Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

HZ.DAVUD ALEYHiSSELÂM

3 sene önce
1.421 izlenme
Favorilerime Ekle
Favorilerimden Çıkar
Lütfen bekleyiniz...
Geniş Ekran Dar Ekran
Reklam saniye sonra kapanacak.
Reklam
Reklamı Geç

HZ.DAVUD ALEYHiSSELÂM

Nesebi ve yetişmesi israiloğullarına gönderilen peygamberlerdendir. Hem peygamber hem de sultan idi. Nesebi, Davud bin Eyşa bin Uveyd bin Selmun bin Bâ’ir bin Yah- şun idi. Yakub aleyhisselamın oğullarından Yehuda’nın soyundan idi. Kısa boylu, ak tenli, mavi gözlü, düz saçlı idi. On iki kardeşi daha vardı. Önceleri koyun güderdi. Çobanlık yaptığı zamanlarda vahşi hayvanlar bile onun isteklerini yerine getirirdi. Bir defasında bir aslanın üzerine bindiği rivayet olunur. Çobanlık yaparken ibadetini de aksatmazdı. Bir defasında babasına demiştir ki “Ben dağlar arasında yol alırken tesbih okuyordum. Dağlar ve taşlar da benimle birlikte tesbih ediyordu.” Bunu işiten babası; “Müjdeler olsun sana. Bu Allahü tealanın sana verdiği bir hayır işaretidir.” Dedi. israiloğullarının durumu Allahü teâlâ, Musa aleyhisselâmdan sonra israilo- ğullarına birçok nebîler gönderdi. Onların vazifeleri; insanları Tevrat’ın hükümleriyle amel etmeye davet etmekti. Zaman uzadıkça, israiloğulları; Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeye ve kendi nefslerine uymaya başladılar. Aralarında isyan, fısk ve fücur çoğaldı. Azgın kimseler, nebîlerin sözlerini dinlemez oldular. Ahlâkları tamamen bozuldu. O zaman, Mısır’la fiam arasındaki Amâlika kavminin hükümdarı Câlût’u, Allahü teâlâ, israiloğulları üzerine musallat kıldı. Câlût, israiloğullarına hücum edip, onları bozguna uğrattı ve vatanlarından sürüp, çocuklarını esir aldı. Cemaatlerini dağıttı. israiloğulları perişan oldular. Musa aleyhisselâm zamanından beri, israiloğullarında, elden ele geçen ve içinde mukaddes emanetlerin bulunduğu sandık da Câlût’un eline geçti. Câlût, bu sandığı alarak, hakaret olsun diye pis bir yere bıraktı. Kur’an-ı kerimde, bu sandığa Tâbût ismi verilmektedir. Ev, mal ve yurtlarından ayrı düşen israiloğulları, bütün rahatlarının kaçmasını ve huzursuzluklarını, Tâbût’un ellerinden çıkmasında bildiler. Başlıca emelleri, Tâbût’u ele geçirmek oldu. Böylece çare aramaya başladılar. Kavmin ileri gelenleri, kendilerine; kuvvetli, kudretli ve dirayetli bir kumandan bulmak için, Hazreti ismail’e gittiler. Ondan, israiloğullarını düşmandan kurtaracak bir hükümdar tayin etmesini istediler. ismail aleyhisselâm da, “Korkarım ki, üzerinize cihad farz kılınırsa, muharebe etmezsiniz!” dedi. israiloğulları dediler ki: – Niçin Allah yolunda savaşmayalım ki? Biz yurtlarımızdan çıkarıldık, hem de evlâtlarımızdan mahrum edildik. Ne zaman ki onlara cihad farz kılındı; içlerinden çok azı hariç, cihaddan yüz çevirdiler. Hazreti işmoil onlara dedi ki: – Allahü teâlâ sizin için Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi. israiloğulları Tâlût’u hükümdarlığa münasip görmediler. Kendilerinin daha ehil olduklarını iddia ederek dediler ki: – Biz, hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona mal bakımından da bir bolluk verilmemişken, nasıl olur da bizim başımızda hükümdarlık onun olabilir? Onların bu itirazı karşı- sında işmoil aleyhisselâm şöyle cevap verdi: – şüphesiz Allah, üzerinize onu beğenip seçmiş- tir. Ona, ilim ve vücut bakımından, sizden ziyade bir üstünlük vermiştir. Allahü teâlâ mülkünü diledi- ği kimseye verir. israiloğulları her zamanki itirazcılıklarını yine gösterdiler. Peygamberlerinden, Tâlût’un hükümdar olduğuna dair alâmet istediler. Bunun üzerine, Hazreti işmoil buyurdu ki: – Tâlût’un hükümdar olmasına alâmet, kaybetmiş olduğunuz Tâbût’un getirilmiş olmasıdır. Cenab-ı Hak; israiloğullarının, Tâlût’un hükümdarlığına kanaatleri olsun diye, Tâbût’u melekler vasıtasıyla Tâlût’un evine koydurdu. israiloğulları, Tâbût’u, Tâlût’un evinde bulunca, onun, kendilerine Allahü teâlâ tarafından hükümdar yapıldığına inandılar. Tâbût’un gelmesinden dolayı gönüllerine sükûnet ve rahatlık geldi. Böylece Tâlût, israiloğullarına hükümdar oldu. Câlût’u öldürmesi Tâlût hükümdar olunca, memleket işlerini ve orduyu düzene koydu. Allah yolunda cihad için, Kudüs’ten hareket ederek, askeriyle kral Câlût’un üzerine yürüdü. Mevsimin çok sıcak olması yüzünden, askerin suya ihtiyacı pek fazla idi. Tâlût, itaat eden asker ile etmeyenleri birbirlerinden ayırmak için dedi ki: – Allahü teâlâ, sizi, bir nehirle imtihan edecektir. Kim o nehirden doyuncaya kadar su içerse, askerimden değildir ve eğer bir kimse o nehirden iç- mez yahut bir avuç su içerse, zararı yoktur ve askerimdendir. Tâlût, bu talimatı, kendisinin hükümdar olacağını haber veren ismail aleyhisselâma gelen vahy-i ilâ- hiden almıştı. Tâlût ve askeri nehre geldiler. Ordu, seksen bin kişi idi. Askerin çoğu, Tâ- lût’un talimatı haricine çıkarak, istedikleri kadar sudan içtiler. Az bir kısmı söz dinledi. Bunların da çoğu firar edince, geride çok az asker kaldı. Tâlût’un ordusunda itaat edenlerin sayı- sı, Eshab-ı Bedir sayısına denk idi. Resûlullah efendimiz Bedir günü