Kuşak Sahibi]” denilmiştir.

SEVR MAĞARASINDAN AYRILIŞ!
Rebiülevvel ayının dördüncü Pazartesi günü idi. Mağaradan hareket saati gelmişti.
Hz. Ebû Bekir, iki devesinden en üstün olanını Resûli Kibriya Efendimize
takdim ederek, “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah, buyur bin!” dedi.
Resûli Ekrem, “Ben, benim olmayan deveye binmem!” diye karşılık verdi.
Hz. Ebû Bekir tekrar, “O senindir! Babam anam sana feda olsun, buyur bin!” dedi.
Resûli Ekrem, yine, “Binmem.” dedi, “Satın aldığın bedeli bana
söylemedikçe binmem!” Mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin fiyatını söyledi ve Peygamberimiz de onu kabul etti.
Resûli Ekrem ve Hz. Ebû Bekir develerine bindiler. Hz. Ebû Bekir,
yolda kendilerine hizmet etsin diye terkisine âzadlı siyah kölesi Amir b.
Füheyre’yi de aldı. Yol göstermekte oldukça mahir olan Abdullah b. Üreykit önlerine
düştü. Sevr Mağarasından ayrıldılar.

Peygamberimizin Mekke ‘ye Hitabı
Resûli Kibriya Efendimiz, doğup büyüdüğü mübarek şehirden ayrılıyordu.
Aşağısından geçerken Hezreve nâm mevkide devesini durdurdu.
Kutsî beldeye mahzun mahzun baktı ve, “Vallahi, sen, Allah’ın yarattığı
yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Bana senden daha
sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım,
senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım.” diyerek
ona olan sevgisini dile getirdi. Bunun üzerine, Cenâbı Hakk, Habibi Edibini tesellî eden şu âyeti inzal buyurdu:
“Elbette, o Kur’ân’ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, seni yine döneceğin
yere (Mekke’ye) döndürecektir!”
Düşmanın takibini zorlaştırmak ve onu şaşırtmak gayesiyle Medine’ye
doğru, herkesin gittiği yoldan ayrı bir yol takib edildi. Önce, güney
istikametinde Kızıl Deniz’e yakın Tihame’ye gittiler. Sonra kuzeye
döndüler. Denizden uzak çöl içinden sahile paralel yol aldılar. Salı günü
öğleye kadar durup dinlenmeden deve sırtında yol katettiler. Salı günü
öğleüzeri bir gölgelikte bir nebze dinlenmek için konakladılar. Peygamber
Efendimiz, istirahate çekildi. Hz. Ebû Bekir ise, başında bir muhafız
gibi bekliyordu. Bir taraftan da etrafa göz gezdiriyordu. Uzakta bir
çoban gördü. Yanına gitti. Çobanın koyunundan sağdığı bir miktar sütü
alıp getirdi. Resûli Ekrem uyanınca kendisine takdim etti. Efendimiz kanasıya içti.

Sütsüz Keçinin Süt Verişi
Yolculuk esnasında garib hâdiseler cereyan ediyordu.
Yanına varıp süt istedikleri bir çoban, onlara, “Yanımda süt verecek şu
keçiden başkası yok. Fakat o da hâmile oldu ve sütü çekildi.” dedi.
Resûli Kibriya’nın şifalı ve bereketli eli keçinin memelerine uzandı.
Mübarek elleriyle, onları sığadı ve dua etti. Memeler, ânında sütle doldu.
Sağılan sütü hepsi kana kana içti.Hayretler içinde kalan çoban, “Allah
aşkına, sen kimsin? Şimdiye kadar senin gibisine rastlamadım!” diye sordu.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Kim olduğumu söylerim; ama gördüğünü,
duyduğunu gizli tutmak şartıyla!..” dedi.
Çoban, “Olur, gizli tutarım.” diye söz verince, Fahri Âlem Efendimiz,
“Ben, Allah’ın Resulü Muhammed’im!” buyurdu.
Hayreti bütün bütün artan çoban, “Demek, Kureyş’in ‘Yolunu sapıttı!’
dediği zât sensin, öyle mi?” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Onlar böyle söylüyorlar!” buyurdu.
Bunun üzerine çoban, “Ben şehâdet ederim ki, sen bir peygambersin!
Getirdiğin de haktır. Senin yaptığını ancak bir peygamber yapabilir! Ben,
sana tâbi oldum.” dedi ve orada İslâmiyetle şereflendi.
Çoban, ayrıca kendileriyle gitme arzusunu da izhar etti. Fakat Resûli
Ekrem Efendimiz, “Senin buna bugün gücün yetmez. Benim muvaffak
olduğumu haber aldığın zaman bize gel, katıl.” buyurdu.
Kısır Keçinin Süt Vermesi
Fahri Âlem Efendimiz, beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan
Kudeyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Mâbed’in çadırı önünden
geçerken, satın almak maksadıyla, “Hurma veya yiyecek başka bir şey
var mı?” diye sordular. Ebû Mâbed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Mâbed, “Hayır, yiyecek bir şey yok.” diye cevap verdi.
Resûli Ekrem Efendimiz, bir tarafta zaîf bir keçi gördü; “Bunda süt yok mu?” diye sordu.
Ümmü Mâbed, “Onun vücudunda kan yoktur; nereden süt verecek?” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz, “İzin verirsen sağarım.” dedi.Ümmii Mâbed,
sürüyle otlamaya gidemeyecek kadar zaîf olan keçiden süt çıkmayacağını
biliyordu. Fakat, misafire “Olmaz.”demenin uygun düşmeyeceğini
düşünerek, “Pekâlâ, onda süt bulursan sağıver!” dedi.
Resûli Ekrem Efendimiz, gidip keçinin beline elini sürdü ve memesini
de mübarek eliyle mesnetti. Sonra, “Bismillahirrahmânirrahîm.” diyerek
dua etti. Daha sonra, “Bir kab getiriniz, sağınız.” buyurdu.
Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu!
Peygamber Efendimiz, önce Ümmü Mâbed’e, sonra da orada bulunanlara
doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp
içtiler. Üçüncü defa da sağıp, onu Ümmü Mâbed’e bıraktılar.
Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.
Az sonra, Ebû Mâbed geldi. Kab içindeki sütü görünce, “Bu ne?” diye sordu.
Ümmü Mâbed, “Buraya mübarek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi,
keçiyi böyle sağdı.” diyerek olup bitenleri tafsilatıyla anlattı.
Ebû Mâbed, “Bunda bir hikmet var! O zâtın şekli ve sîması nasıldı?” diye sordu.
Ümmü Mâbed, “Orta boylu, kara kaşlı, kara gözlü ve gayet nurânî
yüzlü, lâtif bir adamdı.” diyerek Peygamber Efendimizin şekil ve şemailini birer birer beyan etti. Bunun üzerine Ebû Mâbed, “Vallahi,” dedi, “bu senin tarif ettiğin zât,
Kureyş içinde zuhur eden peygamberdir! Eğer ben burada bulunsaydim
ona tâbi olur, beraberinde gitmeyi ondan dilerdim!”
Resûlullah’tan “Bu keçiyi (veya koyunu) kesme.” diye de emir alan
Ümmü Mâbed demiştir ki:
“Resûlullah’ın memesini meshettiği o keçi (veya koyun) Hz. Ömer’in
hilâfetinde meydana gelen, Hicret’in 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa
kadar sağ kaldı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken, biz
onu sabah ve akşam sağardık!”