eshabı- na buyurdu ki: – Bugün siz, Tâlût’un söz dinleyen eshabı adedincesiniz. Onlar mümin idiler. Tâlût’un emrini dinlemeyip nehirden içenlerin; içtikçe dudakları karardı, susuzlukları arttı, kendilerini korku kapladı, hareket etmeye kuvvetleri kalmayıp, nehir kenarında hâlsiz kaldılar. Emri dinleyenlerin imanları kuvvetlendi. Bu hâlden dolayı Allahü teâlâ onlara güç verdi. Nihayet iki ordu karşı karşıya geldi. Tâlût’un ordusunda, er olarak savaşa katılan on sekiz yaşında genç bir yiğit vardı. ismi Dâvud idi. Dâvud aleyhisselâm, pederi Eyşâ ve on iki biraderi ile Tâlût’un askeri arasında bulunuyordu. Bunların en küçüğü Hazreti Dâvud idi. Rivayete göre Davud aleyhisselam vücud bakımından zayıf olduğu için babası onu yine sürülerin başında bırakmıştı. Davarlarını yayarken kendisine bir ses geldi: “Ey Davud! Sen Calut’u öldüreceksin. Burada durup ne yapacaksın. Haydi sürülerini Allaha emanet et ve kardeşlerine katıl. Talut, Calut’u öldürecek olana malının yarısını ve kızını onunla evlendirmeyi vaat etti” diyordu. Hemen davarlarını Allaha tevekkülle orada bırakıp babasının yanına geldi. Babası; -Davarları ne yaptın? Deyince: -Onlara en koruyucu birini vekil ettim, dedi. Babası onun bu sözünden çoban arkadaşlarından birini vekil ettiğini zannetmişti. Hemen oğulları için azık hazırlayarak Davud aleyhisselama verdi ve Oğlum, hemen kardeşlerinin yanına git! Düş- manalara karşı güç kazanmaları için bunları onlara ver. Durumlarını gör, benim yanıma ve ve işinin yanına hemen dön, dedi. Böylece Davud aleyhisselam Talut’un ordusuna katıldı. Hazreti Dâvud’un sesi çok güzeldi. Bugün dahi, “Dâvudî ses” tabiri kullanılmaktadır. Sesi çok güzel olduğu için, devlet reisi Tâlût’un huzuruna çıkarıldı. Tâlût onu, kendisine nedim yaptı. Dâvud aleyhisselâm, gün geçtikçe şöhret kazandı. Sonra da, Tâlût’un Amâlika kavmine karşı hazırladığı orduya katıldı. Harp başlamadan önce, Tâlût ferman edip; Câlût’u öldürene kızını vereceğini ve memleketin her tarafında onun mührünü geçerli kılacağını ilân etti. Sonra yardım için Allahü teâlâya dua ve niyazda bulundular. Kızını Dâvud’a verdi Yapılan savaşta Hazreti Dâvud, Allahü teâlânın ihsanı ile Câlût’u öldürdü. Bunun üzerine Tâlût’un ordusu, coşarak, düşmana yaptığı hücumla onları bozup, mağlûp ettiler. Câlût’un askeri dağıldı. Böylece Allahü teâlâ, Tâlût ve ordusunun duasını kabul etti. Onlara sabır ve tahammül verdi. Kâfirlere karşı onlara yardım etti. Tâlût zafere kavuşunca, ganimet olarak ele geçen şeylerin hepsini yaktırdı. Çünkü Musa aleyhisselâmın dininde, ganimetler yakılırdı. Sonra ordusu ile Kudüs’e döndü. İsmail aleyhisselâma varıp, durumu olduğu gibi anlattı. işmoil aleyhisselâm, Tâlût’a; “Sen de verdiğin sö- zü yerine getir!” buyurdu. Tâlût da kızını Dâvud aleyhisselâma verdi. Hâkimiyeti altındaki topraklarda, Dâvud aleyhisselâmın mührünü de geçerli kıldı. insanlar, Dâvud aleyhisselâmın güzel ahlâk ve adaletine yönelip onu sevdiler. Tâlût’un hükümdarlık müddeti, vefatına kadar kırk yıl sürdü. Hazreti Dâvud’un hükümdarlığı Tâlût’un ölümünden sonra, Dâvud aleyhisselâm, israiloğullarının hü- kümdarı oldu. israiloğullarının tamamı Dâvud aleyhisselâmın hükümdarlığını kabul ettiler. Bir müddet sonra, cenab-ı Hak kendisine peygamberlik vazifesini de bildirdi. Böylece saltanat ile birlikte nübüvvet yükünü de taşıyan ilk peygamber oldu. Dâvud aleyhisselâm, peygamber ve hükümdar olarak, israiloğullarını, Allahü teâlâyı tanımaya ve Ona kulluk yapmaya ça- ğırdı. Ömrü boyunca insanlar arasında adaletle hükmetti. Zaman zaman kılık değiştirip halkın arasında dolaşırdı. Halkın kendisi hakkındaki düşüncelerini böylece öğrenirdi. Dâvud aleyhisselâm, kendisine gelen vahiy icabı, halk arasındaki hükmünde şahit ve yemin ile hükmeyledi. Hâkimiyeti, halkı öyle kapladı ki, yalnız kalınca bile, dine ve akla uymayan herhangi bir şeyi konuşmaktan korkarlardı. Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâmın hâkimiyetini kuvvetlendirince, bütün halk onun emrine itaat etti. Âlimlerin bildirdiğine göre, hâkimiyetinin kuvvetlenmesi şöyle oldu: Birgün, kendisine bir kişi geldi. Başka bir şahsın, öküzünü zorla elinden alıp gasbettiğini söyledi. Onu dava etti. Dâvud aleyhisselâm, davalıyı huzuruna çağırttı. Davalı dedi ki: Böyle bir işin aslı yoktur. Ben kimsenin öküzü- nü gasbetmedim. Davacı olan kişinin de hiçbir şahidi yoktu. Dâvud aleyhisselâm olayı araştırdı. Hiçbir delil bulamadı. Gece olunca bir rüya gördü. Rüyasında, Allahü te- âlâ tarafından davalının öldürülmesi emredildi. Bu emir üç defa tekrarlandı. Hazreti Dâvud, ertesi sabah davalıyı huzuruna çağırttı. Allahü teâlânın emrini ona bildirdi. Adam şaşırdı ve karara itiraz etti. Delilsiz ve şahitsiz bir insanın öldürülemeyeceğini söyledi. Dâvud aleyhisselâm ise, kararın kesin olduğunu, çünkü Allahü te- âlâdan vahiy aldığını açıkladı. Zira peygamberlerin rüyası vahiy idi. Kendisi için bir kurtuluş ümidi kalmadığını anlayan davalı, başka bir suçunu itiraf ederek dedi ki: – Ey Allahın peygamberi! Daha önce şu iddia sahibinin babasını öldürmüştüm. Ortada hiçbir şahit de