Süraka ‘nın Başına Gelenler
Kureyş’in Peygamber Efendimizi ele geçirenlere 100 deve va’dettiği,
Kinane Kabilesinden olup o havalide yaşayan Benî Müdlic Aşireti
tarafından da duyulmuştu. Sahil yolundan iki deveyle dört kişinin geçip
gittiğini de işitmişlerdi. Bunlardan gayet cesur ve aynı zamanda iyi iz takib eden Süraka b.
Mâlik de, bu mükâfatın tatlılığına kanarak, Resûli Ekrem Efendimizi
takibe koyulmuştu. Bir ihbar üzerine harekete geçen Süraka, kısa zamanda
izlerini buldu. Dörtnala koşturduğu atıyla gittikçe Resûli Ekrem
Efendimiz ve beraberindekilere yaklaşıyordu. Aralarında az bir mesafe
kalmıştı. Hz. Ebû Bekir, Süraka’nın geldiğini görünce telâşlandı.
Peygamber Efendimiz, mağarada dediği gibi, “Üzülme, Allah bizimle
beraberdir.” dedi ve dönüp Süraka’ya baktı. Süraka’nın atının ayakları
bir anda dizlerine kadar yere battı. Kurtulunca, tekrar takib etti. Fakat
yine atının ayakları yere saplandı ve atının ayaklarının saplandığı yerden
duman gibi bir şey çıktı. O vakit anladı ki, ne onun elinden ve ne de
kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin!
“Yâ Muhammedi..” dedi, “Dua et, kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım!
Seni takib edecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim!”
Serveri Kâinat Efendimiz dua etti. Cenâbı Hakk, duasını kabul etti ve
Süraka’yı o müşkîl durumdan kurtardı.
Süraka, Resûli ekrem Efendimizin yanına vardı. Kendisini tanıttı.
İleride İslâmiyetin her tarafa hâkim olacğı mülahazasıyla bir emanname
istedi. Resûli Kibriya Efendimiz, kendisine yazılı bir emanname verdi.
Bir rivayete göre, bu emannameyi Hz. Ebû Bekir,404 diğer bir rivayete
göre ise Âmir İbni Füheyre yazdı.
Emannameyi alan Süraka, “Ey Allah’ın peygamberi!.. Emret, istediğini yapayım!” dedi.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Git, öyle yap ki başkası gelmesin!” diye ferman etti.
Peygamber Efedimizden bu talimatı alan Süraka, derhâl geri döndü.
Arkadan gelen Kureyş’in takibçilerine de, “Ben buraları arayıp taradım,
kimseyi bulamadım. Başka tarafa bakalım.” diyerek onları geri çevirdi.
Kaderin tecellîsine bakınız ki, günün başlangıcında Sevgili Peygamberimizi
ele geçirmek veya öldürmek için atına atlayıp takibe çıkan
Süraka, günün sonunda aynı zâtın bir muhafızı oluyor ve onu düşman
takibçilerden korumaya çalışıyor!
Sonraları, Ebû Cehil, Süraka’nın bu hâline vâkıf olunca, pek ziyade
gadaba geldi ve onun gayretsizliğinden bahsederek, hakkında bir kıt’a hicviye söyledi.
Mûcizei Ahmediyye’ye şâhid olan Süraka da ona, “Eğer atımın ayaklarının
nasıl yere gömüldüğünü güreydin, sen de Muhammed’in peygamberliğine
îman ederdin!” kıt’asıyla cevap verdi.
Aynı Süraka, Hicret’in 8. senesinde Resûli Ekrem Efendimizin Huneyn
Gazasından dönüşü sırasında huzuru risâlete emannameyle gelecek ve
İslâmiyetle müşerref olup, Peygamberimizin iltifatına mazhar olacaktır!
Bir Çoban
Süraka döndükten sonra Resûli Ekrem Efendimiz, beraberindekilerle
yine kızgın çöller üzerinde yol almaya başladı. Sanki gökten alev yağıyor,
yerden kızgın kıvılcımlar fışkırıyordu!
Bu sırada onları bir çoban gördü. Kureyş’e haber vermek üzere son
sür’at Mekke’ye geldi. Fakat şehre girer girmez ne için geldiğini birden
unutuverdi! Ne kadar çalıştıysa bir türlü hatırlayamadı. Mecbur olup
geri döndü. Sonra anladı ki, ona unutturulmuş!

Hz. Zübeyr ‘in Peygamberimizle Karşılaşması
Hz. Zübeyr b. Avvam, Şam ticaret kafilesiyle Medine’den Mekke’ye
gitmekte idi. Yolda Resûli Kibriya Efendimizle karşılaştı. Peygamber
Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’e birer beyaz Şam maşlahı giydirdi. Medineli
Müslümanlardan birinin, “Resûlullah ve arkadaşları geciktiler.”
dediğini haber verdi. Bunun üzerine Resûli Kibriya Efendimiz, hareketini sür’atlendirdi.
Mekke’ye gelip işlerini yoluna koyan Hz. Zübeyr b. Avvam da Medine’ye hicret etmiştir.

Büreyde ‘nin Müslüman Olması
Deve sırtında sür’atle yol alan Resûli Kibriya Efendimiz, beraberindekilerle
gelip Amim denilen mevkiye ulaştı.
Selim Oğullan yurdu buraya yakın idi. Reislerinden Büreyde b. Huseyb,
Kureyş’in lOO deve va’dini işitmiş olduğundan yanına 80 kadar
adamını da alarak gelip Peygamber Efendimize kavuştu.
Resûli Ekrem, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben, Büreyde’yim.” deyince, Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e,
“Yâ Ebâ Bekir!.. İşimiz, serinledi ve düzeldi.” dedi.
Peygamberimiz tekrar Büreyde’ye, “Kimlerdensin?” diye sordu: “Eşlem
Kabîlesindenim.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir’e dönerek,
“Yâ Ebâ Bekir!..” dedi, “Selâmete erdik!”
Peygamber Efendimiz, “Eslem’in hangi kolundansın?” diye sordu.
Büreyde, “Sehm Oğullarındanım.” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz, Hz, Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Bekir!.. Okun çıktı.” buyurdu.
Fahri Kâinat, kat’iyyen tatayyur etmezdi. Yalnız güzel şeylerde, hasenatta
tefeül ederdi, yâni hayra yorardı. Onun için Büreyde’ye rastlamasını
iyi bir hâl ve alâmet saydı. Tatayyur: Eşya ve hâdiseler ile bilhassa kuşların uçuş tarzları ve ötüşleri ile teşeüm etmek, yâni uğursuz saymak demektir.
Bu sefer Fahri Kâinat’in akvâl ve etvarındaki metanet ve ağırbaşlılığa,
lisanındaki düzgünlüğe mıısahhar ve hayran olan Büreyde, “Peki, ya sen
kimsin?” diye sordu. Resûli Ekrem, “Ben, Abdûlmuttâlib’in oğlu Abdullah’ın oğlu
Muhammed’im ve Allah’ın Resulüyüm.” dedi ve onu İslâm’a davet etti.
Büreyde, davete derhâl icabet etti ve beraberindekilerle birlikte şehâdet
kelimesi getirerek Müslüman oldu. Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirdi.
Sabah olunca, Büreyde, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Yanında bir bayrak
olmadan Medine’ye girmen doğru olmaz!”
Sonra da sarığını çıkarıp mızrağının ucuna bağladı. Medine’ye girinceye
kadar Peygamber Efendimizin önünde onu taşıyarak yürüdü.
Resûli Kibriya Efendimiz, Büreyde hakkında, “Ashabımdan bir zât, bir
memlekette vefat edecektir. O, Kıyamet Gününde, o memleketin nuru ve
o memleket halkının önderi olacaktır.” buyurmuştur.4″
Hakikaten, Büreyde Hazretleri, İslâm uğrunda büyük fedakârlıklarda
bulundu, İslâm mücâhidleriyle Horasan’a kadar gitti ve Merv’de vefat etti.

Efendimizin Medine’ye Gelişi
Medineli Müslümanlar, Resûl-i Kibriya Efendimizin Mekke’den
Medine’ye gelmek üzere yola çıktığını duymuşlardı. Bunun için her gün
sabah namazından sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya
kadar yolunu heyecan ve sabırsızlıkla beklerlerdi.
Yine bir gün teşrif-i Nebevîyi uzun uzun beklemişler, gelmediğini ve
etrafını da şiddetli sıcaklığın bastığını görünce evlerine geri dönmüşlerdi.
Bu sırada bir işi için evinin damına çıkmış olan bir Yahudi, beyazlara
bürünmüş birkaç kişinin çölün sıcaklığını, serap ve sisleri yara yara gelmekte
olduğunu gördü. Müslümanların, Hz. Resûlullah’ı günlerden beri
beklemekte olduğunu biliyordu. Kendisini tutamayarak, “Ey Arap topluluğu!..
İşte, beklediğiniz devletliniz geliyor!” diye haykırarak Müslümanlara müjde verdi.
Bu müjde, Medine sokaklarında bir şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda
bayram havasına büründü. Çünkü, insanlığa huzur ve saadet sunan zât
geliyordu! Müslümanlar derhâl silâhlanıp o tarafa doğru koştular.
Karşılayıcılar, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir’e, bir hurma
ağacının gölgesinde dinlenirken kavuştular. Hz. Ebû Bekir, başucunda
ayakta duruyordu! Günlerden beri yolunu heyecan, sabırsızlık ve
muhabbetle bekledikleri ak maşlaha bürünmüş Kâinatın Efendisini
selâmladılar, nur saçan mübarek sîmasını temaşaya başladılar.
Hurma ağacının gölgesinde bir müddet yorgunluğunu gideren Resûl-i
Kibriya, daha sonra beraberindekiler ve karşılayıcılar ile birlikte
Medine’nin sağ tarafına düşen Küba köyüne doğru yoluna devam etti.
Rebiülevvel ayının çok sıcak bir Pazartesi günü idi.
Güneş, ateşten oklarını bütün şiddetiyle yeryüzüne gönderiyordu.
Kuşluk vakti Resûl-i Kibriya Efendimiz, etrafındaki mü’minler halkasıyla
Medine’ye bir saat kadar mesafesi olan Küba köyüne vardı. Orada Amr
b. Avf Oğullarının kardeşi Gülsüm b. Hidm’in evine indi. Kızgın kumlar
üzerindeki sür’atli yolculuk Efendimizi oldukça yormuştu. Müslümanlarla
görüşmek arzusuna binâen Küba’da bir müddet ikamet etmeye karar verdi.
Geceleri Medineli Müslümanların eşrafından oldukça yaşlı bir zât olan
Gülsüm b. Hidm’in evinde kalan Efendimiz, gündüzleri ise Müslümanlarla
konuşmak, sohbet etmek için ashabtan bekâr bir zât olan Sa’d b.
Hayseme’nin evine giderdi. Zâten, Muhacirlerin bekârları da onun
evinde kalırlardı. Bu sebeple evine “Dârû’l-Uzab [Bekârlar Evi]” denirdi.

Hz. ALİ’NİN GELİP EFENDİMİZE KAVUŞMASI
Hz. Ali, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, Kureyşlilerin kendisine
teslim ettikleri kıymetli eşya ve emanetlerini sahiplerine iade etmek
maksadıyla Mekke’de kalmıştı.
Hz. Ali, bu vazifeyi yerine getirmiş ve Efendimizin Mekke’den
ayrılışından üç gün sonra da hareket etmişti. Resûl-i Kibriya Efendimiz
henüz Küba’da iken gelip kavuştu. Yürümekten ayakları şişmiş ve
kabarmış idi. Peygamberimiz, onu gözyaşları arasında kucakladı ve ayağının
iyileşmesi için dua edip eliyle mesnetti. Cenâb-ı Hakk ânında şifa
ihsan etti. Hz. Ali’nin ayaklarında ne kabarmadan, ne de ağrı ve sızıdan eser kalmadı.

KÜBA MESCİDİNİN İNŞASI
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Amr b. Avf Oğullarında 10 küsur gece misafir
kaldı. Bu müddet zarfında Küba Mescidini tesis etti ve bu mescid içinde namaz kıldı.
Efendimizin tesis ettikleri mescidden önce, Müslümanlardan bazıları
kendileri için mescid inşa etmişlerse de, İslâm cemaati için ilk olarak bina
olunan mescid, işte bu Küba Mescididir.
Gülsüm b. Hidm Hazretlerinin, üzerinde hurma kuruttuğu arsasında
bina edilen bu ulvî mabedin inşasında, Resûl-i Kibriya Efendimiz bizzat
çalıştı. Bir seferinde kucağına güçlükle kaldırılabilecek büyükçe bir taş
almışlardı. Sahabînin biri yanına varıp, “Yâ Resûlallah!.. Anam babam
sana feda olsun! Elinde-kini bana ver.” deyince, “Hayır vermem! Sen de
başkasını al.” buyurarak gayret ve faaliyetten büyük zevk aldığını ifade
etmişti. Böylece, ibâdeti, takvası, sadâkati, metaneti, cesareti vesâir bütün
güzel vasıflarda olduğu gibi gayret ve çalışkanlığı ile de sahabîlere en güzel örnek oluyordu. Onun bu gayret ve faaliyetini müşahede eden Müslümanlar da, aşk ve
şevk içinde bıkmadan usanmadan ve zerre kadar fütur eseri göstermeden
çalışıyorlardı. Mescid yapılıp bitinceye kadar, Peygamber Efendimiz,
çalışmaktan bir an olsun geri durmadı ve kendisini şâir Müslümanlardan
farklı bir muameleye tâbi tutmadı.

Küba Mescidi
Küba Mescidinin Ehemmiyet ve Fazileti
Küba Mescidi, Resûl-i Kibriya’nın hicreti ve özellikle Küba köyüne
ulaşmasıyla başlayan nurânî ve muazzam bir devrin mübarek bir abidesidir.
Bu sebepledir ki, Kur’ân lisanıyla “Takva Mescidi” adı verilerek
şerefli kılınmıştır. İlgili âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurulur:
“Muhakkak bu bir mesciddir ki, onun temeli Medine’ye hicretin ilk
gününde takva üzere atılmıştır. Azîz Peygamberim!.. Bu mescid, senin,
içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Bu mescidde son derece temizliği ve
nezaheti seven bir cemaat vardır. Allah da, çok temiz ve faziletli olanları sever!”
Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, hayatı müddetince her Cumartesi
günü yaya veya binitli olarak bu mübarek mescidi ziyaret eder ve içinde
namaz kılardı. Ayrıca mü’minleri de teşvik ederek, tam bir temizlik ve
nezahetle bu mübarek mescidde namaz kılan kimse için bir umre sevabı
olduğunu müjdelerdi. İslâmî gelişmenin önündeki engellerin yavaş yavaş bertaraf olduğu,
İslâm’ın inkişaf ve tealiye başladığı bir dönemde inşa edilmiş olması,
Küba Mescidine ayrı bir manâ ve ehemmiyet atfeder.
Suheyb b. Sinan ‘ın Küba ‘ya Gelişi
Suheyb b. Sinan, müşriklerin eziyet ve işkencelerine mâruz kalan kimsesiz
Müslümanlardan biri idi. Medine’ye hicrete Efendimiz tarafından
izin verildiği sırada bir türlü fırsatını bulup Mekke’den ayrılamamıştı.
Hz. Ali’nin hicret ettiğini görünce, o da, Medine’ye hicret maksadıyla
hazırlanıp yola çıkmıştı. Bunu gören Mekkeliler-den bazıları arkasına
düşüp yetiştiler ve, “Sen buraya fakir olarak geldin, yanımızda zengin
oldun! Kendinle birlikte bu bol serveti de alıp götürmek istiyorsun. Buna
müsaade edemeyiz!” demişlerdi.
îmanından aldığı cesaretle, bu kahraman sahabî, hemen bineğinden inmiş,
çantasındaki okları çıkarıp karşısında duran Kureyş topluluğuna,
“Benim, içinizde en iyi ok atanlardan biri olduğumu bilirsiniz. Yanımdaki
okların hepsini atar, onlar biterse kılıcımı çalarım! Bunlardan biri
elimde bulunduğu müddetçe yanıma sizi yaklaştırmam!” diye hitab etmişti.
Müşrikler, bu kahramanca seslenişe cevap vermemişlerdi. Bu İslâm
kahramanının kolay kolay teslim olmayacağını biliyorlardı. Bir tarafta
kalbindeki Allah’a îmanın verdiği hadsiz cesaretle duran Suheyb b. Sinan,
diğer tarafta gönüllerine şirk ürkekliği hâkim birçok müşrik vardı.
Sonunda Suheyb, şu teklifte bulunmuştu:
“Size, bütün servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam, gitmeme
müsaade eder misiniz?”
Gönülleri dünya malı sevgisiyle dolu müşrikler, “Evet… ” demişlerdi.
Hz. Süheyb de onlara servetini bırakarak Allah yolunda dini ve îmanını
serbestçe yaşamak uğrunda hicretine devam etmişti.
Rebiülevvel ayının ortalarına doğru gelip Küba’da Resûl-i Kibriya
Efendimize kavuştu. Yolda gözü ağrımış, karnı ise son derece acıkmıştı.
O sırada Efendimiz ve yanında bulunan Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in
önünde taze yapraklı salkım hâlinde hurma vardı. Hz. Suheyb, hemen
yaş hurmaları yemeye başladı.
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah!.. Suheyb’i görmüyor musun? Hem gözü
ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor!” dedi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Suheyb!.. Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma
yiyorsun!” buyurunca, sahabî, “Yâ Resûlallah!.. Ben, gözümün sağlam,
ağrımayan tarafıyla yiyorum!” diye lâtif bir cevap vererek Efendimizi tebessüme getirdi.
Hz. Süheyb, daha sonra, “Yâ Resûlallah!.. Sen Mekke’den çıktığın zaman
müşrikler beni yakalayıp hapsettiler. Ben de servetimi vererek
kendimi ve ailemi satın aldım!” dedi.
Resûl-i Muhterem Efendimiz, “Suheyb kazandı! Suheyb kazandı! Ebû
Yahya!.. Satış kârlı çıktı! Satış kârlı çıktı.” buyurarak, bu kahraman
sahabîyi müjdeleyip sevindirdi.
Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nazil oldu:
“İnsanlardan, Allah’ın rızasını kazanmak için canını seve seve feda
edenler var! Allah ise, kullarına karşı çok şefkatlidir.”
Küba ‘dan Hareket
Server-i Enbiya Efendimiz, Küba’da 10 küsur gece ikamet buyurduktan
sonra bir Cuma günü Medine’ye doğru hareket etti. Kasva adındaki
devesinin üzerinde idi. Peşinde Hz. Ebû Bekir, sağ ve solunda ise ana
tarafından dayıları olan Neccar Oğullarından silâhlı 100 kişi ile birçok
Medineli Müslüman yer almıştı.
Manzara, düşündürücü olduğu kadar da sevindirici ve ümit verici idi.
Mekke’de yalnızlıkla baş başa bırakılmış bulunan Resûl-i Kibriya’nın
etrafını şimdi, içleri nur, dışları nur yüzlerce insan sarmıştı! Dillerinde
tekbir, gönüllerinde ise hadsiz sürür vardı. Kendilerine dünya ve âhiret
saadetinin kaynağı olan gerçek îman ve İslâm’ı sunan bu şerefli zâtın
yolunu günlerden beri sabırsızlıkla beklemişlerdi. Şimdi ise ona kavuşmanın
eşsiz sevincini duyarak, hissederek yaşıyorlardı.