yoktu. Benim öldü- rülmemi Allahü teâlâ bunun için emretmiştir. Bu itiraf üzerine, o kişiye kısas tatbik edildi. Bu hâdise, bütün israiloğulları üzerinde büyük bir tesir meydana getirdi. Bundan sonra hiç kimse Allahü teâlânın emirlerinin dışına çıkmaya cesaret edemedi. Çünkü onlar, ıssız yerlerde bile suç işleseler, Allahü teâlânın bildirmesi ile Dâ- vud aleyhisselâmın kendilerini yakalayacağı inancında idiler. Böylece, Dâ- vud aleyhisselâmın hükû- meti kuvvetlendi. Zamanın en kuvvetli devleti, Dâvud aleyhisselâmın devleti oldu. Hazreti Dâvud’un imtihanı Dâvud aleyhisselâm, bir gün ibadet eder, bir gün kavminin hukukî meselelerini karara bağlar, bir gün halka nasihatte bulunur, bir gün de kendi şahsî işlerini yapardı. Böylece vaktini dörde ayırmıştı. ibadet gününde, kimsenin, yanına bırakılmamasını emrederdi. Fakat, Dâvud aleyhisselâm ibadetle meşgul olduğu günlerden birgün, iki adam gelerek ansızın Dâvud aleyhisselâmın önünde peyda oluverdiler. Dâvud aleyhisselâm onlara dedi ki: – Benden ne istiyorsunuz? Yoksa sizler bugün benim ibadet günüm olduğunu, icra ve karar günüm olmadığını bilmiyor musunuz? – Tabiî biliyoruz. Ancak adâletin tatili olmaz. Bizim aramızda bir sürtüşmemiz var. Senin, ikimizin arasını bulacak bir hüküm vermen için buralara geldik! Davalıların ısrarları üzerine, Dâvud aleyhisselâm; “Pekâlâ, buyurun bakalım!” dedi. Onlardan birisi söze başladı: – Meselemiz şundan ibarettir. Kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tane. Böyle olduğu hâlde, kardeşim, benden bu bir koyunu da almak istiyor. işi çabuk bitirmek isteyen Dâvud aleyhisselâm dedi ki: – Kardeşin senden o bir koyunu da almak istediği için sana haksızlık yapmaktadır. Allahü teâlâya imanı olmayan insanlardan bazıları zulüm yapmaktadırlar. iyi insan da pek az bulunmaktadır. Dâvud aleyhisselâmın bu kararı üzerine, onlar güldüler ve hemen oradan ayrıldılar. Bir müddet sonra, Dâvud aleyhisselâm, çok kısa bir sürede karar vermiş olduğunu fark etti. Hâlbuki öbür kişiye de bunun sebebini sorması gerekirdi. Çünkü, ikinci kişi de haklı olabilirdi. Bu tavrın, kadılık (hâkimlik) kanunlarına uygun olmadığını ve Rabbinin, adaleti icra ederken, kendisini imtihan etmiş olabileceğini düşündü. Bunun üzerine, Dâvud aleyhisselâm, Allahü te- âlâdan af dileyerek, kendi kendine; bundan sonra hüküm verirken acele etmeyeceğine, karar verirken, delilleri ortaya koyacağına dair söz verdi. Bu hâdiseden sonra kırk gün kırk gece ağladı. Başını secdeden kaldırmadı. Gözlerinin yaşı secde yerini ıslattı. Sonra Allahü teâlâdan hitap gelip; “Affeyledim!” buyuruldu. Eshab-ı sept Mısır ile Medine-i münevvere arasında, Kızıldeniz kenarında, iyle yahut Medyen yahut Teberiyye şehrinin halkı, yetmiş bin kişi olup, israiloğullarından idiler. Onlar, balık avlamak ve satmakla geçinirlerdi. Cumartesi günü, Musa aleyhisselâmın dininde, ibadetten başka her iş haram olduğundan, balık avlamaya kimse cesaret edemezdi. Cenab-ı Hak, cumartesi günü balık avından onları men etti. Onlar da cumartesi günü avlanmamak üzere, nebî- leri Dâvud aleyhisselâma söz verdiler. israiloğulları, verdikleri söze riayet edip, o gün ba- peygamberler tarihi ansiklopedisi 296 DAVUD ALEYHiSSELÂM lık avlamıyorlardı. Fakat şeytan, onlara; “Siz, balı- ğın avından nehyolunmadınız, yemesinden nehyolundunuz!” diyerek kalblerine vesvese verdi. Böylece, bir kısmı cumartesi gü- nüne gösterdikleri tazimi ihlâl ederek, balık avlamakla ilgili ilâhî yasağa muhalefet ettiler. Cumartesi günü, Allahü teâlânın hikmeti ile su yüzü balıkla dolar; diğer günler ise gö- rünmezlerdi. Bu durum onlar için bir imtihan idi. Binaenaleyh, ilâhî emre uyarak imtihanı kazanmak mümkün iken, aksini yapmakla azaba koştular. Eshab-ı septin bir kısmı bu yasağı ihlâl ederken, bir kısmı da onlara nasihat ediyordu. Böyle yapmalarının neticesinde, kendilerine ilâhî azabın geleceğini hatırlatıyorlardı. Bu yasağın, kendilerine, ilâhî bir imtihan olduğunu belirtiyorlardı. Diğer bir kısmı da, yasağa uydukları hâlde, yasağı ihlâl edenlere bir şey söylemiyor, nasihat edenlere diyorlardı ki: – Helâk olacak veyahut azap görecek bir kavme nasihat ederek kendinizi niçin yorarsınız? Emeğinize yazıktır. Nasihat etmekten geri durmayanlar da, onlara şöyle cevap veriyorlardı: – Cenab-ı Hakkın huzurunda mazur olmak için, iyiliği emreder, haram ve günahlardan nehyederiz. Nasihat edip, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerde bulunanlar; isyan içinde olanların herhangi bir azaba uğrayacaklarını düşünerek, asi ve bozguncularla kendileri arasına bir duvar çektiler. Yerlerini ayı- rıp, başka bir kapıdan işlediler ve onlara karışmadı- lar. Birgün, asilerin dışarı çıkmadıklarını görünce, merak ederek gidip baktı- lar. Bir gecede, cenab-ı Hakkın gadabı ile hepsinin maymun; yahut gençleri- maymun, yaşlılarının hınzır suretinde olduğunu gördüler. Bunlar, kâfir olup maymun suretine çevrilen akrabalarını tanıyamadılar. Lâkin maymunlar, akrabalarını tanıyıp, yanlarına gelerek, elbiselerini kokladı- lar ve ağlaştılar. Müminlerin; “Biz size, ‘Allahü teâlânın emrini gözetin, haram ve günah işlerden vazgeçin!’ demedik mi?” sözlerine de, yalnız başlarıyla cevap verip, tasdik ettiler ve üç gün sonra öldüler. Müminler ise, helâk olmaktan kurtuldular. Hak teâlâ rüzgârla yağmur gönderip, leşlerini deryaya bıraktı. Mescid-i Aksa ve Hazreti Davud’un vefatı Dâvud aleyhisselâmın hükümdarlığı zamanında, ortalığı kasıp kavuran bir taun [veba hastalığı] salgı- nı görüldü. O da halkını alıp, Beyt-ül Makdis’in bulunduğu yere geldi. Melekler, buradan göğe yükselirlerdi. Dâvud aleyhisselâm, bu hâli gördüğü için, oraya dua etmek üzere gelmişti. Kayanın bulunduğu yere gelince, hastalığın kaldırılması için Allahü te- âlâya yalvardı. Daha sonra burada, Mescid-i Aksa adı ile Kur’an-ı kerimde bildirilen büyük bir mescidin in- şasını başlattı. israiloğullarına dedi ki: -Allahın size merhamet ettiği şu kayanın üzerini Mescid edinmenizi emrediyorum. Çünkü orası mescid edinmeye layık bir yerdir. Onun içinde siz ve sizden sonrakiler Allahü tealayı zikirden uzak kalmayacaklardır. Bunun üzerine israiloğulları mescid yapmak istedikleri zaman fakir biri gelip: Burası benim yerim. Buraya ihtiyacım var. Benim hakkımı gasp etmeniz size helal olmaz, dedi. israiloğulları ise: -Burada senin hakkın gibi hakkı olmayan kimse yoktur. Sen insanların en cimrisi olma ve bizi sıkıntıya sokma, dediler. Fakir: -Ben hakkımı biliyorum siz ise hakkınızı bilmiyorsunuz, dedi. Bunun üzerine israiloğulları: -Rızan ile, gönlünden koparak vermezsen, biz onu senden zorla alırız, dediler. Adam, -Siz, buna Allahın hükmünde, Davud aleyhisselamın hükmünde bir dayanak buldunuz mu? dedi. Bunun üzerine durum Davud aleyhisselama bildirildi. Davud aleyhisselam: -Onu razı ediniz, dedi. israiloğulları; -Ey Allahü tealanın peygamberi! Orayı ondan kaça satın alalım? diye sordular. Davud aleyhisselam: -Yüz koyuna alın, buyurdu. Fakir adam Davud aleyhisselama gelerek: -Biraz artır, dedi. -Yüz sığır -Biraz daha artır -Yüz deve -Biraz daha artır. Sen bunu Allah için satın alı- yorsun. Allahü teala ise kerimdir. Adamın bu sözü üzerine Davud aleyhisselam: -Öyleyse sen de bir fiyat söyle, dedi. Bunun üzerine adam: -Hakkımı bir zeytin, bir hurma ve bir üzüm bahçesi karşılığında satarım, dedi. Davud aleyhisselam, -Olur, deyince adam, tekrar: -Sen onu Allah için alı- yorsun. Biraz daha artır. -Sen dilediğini iste. -Sen Allah katında benden şereşisin. Arsanın kar- şısında oğluma bir yüksek duvar yaptır ve onu altın ve gümüşle doldur. Davud aleyhisselam adamın bu teklifini de kabul buyurdu. Bunun üzerine adam: – Ey Allahın peygamberi! Allahü tealanın benim bir tek günahımı bağışlaması bana bağışlanacak her şeyden daha sevgilidir, dedi. Böylece Mescidin arsası alındı. Mescidin inşasına, hükümdarlığının on birinci yılında başlamıştı. Bizzat Dâ- vud aleyhisselâm ve bütün âlim ve önde gelenler, şevk ve iftiharla sırtlarında taş getirip, elleriyle bina etmeye gayret ve itina ederlerdi. Bina bir adam boyu olunca; “Bu işin tamamlanması, oğlun Süleyman’a mü- yesser olur!” diye ilâhî vahiy geldi. Bunun üzerine, bina için hazırladığı altın ve gümüşleri Hazreti Süleyman’a verdi. Mescidin yapılıp bitirilmesi işini de vasiyet etti. Davud aleyhisselâmın inşasına başladığı Mescid-i Aksa’nın 1890 yılında çekilmiş fotoğrafı Dâvud aleyhisselâm, gayretli idi. Her gece, kapılar kapandıktan sonra ibadet etmeye koyulurdu. Bir yere gidince, evinin kapısını mutlaka kilitlerdi. Birgün, âdeti üzere evine gelince, kapıyı açıp içeri girdi. içeride bir yabancı görünce, ona sordu: – Sen kimsin? – Yeryüzü sultanlarından korkmayan ve girmek istediği yerden, onu hiçbir şeyin men edemediği kimseyim. – Vallahi sen, ancak, ölüm meleğisin. – Evet. Bunun üzerine Dâvud aleyhisselâm, ona yine sordu: – Bana, ölüme hazırlanmam için, niçin haberci göndermedin? – Sana pek çok haberci geldi. Baban, kardeşin, komşun ve tanıdıkların nerededir? – Vefat ettiler. – Bütün bunlar, benim sana gönderdiğim habercilerdi. Çünkü sen de onlar gibi öleceksin. Daha sonra ölüm meleği, Dâvud aleyhisselâmın da müsaadesini alarak ruhunu kabzetti. Dâvud aleyhisselâm vefat edince, Allahü teâlâ, onun mülkünü, ilmini ve peygamberliğini oğlu Süleyman’a miras bıraktı. Dâ- vud aleyhisselâm, vefat ettiğinde yüz yaşında idi. Hayatında kırk sene saltanat sürmüştür. Kur’an-ı kerimde, Hazreti Dâvud’un daima Allahtan çok korktuğu, kendisine ilim ve hakkı batıldan ayıran kuvvet verildiği bildirilmiştir. (Bugün elde bulunan muharref Kitab-ı Mukaddes’te, Hazreti Dâvud’un, maiyetinde bulunan Urya adlı bir subayın Batşeba [Teşâmu] adlı karısı ile macerası diyerek yazılı olan çirkin hikâye doğru değildir. Hazret-i Ali, bu yanlış ve çirkin hikâyeyi anlatanlara yüz altmış değnek vuracağını bildirmiştir.) Hazreti Dâvud’un mucizeleri Cenab-ı Hak, Dâvud aleyhisselâma büyük teveccüh gösterip, pek çok mucize ve hususiyetler vermiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: 1- Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâm hakkında; “Kulumuz Dâvud” buyurdu. Bu ilâhî hitap, onun şerefinin, derecesinin üstünlüğünü göstermektedir. 