MEDİNE’DE İLK CUMA NAMAZI
Resûl-i Ekrem Efendimiz, yol esnasında sol tarafa yönelerek Salim b. Avf Oğulları yurduna vardı. Ranuna mevkiine geldiklerinde Cuma
namazı vakti girdi. Efendimiz, Ranuna Vadisinin ortasındaki Cuma Mescidinin
yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı.
Bu, Peygamber Efendimizin Medine’de kıldığı ilk Cuma namazı idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, burada arka arkaya iki hutbe îrad buyurdu.
İlk hutbesinde Allah’a hamd ve senadan sonra meâlen Müslümanlara şöyle hitab etti:
“Ey insanlar!.. Sağlığınızda âhiretiniz için tedarik görünüz. Muhakkak
bilirsiniz ki, Kıyamet Gününde birinin başına vurulacak ve çobansız
bıraktığı koyunundan sorulacak. Sonra Cenâb-ı Hakk, ona diyecek.
Amma nasıl diyecek? Tercümanı yok, perdedarı yok. Bizzat diyecek ki:
‘Sana benim Resulüm gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim,
sana lütuf ve ihsan ettim. Sen kendin için ne tedarik ettin?’ O kimse dahi
sağına soluna bakacak, bir şey görmeyecek. Önüne bakacak,
Cehennem’den başka bir şey görmeyecek! Öyle ise, her kim ki, kendisin
velev ki bir yarım hurmayla olsun ateşten kurtarabile-cekse, hemen o
hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bari Kelime-i Tayyibe ile [güzel sözle]
kendisini kurtarsın. Zîra, onunla bir hayra 10 mislinden 700 misline
kadar sevab verilir. Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!”
İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 146.

Cuma Mescidi
İkinci Hutbe
Resûl-i Kibriya, ikinci hutbesinde ise meâlen şöyle buyurdu:
“Allah’a hamdolsun. Allah’a hamdederim ve O’ndan yardım isterim.
Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığındık.
Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın idlâl ettiğine de kimse hidâyet edemez.
“Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O, birdir, şeriki yoktur.
“Kelâmın en güzeli Kelâmullah’tır. Kimin ki Allah kalbini Kur’ân’la
süsler ve onu kâfir iken İslâm’a dâhil eder, o da Kur’ân’ı şâir sözlere tercih
ederse, işte o kimse felah bulur.
“Doğrusu, Kitabullah, kelâmların en güzeli ve en beliğidir. Allah’ın
sevdiğini seviniz. Allah’ı can ve gönülden seviniz. Allah’ın kelâmından
ve zikrinden usanmayınız. Ve Allah’ın kelâmından kalbinize kasavet
gelmesin. Zîra, Kelâmullah, her şeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer.
Amellerin hayırlısını ve kulların güzidesi olan peygamberleri ve kıssaların
iyisini zikreder. Ve helâl ve haramı beyan eder. Artık. Allah’a ibâdet
ediniz ve O’na hiçbir şeyi şerik etmeyiniz. O’ndan hakkıyla sakınınız.
“Hayırlı işler işleyiniz ve bu iyi işleri diliniz de te’yid etsin.
“Allah’ın kelâmıyla birbirinizi seviniz. Muhakka bilmelisiniz ki Allahü
Teâlâ ahdini bozanlara gazab eder.
“Allah’ın selâmı üzerinize olsun!”
Akabe’deki bey’atta Medineli Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimiz
kendi beldelerine geldiği zaman, her cihetle onu koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
Önce, Resûl-i Ekrem onların yurduna gelip bir müddet Küba’da
ikamet buyurduktan sonra, bu sefer bizzat Medine’ye girmek üzere bulunduğundan,
artık onların sözlerini yerine getirme vakti gelmiş demekti.
Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, ikinci hutbesinin sonunda Cenâb-ı
Hakk’ın, ahdini bozanlara gazab edeceğini beyan etmekle sözlerine son veriyordu.

MEDİNE’YE GİRİŞ
Peygamber Efendimiz, Ranuna mevkiinde Cuma namazını kıldıktan
sonra tekrar devesine bindi ve yularını boynuna doladı. Arkasında Hz. Ebû Bekir, etrafında ise Neccar Oğulları yiğitleri ile Medineli Müslümanlar
yer alıyordu. Kimi yaya, kimi binekli olan Müslümanların sevinç ve
tekbir getirişlerinden âdeta yer gök inliyordu.
Fahr-i Âlem, devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu.
Sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. İslâm’a merkez
olma şerefine erecek bu kutsî şehir, sürurundan âdeta çalkalanıyordu.
Kâinatın Efendisini sinesine alışın, ona yurt ve hicret yeri olmanın sevincini
yaşıyordu. Kadınlar, çocuklar, söyledikleri şiirlerle manzaraya bir başka tatlılık
katıyorlardı. Dillerinden düşmeyen mısralar şunlardı:
Veda yokuşundan doğdu dolunay bize…
Allah ‘a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes ‘ud hâlimize
Ey bize gönderilen Yüce Peygamber, sen, İtaat etmemiz gereken bir
emirle geldin bize!..
Medine halkı, etrafa pırıl pırıl nurlar saçan Hz. Resûlullah’ın mübarek
yüzünü görmek için sokaklara dökülmüştü. Çocuklar, bayramlıklarını
giymişler, neşe ve sevinç içinde oynuyorlardı.
Evlerinin damından kadınlar, yollarda erkekler, ona “Hoş geldin!” diyorlardı:
“Muhammed geldi! Yâ Muhammed, Yâ Resûlallah!.. Yâ Muhammed, Yâ Resûlallah!..”
Bu kalbî ve duygulu tezahürat arasında Peygamber Efendimiz tevazu
ve vekarı birleştiren müstesna bir eda içinde Kasva’nın üstünde yoluna devam ediyordu.