2- Dâvud aleyhisselâm, bütün işlerinde, sadece Allahü teâlânın rızasını gözetir, Ona yönelirdi. 3- Cenab-ı Hak; dağları, taşları, kuşları onun emrine verdi. Zebur’u okumaya başladığı zaman; kuşlar, havadan ağaçlara inerler; hep birlikte, okunan Zebur’u tekrar ederlerdi. 4- Kuşların dilini bilirdi. 5- Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâma demiri hamur yapacak bir kudret verdi. Ateşe sokmadan ve dövmeden demire, mum gibi, istediği biçimi verirdi. Bu hâl ona verilen bir mucize idi. Kur’an-ı kerimde bu husus şöyle bildirilmektedir: (… Biz ona demiri [bal mumu gibi] yumuşattık.) [Sebe 10] 6- Demirden zırh yapıp satar, elinin emeğiyle ge- çinir, devlet hazinesinden bir şey almazdı. Cenab-ı Hak, Dâvud aleyhisselâma zırh yapma sanatını öğrettiğini, Kur’an-ı kerimde haber vermektedir: Dâvud aleyhisselâm, çoğu zaman kıyafet değiştirip şehirde dolaşır; halkın, idareden memnun olup olmadığını araştırırdı. Birgün kıyafet değiştirerek çıkmış; kendisi hakkında halkın kanaatini soracak birisini aramıştı. Cebrail aleyhisselâm, insan şeklinde karşısına çıktı. Dâvud aleyhisselâm onu tanıyamadı. Ona sordu: – Dâvud’un memleketindeki durumunu nasıl buluyorsun? – O, ne iyi kişidir. Yalnız kendisinde bir haslet daha olsa. – O haslet nedir? – işittim ki, o, hazineden geçiniyormuş. Hâlbuki, kişinin kendi kazancını yemesinden daha üstün bir şey yoktur. Bunun üzerine Dâvud aleyhisselâm geri döndü. Cenab-ı Haktan, kendi elinin emeğiyle bir geçim ihsan etmesini niyaz etti. Allahü teâlâ da ona demircilik sanatını öğretti. Artık o, zırh yapıp satıyor ve bununla geçiniyordu. Zırh yapma sayesinde maişeti bollaştı. Hazreti Dâvud fakir ve düşkünlere sadaka verir, malının üçte birini müminlerin işleri için sarf ederdi. Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: (insanın yediklerinin en hayırlısı, iyisi, bileği ile kazanıp yediğidir. Allahü teâlânın peygamberi Dâ- vud [aleyhisselâm] elinin emeği ile kazanıp yerdi.) Dâvud aleyhisselâmın diğer mucizeleri şunlardır: 7- Saltanatı heybetli olup, devleti, zamanının en kuvvetli devleti idi. 8- Dâvud aleyhisselâma, o vakte kadar diğer peygamberlere verilenlerden ayrı ve fazla olarak “fadl” verilmiştir. 9- Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâma Zebur’u verdi. Cenab-ı Hak, faziletin; din ve ilimle olup, malla olmadığına işaret ederek, mealen; (Biz Dâvud’a [aleyhisselâm] Zebur’u verdik.) [isrâ 55] buyurdu ve onun faziletini bildirdi. Hazreti Davud’a verilen Zebur; manzum olup, ibranî dili üzere idi. Meşhur dört kitaptan biridir. Vaaz ve nasihat şeklinde olup, Tevrat’ı kuvvetlendirir, açıklar. içinde, helâl ve harama dâir hükümler yoktur. Tevrat’la amel etmeye çağırdığından, Tevrat’ı nesh etmedi, yani hükümlerini yürürlükten kaldırmadı. içinde helâl ve harama dair hükümler yoktur. Zaten Dâvud aleyhisselâm da ayrı bir resûl olmayıp, israiloğullarının peygamberlerinden biri idi. Zebur, Dâvud aleyhisselâma Ramazan ayında nazil oldu. Dâvûd aleyhisselâmın çok güzel, pek yanık ve tatlı sesle okuduğu Zebûr’u, dinleyenler hayran kalıp, kendinden geçerdi. Zebûr okunacağı zaman, insanlar, cinler, ehil ve yırtıcı hayvanlar durur, kuş- lar üzerlerine kanat gerer, rüzgâr dinerdi. Hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere Peygamber efendimiz bir gün Ebû Mûsel Eş’arî’yi (radıyallahü anh) Kur’ân-ı kerîm okurken dinledi ve; “Gerçekten sana Dâvûd’un (aleyhisselâm) mizmarlarından (gü- zel ses ve âhenginden) biri verilmiştir.” buyurdu. Resûlullah efendimiz onun sesini Dâvûd aleyhisselâmın sesine benzetmiştir. Kur’ân-ı kerîmden önce inzâl edilen (indirilen) bu Zebûr ve diğer ilâhî kitapların elde asılları olmayıp, hepsi zamanla tahrif veya yok edilmişlerdir. 10- Yırtıcı hayvanlar, Dâvud aleyhisselâmın huzuruna gelip, tam bir bağlılıkla ona hizmet ederlerdi. 11- Dâvud aleyhisselâmın hususiyetlerinden biri de, kendisine ihsan edilen nimetlere şükredip, ihsan sahibinin hakkına riayet edici olmasıdır. Dâvud aleyhisselâm bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Onun bu davranışı Muhammed aleyhisselâmın ümmeti için de bir ölçü olmuştur. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâya en sevimli oruç, Dâvud’un orucudur. O bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Allahü teâlâya en sevimli namaz da Dâvud’un namazı idi. O, gecenin yarısında uyur, üçte birinde namaz kılar, altıda birinde yine uyurdu.) Dâvud aleyhisselâm, Allahü teâlânın azabını hatırladığı zaman mafsalları gevşer, tamamen kendisini salıverir; Allahü teâlânın rahmetini hatırlayınca da eski hâline dönerdi. Dâvud aleyhisselâm, gece ve gündüz bütün gü- nü ailesi arasında bölüş- türmüştü. Hiçbir saat yoktu ki, çoluk çocuğundan, o sırada ibadet eden birisi bulunmasın. Böylece onun ailesi, günün yirmi dört saatini ibadetle geçirirdi. Nitekim ayet-i kerimede, (Ey Dâvud ailesi! fiükredin! Kullarım içinde gereği gibi Allaha şükreden azdır.) [Sebe 13] buyurulmaktadır. Dâvud aleyhisselâm, bir münacatında dedi ki: “ilâhi! Seni hatırlayıp zikredenlerin meclisinden geçip, gafillerin meclisine gitmek istediğim vakit, oraya gitmeden ayaklarımı kır; zira senin böyle yapman, benim için bü- yük bir lütuftur.” Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: -Hazreti Dâvud (aleyhisselâm)’un duaları arasında şu da vardır: “Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl.” Dâvûd aleyhisselâm; “Ya Rabbî! Seni nerede arayayım!” deyince, ce- peygamberler tarihi ansiklopedisi 305 DAVUD ALEYHiSSELÂM vap olarak; “Ben, benim için kalpleri kırılmış, benim için kalpleri harâb olmuşların (evliyânın) yanındayım.” buyruldu. Dâvûd aleyhisselâm Allahü teâlânın azâbını hatırladığı zaman, mafsalları gevşer, tamamen kendisini salıverir, Allahü teâlâ- nın rahmetini hatırlayınca, eski hâline dönerdi. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma şöyle vahyetti: -Ey Dâvûd! Biliyor musun, kullarımdan kimin günâhını bağışlamayı severim? Dâvûd aleyhisselâm; -Onlar kimdir, yâ Rabbî? dedi. Allahü teâlâ; -Günahlarını hatırladı- ğı zaman, içi titreyenlerdir, buyurdu. Allahü teâlâ, Dâvud aleyhisselâma, (Bir kimse, herşeyden ümit kesip, yalnız bana güvenirse, yerde ve göklerde bulunanların hepsi, ona zarar yapmaya, aldatmaya uğraşsalar, onu elbette kurtarırım) diye vahy gönderdi. Allahü teala, Davud aleyhisselama vahy gönderdi ve “Ey Davud! Zikrim zikr edenlerin, Cennet’im ibadet edenlerin, kafi olmaklığım tevekkül edenlerin, nimetimin ço- ğalması şükredenlerin, rahmetim iyi işler yapanların, ünsiyetim beni ziyadesiyle arzu edenlerindir ve ben, muhiblerime mahsusum” buyurdu. Davud aleyhisselam; “Ya Rabbi! Sana ibadet etmek isterim. Bunun için hangi vakit daha makbuldür” diye arz etti. Allahü teala: “Ey Davud! Gecenin ilk vaktinde kalkan sonunda kalkamaz, sonunda kalkan ilk vakitte kalkamaz. Bunun için gece yarısında kalk, bana ibadette bulun! Ben de bütün dileklerini kabul edeyim buyurdu. Bir defasında, Resul-i ekreme; “Gecenin hangi vakti daha makbuldür?” peygamberler tarihi ansiklopedisi 306 DAVUD ALEYHiSSELÂM diye sorduklarında Resul-i Ekrem efendimiz; “Yarı geceden sonraki vakittir” buyurdular. Davud aleyhisselam, münacatında dedi ki; “ilahî! Seni hatırlayıp zikredenlerin meclisinden geçip, gafillerin meclisine gitmek istediğim vakit, oraya gitmeden ayakları- mı kır, zira senin böyle yapman, benim için bü- yük bir lütuftur.” Allahü tealanın Davud aleyhisselamın kavminden, dualarını kabul ettiği abid, salih kimseler vardı. Yahya Gassani anlatır: “Davud aleyhisselam zamanında kuraklık oldu. Halk, dua etmek için aralarından üç âlim seçti. Onlar dua için sahraya çıktıklarında, içlerinden biri; “Ya Rabbi! Kitabında, bize, zulm edenleri affetmemizi bildirdin. işte nefislerine zulm eden bizler, huzuruna geldik. Senden af dileriz. Bizi affeyle” dedi. Diğeri; “Ya Rabbi! Kitabında, köleleri azad etmemizi bizlere tavsiye ettin, işte kul olarak huzuruna geldik, bizleri azad eyle”, Üçüncüsü de; “Ya Rabbi! Sen, kitabında; “Kapıya gelen saili (bir şey istiyeni, fakiri) reddetmeyin, ondan yüz çevirmeyin” buyuruyorsun. işte biz sail (isteyici) olarak huzuruna geldik. Senden rahmet diliyoruz, boş çevirme” diye dua edince, Allahu teala hepsinin dualarını kabul ederek rahmetini gönderdi. Allahü teala, Hazreti Davud’a vahyetti ki: “Ey Davud! Kullarımdan herhangi biri, yaratmış olduklarımı bir yana atıp bana sığınırsa, bu halinden dolayı, yedi kat sema ve içindekiler, yedi kat yer ile içindekiler o kimseye düşman olsalar, yine onun için bir kurtuluş yolu açarım. izzetime ve celalime yemin ederim ki, bu böyledir. Yine izzetime, celalime ve azametime yemin ederim ki, bir kimse beni bırakıp da, mahlukatımdan herhangi birine gönül bağlarsa, bütün sebep yollarını keserim. Kalbini, hırs ve içinden çıkılmaz meşguliyetlerle doldururum. Ömrü, dünyanın ömrü kadar da olsa, bitirip tüketemeyeceği ümitlerle doldururum. Ey Davud! Kim bana dua eder de duasını kabul etmem? Kapımın, çalana açılmadığını kim gördü? Mahlukatımın arzu ettiklerini ben veririm. Onların her istediği, bende mevcuttur. Bütün ümitlerin yeri benim. Bana aşık olanların kalblerini, yeryüzünde nazargahım kıldım. O kalbleri, bana daha da yanaşsın ve fazla iştiyak (arzu) duysunlar diye, her an nimetlerimi saçıyorum. Bana şükrettikleri ve beni unutup başkalarına meyletmedikleri için böyle yapıyorum. Bir an bile beni unutmasınlar diye onlara hadsiz, hudutsuz bana kavuşma arzusu veriyorum. Onlara ünsiyet (yakınlık) kapılarımı açtım. Bana dua etmeden isteklerini yerine getirdim. izzetime, celalime yemin ederim ki, onları Firdevs Cenneti’ne koyup cemalimi göstereceğim. Ben onlardan, onlar da benden razı oluncaya kadar iyiliklerimi yağdı- racağım. Yeryüzünde olanlara haber gönder. Beni sevenlerin sevgilisiyim. Benimle olmak isteyenlerle beraberim. Bana yakın olmak isteyenlerin can yoldaşıyım. Emirlerime itaat edenlere, muti sıfatımla tecelli ederim. Ben, başkalarına tercih edenleri seçerim. Ya Davud! Sevdiğinden bir şey saklayan sevgili hiç görülmüş müdür? iyi kimselerin, bana muhabbeti artar. Benim de onlara her an artmaktadır. Beni arayan bulur. Başkasını arayan, beni kaybeder. Kulumun en büyük işi, benim muhabbetim olursa, onu kendi zikrimle rahatlatırım. Onu sever, aramızdaki mesafeyi kaldırır ve perdeyi aralarım. Herkes gaşet içinde beni unutmuş iken, o ayık olur. işte bunlar, hakikat ehlidirler. Sevgimi, kalbi ve dili ile beni zikredene verdim. Kalbine muhabbetimi yerleştirdim. Benden razı olursan ben de senden razı olurum. Verdiklerime şükredersen, iki cihanda aziz ederim. Gönderdiğim belalara sabretmeyenler, bizden bir talepte bulunmasınlar. Ben bir kulumu sevince, onun kalbini korkumla doldururum. Bana kavuşmak için onu pervane gibi yaparım. Bundan sonra o kul, taatıma can-u gönülden koşar. Dostları- mı, kubbelerimin altında gizlerim. Onları, ancak sevdiklerime tanıtırım. Onlara müjdeler, saadetler olsun. Beni unutanı bile unutmam, daima beni zikredeni hiç unutur muyum? Ben, cimrilere bile ihsanlarımı bolca yağdırırken, nasıl olur da cömertlere cimrilik ederim. Dileği olan kullarıma müjdele! Ben merhametliyim, kullarıma acırım. Bana severek kulluk yapanı, Cennet’ime koyarım. Bana kulluk etmeyeni de hiç acımadan Cehennem’e atarım. izzetime, celalime yemin ederim ki, ancak beni arzu edenler bana yakın olurlar. Beni seveni (imtihan için veya derecelerini yükseltmek için) belalara salarım. Benden kaçmak isteyeni de yakarım. Günahkar olanlara benim gafur (magfiret edici, bağışlayıcı) olduğumu bildir. Korkarak bana gelenlere azab etmem. Beni severek geleni, ayrılık ateşine atmam. Utanarak bana yöneleni, kıyamet günü utandırmam. Cennet’im, rahmetimden ümidini kesmeyenleredir. Yaptığı hatayı, benim affımdan daha büyük bilenlere gazap ederim. Bir kimsenin cezasını hemen vermek istesem, önce rahmetimden ümidini kesenleri cezalandırırım. Fakat, acele etmek benim şânımdan değildir. Geceleri sevdiklerimin kalbine tecelli ederim. Onlar, benimle huzur içinde kelam ederler. Benim sevdiğim, hayra ehli olan kullara saadetler olsun. Onların yeri ne kadar güzeldir.” Allahü teala Davud aleyhisselama; “Benim ahlakımla ahlâklan, ahlâkımdan birisi de mutlak suretle sabırlı olmamdır” diye bildirdi. Davud aleyhisselam; “Ya Rabbi! Senin rızan uğrunda musibetlere sabreden kederli bir kimsenin mükâfatı nedir?” diye sorunca, Allahü teala; “ Ondan hiç çıkarmayacağım iman kisvesini ona giydirmemdir” buyurdu. Allahü teala, Davud aleyhisselama; “Sabredenlerin yeri Darüsselam Cenneti’dir. Oraya girdikleri vakit, onlara şükretmeleri ilham edilir. fiükür, sözlerin en güzelidir. Onlar şükrettikçe, nimetlerimi artırır ve daha ziyadesini gösteririm” Buyurdu. Allahu teala, Davud aleyhisselama; “Ey Davud! Beni sev, beni seveni sev ve beni kullarıma sevdir. Kullarım beni sevsin- peygamberler tarihi ansiklopedisi 310 DAVUD ALEYHiSSELÂM ler” buyurdu. Davud Aleyhisselam; “Bunu nasıl yapayım?” deyince, Allahü teala; “Sen, beni güzel bir şekilde an. Benim nimet ve ihsanlarımı onlara hatırlat, onlar benden ancak iyilik bilsinler” buyurdu. “Ey Davud! Yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi, benden de kork.” “Kim diğer yaratıklara bakmaz ve bana dayanırsa; yer, gök ona hileye kalksa da, ben ona çıkacak yol bulurum.” “Ey Davud! Beni sevdiğini iddia eden kimse, bü- tün gece yatar uyursa, yalan söylemiş olur. Herkes sevgilisini tenhada arayıp bulmak istemez mi? işte ben, gece vakti beni arayanlar için hazırım.” “iştiyakın bana olsun. Benimle ünsiyet et ve başkalarından uzaklaş.” “Benim dostlarıma ne oluyor ki, onlar dünyalığı düşünüyorlar? Halbuki, dünya düşüncesi, benim münacatımın zevkini giderir. Ey Davud! Dostlarımdan istediğim, âhireti isteyip dünyalık için gazap etmemeleridir.” “Ey Davud! Bir hususta, sen bir şeyi murad edersin, ben de o hususta irade ederim. Netice, ancak benim dediğim olur.” “Ey Davud! Eğer benden yüz çevirenler, benim onları nasıl beklediğimi, onlara nasıl acıdığımı ve onların günahı terk etmelerini nasıl istediğimi bilseler, bana olan heveslerinden hemen ölür ve benim sevgimden birbirlerinden ayrılırlardı. Ey Davud! işte benden yüz çevirenlere karşı iradem budur. Bundan, bana yönelenlere karşı irademin ne olacağını sen düşün. Ey Davud! Kulumun bana en çok muhtaç olduğu zaman, benden müstağni olduğu andır. Benim de kuluma en çok merhamet edeceğim zaman, kulumun bana arka çevirdiği andır. Benim katımda en yüksek mevki de, bana yöneldiği andır.” “Ey Davud! Uyanık ol, kendine dost ara. Beni sevmekte, sana uymayanlarla da arkadaşlık yapma. Çünkü bu gibiler senin düşmanındır, kalbini karartır ve seni benden uzaklaştırırlar.” “Ey Davud! Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!” Davud aleyhisselam; “ilahi! Senin güneşinin hararetine dayanamazken yarın Cehennem ateşinin hararetine nasıl dayanacağım? Ya Rabbi! Senin rahmet için olan davetine dayanamazken, azab için olana nasıl tahammül edeceğim” der, gözyaşı dökerdi. “Ey Davud! Arzularını sevgim üzerine tercih eden alime vereceğim cezanın en küçüğü, bana yalvarmasının tadını ona haram etmektir. Ey Davud! Dünya sevgisi kendisini kaplayan alimi benden sorma, bu gibiler, bana muhabbetten insanlara mani olurlar; kullarımın bana gelen yollarını keserler. Ey Davud! Bir kaçağı bana iade eden zatı, basiretli ve anlayışlı yazarım. Kimi anlayışlı yazarsam, ona asla azab etmem.” Davud aleyhisselamın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikayet etti. Dinleyip karar verip giderken, Azrail aleyhisselam gelip; “Bu iki kişiden birincisinin eceline bir hafta kaldı. ikincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti. Fakat ölmedi” dedi. Davud aleyhisselam şaşıp, sebebini sorunca; “ikincisinin bir akrabası vardı. Buna dargın idi. Bu gidip, onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahu teala, buna yirmi yıl ömür takdir buyurdu” dedi. Nitekim hadisi-i şerifte, “Sıla-i rahm yani akrabayı ziyaret ömrü uzatır” buyuruldu. Allahu teala Davud aleyhisselama; “Yeryü- zündeki bütün halka ilan et ve de ki: “Ben, beni sevenin sevgilisi, benimle oturanın arkadaşıyım. Beni zikr ile ünsiyet edenin dostu, bana arkadaşlık edenin refikiyim. Beni tercih edeni tercih ederim. Beni gerçek olarak seveni, kendim için kabul eder ve onu herkesten üstün tutarım. Gerçek olarak beni arayan bulur, fakat başkasını arayan beni bulamaz. Ey yeryüzünün halkı! içine düştüğünüz şaşkınlık ve aldanmadan vazgeçin. Benim keremime, arkadaşlığıma ve benimle ünsiyete yönelin ki, ben de sizinle ünsiyet edeyim ve süratle sizi seveyim. Zira ben dostlarımın tıynetini, Halilim ibrahim, sırdaşım Musa ve halis dostum Muhammed’in (aleyhimüsselam) tıynetinde yarattım. Bana iştiyak duyanların kalbini, benim nurumdan yarattım” buyurmuştur. Davud aleyhisselam; “Ya Rabbi! Seni sevenleri bana göster” dedi. Allahü teala; “Lübnan dağına çık, orada genç, orta yaşlı ve ihtiyar olarak on dört kişi vardır. Yanlarına gittiğin vakit selamımı söyle ve de ki: “Rabbiniz size selam eder ve buyurur ki: “Bir istediğiniz var mı? Zira siz benim dostlarım, sevgililerim ve velilerimsiniz. Sizin sevinmenizle ben ferahlanır ve sizin ferahlanmanıza yardım ederim” buyurdu. Davud aleyhisselam, Lübnan da- ğına çıkarak, onları bir pı- nar başında buldu. Orada, Allahü tealanın kudreti üzerinde düşünüyorlardı. Davud aleyhisselamı gö- rünce, uzaklaşmak istediler, fakat Davud aleyhisselam; “Durun! Ben Allah’ın elçisiyim, size Rabbinizin haberini getirdim” deyince, hemen Davud aleyhisselama yöneldiler ve önlerine bakarak kulaklarını ona verdiler. Davud aleyhisselam; “Ben, Allahü tealanın size bir elçisiyim. Allahü tealanın size selamı var. Allahü teala; “Niçin benden bir şey istemiyorsunuz? Niçin bana seslenmiyorsunuz ki, ben sesinizi ve sözünüzü duymuş olayım. Siz benim sevgililerim ve velilerimsiniz. Sizin sevinmenizle ben de sevinirim ve sizin sevginize süratle gelirim. Her an şefkatli bir anne gibi, size bakarım” buyurdu” dedi. Onlar bunu dinleyince gözlerinden yaşlar döküldü ve en yaşlıları; “Ya Rabbi! Seni tesbih eder ve noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Allah’ım! Biz, senin kulların ve kullarının çocuklarıyız. Ömrümüzde bir an seni hatırımızdan çıkarmışsak, bu husustaki kusurumuzu bağışla” dedi. Diğeri; “Allah’ım! Seni tesbih ve takdis ederiz. Biz senin kulların ve kullarının çocuklarıyız. Bize hüsn-i nazar etmekle ikramda bulun” dedi. Bir başkası da; “Allah’ım! Biz senin kulların ve kullarının çocuklarıyız. Hangi cür’etle sana dua edelim? Halbuki, bizim rahmetinden başka hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını sen bilirsin. Sana gelen yolda bizi devam ettir ve bu suretle nimetini bize tamamla” dedi. Diğeri de; “Biz senin rızanı aramakta kusurluyuz, bu hususta kendi lütfunla bize yardımcı ol Ya Rabbi!” dedi. Bir başkası da; “Ya Rabbi! Bizi nutfeden yarattın, bize kendi lütfunla, azametini, düşünme imkanlarını bahşettin. Senin azametinle meşgul olup, celal ve kibriyalığını düşünen ve nuruna yaklaşmak isteyen kimse hiç söz söylemeğe cür’et edebilir mi?” dedi. Diğeri; “Ya Rabbi! Senin şanının azametinden, evliyalarına yakınlığından ve sevgililerine fazla minnetinden, dilimiz tutuldu ve sana dua edemedik” dedi. Bir diğeri de; “Ya Rabbi! Seni zikretmeğe bizi hidayet eden, seninle meşgul olmakla bizi başkalarından alıkoyan sensin. Sana kar- şı şükrümüzdeki kusurumuzu bize bağışla” dedi. Diğer biri de; “Ya Rabbi! Bizim ihtiyacımızın, yalnız senin cemaline bakmak olduğunu bilirsin” dedi. Ötekisi de; “Ya Rabbi! Sen kendi cömertliğinden bize dua ile emretmesen, bir kul efendisine karşı nasıl cür’et edebilirdi? Karanlıkta, hidayete ulaşaca- ğımız nuru bize ver” dedi. Onlardan birisi de; “Ya Rabbi! Bizim senden istediğimiz, devamlı olarak bize yönelmendir” dedi. Bir diğeri de; “Ya Rabbi! Fazlu kereminle bize bahsettiğin nimetinin tamamlanmasını isteriz” dedi. Diğeri de şöyle dedi: “Ya Rabbi! Yarattıklarının hiç birine ihtiyacımız yok, yalnız cemalini isteriz, bize lütfet cemalini göster.” Diğeri de; “Allah’ım! fianı- nın âli ve kadrinin yüce olduğunu bilirim. Sen dostlarını seversin. Lütfet de kalbimi senden başka herhangi bir şey ile meşgul olmaktan alıkoy” diye dua etti. Allahü teala Davud aleyhisselama şöyle vahyetti: “Onlara de ki. “Sevdiklerime celbettim. Dualarını kabul ettim.”

Reklam
BU VİDEOYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.