Medinelilerin Daveti
Resûl-i Kibriya Efendimiz ilerlerken, önünden geçtiği her evin sahibi,
kendisini evinde misafir etme şerefine nail olmak istiyor ve devesinin
yularını tutup, “Yâ Resûlallah!.. Bize buyurun!” diyordu.Efendimiz ise,
mübarek tebessümleri arasında, “Hayra erin! Deveye yol verin; ona, gideceği
yer buyurulmuştur.” diye cevap veriyordu. O mübarek hayvan
da, sağa ve sola bakarak kendiliğinden gidiyordu.
Kasva Çöküyor!
Yuları boynuna dolanmış Kasva, ilerleyerek Mâlik b. Neccar Oğullarına
âit evlerin yanına kadar gitti ve oradaki boş bir arsaya çöktü.
Peygamber Efendimiz, üzerinden hemen inmedi. Deve, az sonra ayağa
kalktı, biraz ilerledikten sonra birdenbire geriye döndü ve ilk çöktüğü
yere geldi. Oraya tekrar çöktü ve artık kalkmadı. Boynunu ve göğsünü
yere uzatarak tatlı tatlı böğürmeye ve sağa sola deprenmeye başladı.
Dikkatler Kasva’nın üzerine çevrilmişti: Resûl-i Ekrem, o-nun çöktüğü
yere mi misafir olacaktı, yoksa başka bir yere mi? Henüz kimsenin bu
hususta bilgisi yoktu. O sırada Neccar Oğullarının mini mini masum kız çocukları, defler
çalarak Sevgili Efendimize şöyle “hoşâmedî” ediyorlardı:
Biz, Neccar Oğulları kızlarıyız.
Muhammed’in akrabalığı, komşuluğu ne hoştur !m
Resûl-i Ekrem, bu masum yavruların samimî duygu ve sevinçlerini
gülümseyerek karşıladı ve, “Beni seviyor musunuz?” diye sordu.
Hep bir ağızdan, “Evet, seni seviyoruz ya Resûlallah!..” dediler.
Kâinatın Efendisi ise, “Allah biliyor ki, ben de sizi seviyorum! Vallahi,
ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben
de sizi seviyorum!” buyurdu.
Medineli Müslümanlardan her biri, Fahr-i Âlem Efendimizin, hanesine
şeref vermesini can-ü gönülden istiyordu. Hattâ, bir ara Kasva çöktüğü
zaman, Cebbar b. Sahr, kaldırmak için ayağıyla ona vurdu. Bunu farkeden
Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, hiddete gelerek, “Ey Cebbar!.. Sen, benim
evimin önünden kaldırmak için ona vurdun. Resûlullah’ı hak dinle
gönderen Allah’a yemin ederim ki, İslâmiyet mâni olmasaydı sana kılıçla
vururdum!” demekten kendini alamamıştı.
Peygamberimiz, Ebû Eyyûb el-Ensârî ‘nin Evini Şereflendiriyor!
Kasva, ikinci sefer çöküp yerinden kalkmayınca Peygamber Efendimiz,
“İnşallah menzilimiz burasıdır.” buyurarak indi.
Böylece, İslâm ve cihan tarihinin kaydettiği en parlak hâdiselerden biri
olan Hicret-i Muhammediye (s.a.v.), bu inişle sona eriyordu.
Müslümanlar, merak ve heyecan içinde bekliyorlardı. Acaba kâinatın
medar-ı iftiharı olan Resûl-i Kibriya, kimin evini şe-reflendirecekti?
Hepsinin göz ve gönüllerinde sevinç dalga dalga idi. Bu sevince, Kâinatın
Efendisini evlerinde misafir etmek hadsiz şerefini de katmak istiyorlardı.
Peygamber Efendimiz, etrafını saranlara, “Akrabalarımızdan hangisinin
evi buraya daha yakındır?” diye sordu.
Neccar Oğullarından Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, sevinç ve
heyecanla ortaya atıldı. “Yâ Nebîyyallah!.. Benim evim daha yakındır!
İşte, şu evim, şu da kapısı.” diyerek gösterdi. Sonra da, “Müsaade buyurursanız,
devenizin üzerindeki leri oraya taşıyayım.” dedi; Kasva’nın
yükünü indirip palanını soydu ve evine taşıdı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de, “Kişi, bineğinin ve
ağırlığının yanında bulunur.” buyurdu ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye, “Git,
bizi kabul için yer hazırla!” diye emretti.
Bu esnada Medineli Müslümanların ileri gelenlerinden olan Esa’d b.
Zürare Hazretleri de, teberrüken Kasva’yı alıp kendi evine götürdü.
Hz. Eyyûb el-Ensârî, derhâl gidip evini hazırladı ve gelip E-fendimize,
“Yâ Resûlallah!.. İkinize de yer hazırladım. Allah’ın bereketiyle ikiniz de
yerinize buyurunuz.” dedi.
Sevgi tezahürleri arasında Resûl-ü Ekrem Efendimiz de kalkıp Ebû
Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin hanesine gitti. Böylece, Kâinatın Efendisini
ağırlama eşsiz şerefi bu azız sahabîye nasîb oluyordu!
Fahr-i Âlem Efendimizin, Medine’ye teşrifiyle, vatanlarından ayrı
düşüp de gönülleri mahzun olan Muhacirlere taze can geldi, Ensâr’ın
yüzü ve gönlü sürura gark oldu. Medine ise sevinçten çalkalandı ve âdeta
bir bayram havasına büründü.
Ashab-ı Kiram’dan Bera b. Azib, o müstesna gündeki sevinç ve
heyecanı şu cümlelerle anlatmak ister:
“Resûlullah (s.a.v.), Medine’ye gelince, Medinelilerin, onun gelişine
sevindikleri kadar hiçbir şeye öylesine sevindiklerini görmedim! Kadınların,
çocukların, ‘İşte, Resûlullah geldi./ İşte, Muhammed (s.a.v.) geldi!’
diyerek sevinçten coştuklarını müşahede ettim.”
O zaman henüz bir çocuk olan Ensâr’dan Enes b. Mâlik ise, şu sözlerle
o günün azamet ve parlaklığını nazara vermek ister:
“Ben, Resûlullah’ın (s.a.v.), Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha
parlak ve daha azametli hiçbir gün görmedim!”
Ebû Eyyûb el-EnsârîDer ki…
Mihmandar-ı Fahr-i Âlem Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri der ki:
“Resûlullah, evime şeref verdiği zaman, alt kata inmişti. Ben ve
zevcem Ümmü Eyyûb ise, yukarı katta bulunuyorduk.
‘”Anam babam, sana feda olsun Yâ Resûlallah!.. Ben, benim yukarıda
olmamı, senin ise altta bulunmanı hoş görmüyorum. Bu durum bana çok
ağır geliyor. Sen yukarı çık, orada bulun! Biz de aşağı inelim, orada oturalım’ dedim.
“Resûlullah, ‘Yâ Ebâ Eyyûb!.. Evin alt katında bulunmamız, bize daha
uygun ve münasiptir.’ dedi ve alt katta oturdu. Biz de meskende onun
üstünde bulunuyorduk. O sırada, içinde su bulunan testimiz kırıldı.
Resûlullah’ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak,
zevcemle tek örtüneceğimiz kadife yorganımızı hemen suyun üzerine
bastırdık.” Resûl-i Kibriya Efendimiz, fazla ziyaretçi geleceği ve onlarla rahat
görüşüp konuşabilme düşüncesiyle alt katta kalmayı münasip görmüştü.
Ancak, büyük îman sahibi Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesinin gönlü bir
türlü rahat etmiyordu. “Fahr-i Âlem alt katta, bizler üst katta!… Bu nasıl
olur?” diye düşünüyor ve bundan son derece sıkılıyorlardı.
Hz. Ebû Eyyûb, bir gece uyandı ve bu duygunun tesiriyle bir türlü uyuyamadı.
Ufak tefek eşyalarını evin başka tarafına taşıdılar ve orada uykusuz sabahladılar.
Sabah olunca, Hz. Ebû Eyyûb, olanları Efendimize anlattı. Peygamber
Efendimiz, yine, “Aşağısı bana daha uygundur.” dedi.
Fakat, büyük sahabî buna daha fazla tahammül edemedi ve, “Yâ NebîyyallahL
Ben yukarıda, siz aşağıda olmaz!” dedi.Bunun üzerine Resûl-i
Kibriya Efendimiz üst kata, Ebû Eyyûb ve zevcesi Ümmü Eyyûb ise alt kata taşındılar.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin
mütevazi evinde tam yedi ay ikamet buyurdu. Bu zaman zarfında Medineli
Müslümanlar (Ensâr), bu eve yemekler taşımada ve Efendimizin
ihtiyaçlarını yerine getirmede birbirleriyle âdeta yarışırlardı.
Resûl-i Ekrem ‘in Soğan ve Sarımsak Kokusundan Hoşlanmaması
Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine yerleşen Fahr-i Âlem E-fendimize,
Medineli Müslümanlar her gün muntazaman yemek getirirlerdi.
Hz. Ebû Eyyûb ve ailesi ise, devamlı akşam yemeklerini hazırlarlardı.
Hazırladıkları yemeklerden geri kalanını ise teberrüken yerlerdi.
Yine, bir gece, soğanlı veya sarımsaklı bir yemek yapıp göndermişlerdi.
Resûlullah, yemeği, geri çevirdi!
Ebû Eyyûb (r.a.), yemekte Resûlullah’ın parmaklarının izini görmeyince
feryad ederek yanına gitti ve, “Yâ Resûlallah!.. Anam babam sana
feda olsun! Sen akşam yemeğini geri çevirdin!” dedi.
Resûlullah, “O sebzede bir koku hissettim, ondan yemedim. Ben,
arkadaşım Cebrail’i rahatsız etmek istemem!” buyurdu ve ilâve etti:
“İnsanı rahatsız eden şeyden, melekler de rahatsız olurlar.”
Bunun üzerine Ebû Eyyûb, “Yâ Resûlallah!.. Yoksa o yemek haram mıdır?” diye sordu.
Müslim, Sahih, c. 6, s. 127.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır!.. Fakat, ben kokusundan dolayı
ondan hoşlanmadım.” buyurdu.
Ebû Eyyûb Hazretleri de, “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlanmam!” dedi.

Mucizeli Bir Yemek Ziyafeti
Resûl-i Kibriya Efendimizin, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde kaldığı sıradaydı.
Hz. Ebû Eyyûb, Nebîyy-i Muhterem Efendimizle Hz. Ebû Bekir-i
Sıddık’a kâfi gelecek iki kişilik yemek yapıp getirmişti.
Peygamber Efendimiz, ona, “Git, Ensâr’ın eşrafından bana 30 kişi çağır!” diye emretti.
Hz. Ebû Eyyûb emri yerine getirdi. Otuz kişi gelip yediler. Sonra yine
ferman etti: “Altmış kişi daha çağır!”
Hz. Ebû Eyyûb, 60 kişi daha davet etti. Onlar da gelip yediler.
Efendimiz sonra tekrar, “Yetmiş kişi daha çağır!” diye ferman etti.
Hz. Ebû Eyyûb bu emri de yerine getirdi. Yetmiş kişi daha gelip yediler.
Ve Hz. Eyyûb der ki:
“Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize karşısında
Islâmiyete girip biat ettiler. O iki kişi için yaptığım yemeğimden 180 adam yediler!”
Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin, mucizeli bir yemek ziyafetiydi.
Berekete dair olan bu mucizeler gösteriyor ki, “Muham-med-i Arabî
(a.s.m.), umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve
Kerîm’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki, rızkın
envaında, hilâf-ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybtan ziyafetler gönderiyor.”

HİCRİ TARİH
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye hicret ettiklerinde, Müslümanların
kullandıkları kendilerine mahsus bir tarihleri yoktu. Bunun üzerine
Efendimizin hicretini başlangıç kabul ederek, “Resûlullah’ın gelişinden
bir ay, iki ay sonra… ” diye hicrî tarih kullanmaya başladılar.
Hz. Resûl-i Ekrem’in dar-ı bekaya irtihâline kadar da bu suretle kullanıldı.
Fakat, sonra kesildi, kullanılmadı. Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanı ile Hz. Ömer’in hilâfetinin dört senesi böyle geçti. Sonra resmî muameleler ve medenî münâsebetlerin vakitlerini belli etmeye ve tâyinine ciddî gerek duyuldu.
Bunun üzerine Hz. Ömer, ashabı topladı, onlarla istişare etti.
Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, Peygamberimizin vefatı zamanının esas
alınmasını; Talha b. Ubeydullah Hazretleri, E-fendimizin peygamber
olarak gönderiliş tarihini; Hz. Ali, Resûl-i Kibriya’nın Medine’ye
hicretlerini; başkaları ise, Efendimizin doğum gününün tarihe başlangıç
olarak kabul edilmesini teklif ettiler.
Hicret’in 17 veya 16. yılında toplanan bu şûranın müzâkereleri neticesinde,
Hz. Ali’nin teklifi üzerine ittifak edildi. Ancak, hangi ayın başlangıç
olarak kabul edileceği hususunda bir mutabakata varılmadı. Abdurrahmân
b. Avf Hazretleri, “Haram Aylar”ın ilki olduğu için Receb’i; Talha b.
Ubeydullah, Müslümanların mübarek ayıdır diye Ramazan’ı; Hz. Ali
(r.a.) ise, sene başıdır diye Muharrem’i başlangıç olarak teklif etti. Bu
hususta da yine Hz. Ali’nin teklifi kabul edildi.
Böylece, Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç kabul edilerek,
Müslümanlar kendilerine mahsus bir takvim tanzim etmiş oldular.

Mekke Devrinin Hulasası
Resûli Ekrem Efendimizin Medine’ye hicretleriyle, 13 senelik Mekke
devri geride kalmış oluyordu. İslâm tebliğ tarihinde mühim bir yer işgal
eden bu devreyi burada tekrar özetlemek, hususan Peygamber Efendimizin
bu devredeki tebligatını bir kere daha nazara vermekte birçok fayda vardır.
Resûli Ekrem Efendimiz, Milâdî 610 yılında Cenâbı Hakk tarafından
peygamber olarak vazifelendirildiği zaman, o günün Arap cemiyeti
bütün dünyayla birlikte tarihinin en karanlık ve vahşetli devrini yaşıyordu,
içinde bulunduğu cemiyeti ve bütün insanlığı bu zulmet ve
vahşetten kurtarma vazifesi ise Efendimizin omuzuna tevdi ediliyordu.
Onu peygamber olarak gönderen Cenâbı Hakk, aynı zamanda İslâm’ı
neşretme ve yaşayıp yaşatma vazifesinde nasıl hareket etmesi gerektiğini
de bildiriyordu. Peygamber Efendimiz de bu emirlere göre hareket tarzını
tâyin ve tesbit ediyordu.
Hayata her yönüyle yepyeni bir düzen ve şekil vermeye müteveccih
bir tebligatın pek kolay olmayacağı muhakkaktı. Hele o zamanın vahşî âdetlerine
son derece mutaassıp ve inatçı Arap cemiyeti içinde bu işin
daha da güç olacağında şüphe yoktu.
İçinde yaşadığı cemiyetin hususiyetlerini, mizaç ve efkârını çok iyi bilen
Resûli Ekrem Efendimiz, bu sebeple, peygamberlikle vazifelendirilir
vazifelendirilmez ortaya atılıp açıktan davete girişmedi; peygamberliğini
ve İslâm Dinini açıktan ilân etmedi. Bunun yapılabilmesi için zamana
ihtiyaç olduğu kadar, lehte de bazı şartlarını doğması gerekiyordu.
Resûli Kibriya Efendimiz, îman ve İslâm’a davete ilk önce en yakınlarından
başladı. İlk defa dâvasını zevcesi Hz. Haticei Kübra’ya anlattı.
Hz. Hatice, onun peygamberliğini tasdik ederek derhâl Müslüman oldu.
Daha sonra yine en yakını olan ve dört beş yaşlarından beri yanında ve
terbiyesinde bulunan Hz. Ali’yi İslâm’a davet etti. O da İslâm’la müşerref
oldu. Bundan sonra ailesi dışında en çok güvendiği kimselere îman ve
İslâm’ı anlattı. Bunların başında Hz. Ebû Bekir geliyordu. Hz. Ebû Bekir
vasıtasıyla da birçok kimse İslâm’a girdi.
Gizli davet devresinde Peygamber Efendimiz bizzat son derece tedbirli
ve ihtiyatlı davrandığı gibi, ilk Müslümanlara da aynı tedbir ve
ihtiyatı göstermelerini ısrarla tavsiye ediyordu. Ebû Zerri Gıfarî Müslüman
olduğu zaman, ona tavsiyesi şu olmuştu:
“Yâ Ebâ Zerr!.. Sen şimdi bu işi gizli tut ve memleketine dön git! İşi
açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!”
Efendimizin bu tavsiyesindeki hikmet ve sebebi, îmanından gelen
coşkunlukla bir anda düşünemeyen Ebû Zerr, henüz zamanı değilken,
Mescidi Haram’a gidip açıktan açığa Müslümanlığını ilân ederken,
müşriklerin öldürücü darbelerinden ancak Hz. Abbas’ın yardımıyla kurtulabilmişti.
Hz. Resûlullah, tam üç sene böyle gizlice tebligatına devam etti. Bu zaman
zarfında, safında yer alanların sayısı ancak 30 kadardı.
Bu devre, “En yakın akrabalarını âhiret azabıyla korkut!”
mealindeki âyeti kerîmenin nazil olmasıyla sona erdi. Bundan sonra
Efendimiz, emri İlâhî gereğince en yakın akrabalarını İslâm ve îmana
davet etmeye başladı. Önce, Abdûlmuttâlib Oğullarını bir araya toplayıp
onlara dâvasını anlattı.
Bundan sonra tebliğ dairesini biraz daha genişletti ve ilk defa Safa
Tepesinden Mekkelilere seslendi. Onları Allah’ın birliğine îmana ve peygamberliğini
tasdike davet etti. Bu davete icabet edenler çıkmadığı gibi,
üstelik Ebû Leheb, işi daha da ileriye götürerek Efendimize hakarete yeltendi.
Fakat, Peygamber Efendimiz, îman ve İslâm’ı anlatmaktan, insanları
Allah’ın birliğine îmana ve risâletini tasdike davete ara vermeden
bütün gayretiyle devam etti.
Cenâbı Hakk, indirdiği âyeti kerîmelerle, İslâm’ı neşretme ve yaşayıp
yaşatma vazifesinde Peygamberimizin hareket tarzını da tesbit ediyordu.
Mekke’de nazil olan âyetlerin özellikle iki ana hedefi vardı: 1) Allah’ın
varlık ve birliğine, 2) Ba’se, yâni öldükten sonra tekrar dirilmeye îmanı,
akıl, kalb ve ruhlara nakşetmek…
Peygamber Efendimiz de, mesaisini bu iki ana hedef üzerine teksif etmişti.
İnsanları Allah’ın varlık ve birliğine îmana davet ediyor, onlara
öldükten sonra tekrar dirileceklerini ve kabirden sonra yeni bir hayatın
başlayacağını haber veriyordu.
Bunlardan başka da, Peygamberimizin karşı karşıya bulunduğu ve
halletmesi gerekli meseleler vardı. Fakat, en önemlisi bunlardı. Bunlar
halledilmedikçe, halkın zihninde, kalb ve ruhunda bu iki muazzam
mesele tesbit edilmedikçe diğer içtimaî meselelerin halli de mümkün
değildi. Nitekim, o, bilâhare bu meseleleri teker teker halletmek yolunu
tuttu ve bunda muvaffak da oldu.
Peygamberimiz, her şeyden önce, Allah’tan aldığı emir gereği bütün
enerjisini, cemiyetin esasında noksan bulunan temel anlayışı tesis etmeye,
bütün insanlığı Allah’a îmana ve O’na mutlak itaate hasretti.
Çünkü, şirk inancını kafalardan sökmedikçe hak ve hakikati kalblere
yerleştirmek mümkün değildi. Bu temelde bozukluk olunca hiçbir İslâm
dâvası muvaffak olamazdı.
Bunun içindir ki, Hz. Resûli Ekrem, insanlığın en asil hissiyatına ve
ahlâk duygusuna hitab ederek, bu kâinatın yegâne Hâlık ve Mâlikinin
Allah olduğunu telkinle işe başladı. O’nun iradesinden başka itaat edilecek,
önünde baş eğilecek hiçbir kuvvet ve kudret bulunmadığını ortaya
koydu. Bunu tebliğ ederken de dâvasından tâviz vererek hemen bir
muhit hazırlamak veyahut hâkim bir kuvvete dayanmak gibi bir şeye lüzum
hissetmedi. Doğudan doğruya insanlığa “tevhid” inancını sundu.
‘”Lâ ilahe illallah.’ deyiniz, kurtulunuz.” diye insanlığa hitab etti.
Resûli Ekrem Efendimizin bu daveti, haliyle cemiyete hâkim durumda
bulunan kuvvetli, zengin ve nüfuzlu kimselerin işine gelmedi. Dünyanın
zahiren tatlı, fakat manen zehirli bir bal hükmünde olan gayrimeşru
lezzetlerinden vazgeçmek istemiyorlardı. Açıkçası, menfaatlerinin
devamını, eski yaşayışlarının idamesinde görüyorlardı. Bu sebeple
Efendimize muhalefete başladılar.
Önceleri, Peygamber Efendimizi cemiyetten tecrid etmek, kendi başına
bırakmak, anlattıklarını ciddîye almamak ve onunla istihza etmek
yoluna gittiler. Ne var ki, onun telkin ettiği muazzam hakikatlerin
etrafındaki mü’minler halkası günden güne genişliyordu. Bunu görünce
telâşlandılar. Bu sefer taktik değiştirdiler. Aleyhte propagandaya
başladılar. Türlü türlü iftira ve isnadlara kalkıştılar. Resûli Ekrem
Efendimize “sâhir, kâhin, şâir.” dediler. Fakat, bunların hiçbirisi tutmadı.
Bu iftira ve isnadlarına rağmen hak ve hakikate inanmışların saflarının
sıklaştığını gördüler.
Bu sefer açık ve tecavüzkâr hareketlere teşebbüs ettiler. Peygamber
Efendimizle Müslümanları Kabe’de namaz kılmaktan menediyorlar;
üzerlerine murdar şeyler atıyor; namaz kılacakları, oturacakları yerlere
ve gidip geldikleri yollara dikenler saçıyorlardı. Zaîf, fakir ve kimsesiz
Müslümanları zulüm, işkence altında inletiyorlardı. Bazıları bu işkenceler
altında can vererek yüce şehâdet mertebesine ulaşıyordu.
Bu duruma tahammül etmek oldukça zordu. Üstelik Müslümanlar
sayıca az, kuvvetçe zayıf bulunuyorlardı. Bu sebeple yapılan eziyet ve
hakaretlere karşı koyma durumuna da giremiyorlardı. Böyle bir durum,
yok olmalarını netice verebilirdi.
Bütün bu zorluklara ve her türlü aleyhteki şartlara rağmen Hz.
Resûlullah, durmadan dinlenmeden İslâm Dinini tebliğ ediyordu. Şâir
Müslümanlar gibi o da müşriklerin eziyet, işkence ve hakaretlerine
mâruz kalıyordu. Fakat buna rağmen Allah’tan aldığı emir gereği
sabrediyor ve dâvasını tebliğden asla vazgeçmiyordu.
Cenâbı Hakk, işkence, eziyet ve hakaretlerin her türlüsüne mâruz
kalan Müslümanlara, gönderdiği âyeti kerîmelerle devamlı sabrı tavsiye
ediyordu. Meselâ, ilk nazil olan sûrelerden biri, Asr Süresidir. Bu sûrede
“birbirlerine hak ve hakikatle birlikte sabrı da tavsiye edenler” övülür.
Bâzan Cenâbı Hakk, doğrudan doğruya Resûli Kibriya Efendimize
sabrı emir ve tavsiye ediyordu: “(Ey Habibim!..) Sen, şimdi sabret! Şüphe
yok ki, Allah’ın va’di mutlaka tahakkuk edecektir! Sakın, âhirete îmanı
olmayanlar (seni sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler.”
Bir başka âyeti kerîmede, Efendimize şöyle hitab ediliyordu: “(Ey Resulüm!..) Sen şimdilik (o kâfirlerin eziyetlerine karşı) güzel bir sabırla mukabele et.”
Bütün bu emirler gereği, Resûli Kibriya Efendimiz, Mekke devrinde
kendisine yapılan haksız muamelelere aynıyla cevap vermediği,
mukabelei bilmisilde bulunmadığı gibi, mü’minlere de uğradıkları eziyetlerden
dolayı fevrî hareket etmemelerini ve herhangi bir maddî
mukabeleye girişmemelerini emir ve tavsiye ediyordu. Bunun en açık bir
misâli, Yasir Ailesine yaptığı tavsiyedir.
Bir gün, Yasir Ailesine toptan işkence ediliyordu. O sırada Efendimiz,
onları görünce, “Sabredin ey Yasir Ailesi!.. Sizin mükâfatınız Cennet’tir.” demişti.
Yine, bir gün, uğradığı eziyet ve işkencelerden âdeta bunalan Habbab
b. Eret (r.a.), kendisine şikâyette bulunduğunda, Efendimiz şu cevabı vermişti:
“Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardır ki, bazılarının vücutları
kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri
başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü hâlde, bu yapılanlara
yine de sabrettiler, îmanlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak,
İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır! Öyle ki, hayvanına binip
San’a’dan Hadremut’a kadar tek başına giden bir kimse Allah’tan
başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından
başka hiçbir korku duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz!”
Yine İkinci Akabe Bîatı sırasında Medineli Müslümanlardan biri, “Yâ
Resûlallah!.. İstersen, yarın sabah kılıcımızı sıyırır, Mina’da bulunan
halkın üzerine yürürüz!” dediği zaman Peygamber Efendimiz, “Hayır!..
Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı.” cevabını vermişti.
Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz ve Müslümanların Mekke devrinde
en büyük silâhları her şeye rağmen “sabır”dı.
Nitekim, bu sabrın müsbet neticeleri kısa zamanda görüldü. İşkenceye
uğrayan Müslümanlar lehinde müsbet bir hava uyandı. Bu havanın tesiriyle
Müslümanlar safında yer alanlar bile oldu. Hz. Hamza, böyle bir
durum sonunda İslâm’la şereflenmişti.
Bir gün, Ebû Cehil ve birkaç müşrikin, Peygamberimize hakaret ettiğini
duymuştu. Son derece hiddete gelmiş ve doğruca Kabe’nin
yanında bir topluluk içinde oturan Ebû Cehil’in yanına vararak, yayını
kaldırıp şiddetle başına çalmış, başını yarmış ve, “Sen misin ona sövüp
sayan?.. İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediklerini söylüyorum.
Kendine güveniyorsan, ona yaptıklarını bana da yap, göreyim!” demişti.
Sonra, Peygamberimizin yanına varmış ve Müslüman olmuştu.
Müşrikler bir ara Müslümanlar üzerindeki baskı ve işkencelerini
öylesine artırdılar ki, Peygamber Efendimiz, Mekke’nin münasip bir yerinde
ibâdetlerini rahatça yapabilecek ve İslâmiyeti serbestçe yayabilecek
bir yer bulmak zorunda kaldı. Bunun için Erkam b. Ebî’lErkam’ın evini
merkez yaparak hizmetine burada devam etti. Burada birçok kimse Müslüman oldu.
Peygamber Efendimizin herşeye rağmen dâvasını anlatmaktan
vazgeçmediğini gören müşrik ileri gelenleri, bu sefer amcası Ebû Tâlib
vasıtasıyla işi halletme yoluna gitmek istediler. Ona başvurarak, “Yâ Ebâ
Tâlib!.. Kardeşinin oğlunu ya bu dâvasından vazgeçir, bizim ilâhlarımızı
kötülemesin ya da onunla aramızdan çekil!” dediler.
Ebû Tâlib durumu anlatınca Kâinatın Efendisi şu cevabı verdi:
“Amca!.. Vallahi, bu işi bırakmak için Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol
elime koyacak olsalar, ben yine onu bırakmam! Ya Allah Teâlâ onu
bütün cihana yayar, vazifem biter ya da yolda ölür, giderim!”
Müşrikler, artık Resûli Kibriya Efendimizi tehditlerle, baskı ve zorla
dâvasından vazgeçiremeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı.
Yine taktik değiştirdiler. Efendimize, mal mülk, servet, makam ve reislik
teklif ettiler. Fakat, Resûlullah’ın bunların hiçbirine iltifat etmediğini
ve aynı hızla İslâmiyeti anlatmaya devam ettiğini gördüler.
Resûli Ekrem ve Müslümanların, başından beri, müşriklerin eziyet,
hakaret, işkence ve suikastlerine sabırla mukabele ettiklerini belirtmiştik.
Ne var ki, sabrın da bir hududu vardı. Müslümanlara reva görülen eziyet
ve işkenceler de artık sabır hududunu aşma raddesine gelmişti. Bu
sebeple, Resûli Ekrem Efendimiz, Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye
buyurdu: “Habeşistan’a gidin; zîra, orada çok âdil bir hükümdar var.
Onun yanında kimseye zulmedilmez. Orası adalet ve doğruluk diyarıdır.
Allah bu durumdan bir çıkış yolu yaratıncaya kadar orada kalın!”
Bunun üzerine dinlerini yaşamak ve neşredebilmek gayesiyle, Müslümanlar,
iki kafile hâlinde Habeşistan’a hicret ettiler.
Her zaman olduğu gibi, bu safhada da Peygamber Efendimiz, kemmiyetten
ziyade keyfiyete, tâbiri caizse vasıflı ve nüfuzlu kimseler kazanmaya
daha çok ehemmiyet veriyordu: “Allah’ım!.. Bu dini Ömer İbni
Hattab veya Amr b. Hişam’la [Ebû Cehil] kuvvetlendir.” duaları, bunun açık bir misâlidir.
İçinde bulundukları cemiyetin ileri gelenlerinden olan Ömer b. Hattab
da, Ebû Cehil de İslâmiyetin en şiddetli düşmanı, Peygamber Efendimizin
en ateşli muarızı idiler. Bu ikisinden birinin Müslüman olması demek,
İslâm dâvası önündeki engellerin büyük ölçüde ortadan kalkması demekti.
Nitekim, bu duadan kısa zaman sonra Hz. Ömer, Müslümanlar
safında yer alınca, İslâmiyetin ilân ve kuvvet bulmasına vesile oldu.
Müşrikler, Müslümanlar üzerindeki baskı ve işkencelerini bir derece
gevşetme mecburiyetinde kaldılar. Müslümanlar da, artık kenarda
köşede saklanmaya, ibâdetlerini korku içinde gizli gizli yapmaya lüzum
hissetmemeye başladılar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra, Efendimizi himayesinde bulunduran
amcası Ebû Tâlib’in vefatını, müşrikler fırsat bildiler. Tecavüzlerini
kat kat artırdılar. Hz. Resûlullah’ın durumu, aleyhinde artan bu
gayretler neticesinde son derece müşkîl bir hâl almıştı. Evinden nadiren
çıkar olmuştu. Bu vaziyet karşısında dini neşretmek için, Mekke’den
daha emin bir yer temin etmek maksadıyla Taife gitti. Ne var ki,
buradaki bütün temaslarına rağmen istediği zemini bulamadı. Dâvetine
icabet etmeyen Taifliler, üstelik onu taşladılar, kan revan içinde bıraktılar.
Buna rağmen, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber
Efendimiz, onlara beddua etmedi ve, “Rabbimden istediğim, müşriklerin
sulbünden bu dine hizmet edecek kimseler halketmesidir.” diye niyazda bulundu.
Peygamber Efendimizin, Mekke’de, İslâm’ın ilk senelerinde göze
çarpan mühim diğer bir hareketi, her yıl hacc mevsiminde Mekke’ye
gelen kabilelerle gizlice görüşerek, onlara Kur’ân okuması ve İslâm
dininin esaslarını telkin etmesi idi. Kabileler arasında dolaşması
esnasında da Kureyşli müşrikler yine peşini bırakmayarak türlü türlü
iftira ve isnadlarla halkı onu dinlemekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Fakat, onların bütün bu gayretleri boşa çıktı. Resûlullah’ın gönüllerin
fethiyle büyüyen dâvası gittikçe yayılıp Mekke’nin dışına taştı ve ve
Medine ufuklarında parlamaya başladı.
Hicretle de Müslümanlar için yepyeni bir devir başlamış oldu.

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.